11 Nisan 2010 Pazar

DARWINİST PROPAGANDANIN ÇÜRÜK TEMELLERİ





19. yüzyıl, olağanüstü bilimsel yetersizliğine rağmen, bilim adına ortaya atılmış büyük bir aldatmacayla tanındı. Bu, Charles Darwin'in öncülüğünü yaptığı, tüm canlıların şuursuz süreçlerle, amaçsız hayali dönüşümlerle, tesadüfen geliştiği iddiasında olan evrim teorisiydi. Cehalet ortamında gelişmiş olan bu teori, yanıltıcı telkinlerle, sahte delillerle, Yaratılış Gerçeğine karşı sistemli ve dogmatik mücadelesiyle, bir buçuk yüzyıl boyunca varlığını devam ettirdi. Ancak tesadüflerin, rengarenk kuşlar, kaplanlar, balinalar, sanatçılar, bilim adamları, profesörler meydana getirdiğini; görmeyen, duymayan, hissetmeyen şuursuz atomların, tesadüfler sayesinde gören, duyan, hisseden, düşünen şuurlu varlıklar haline geldiğini savunan evrim teorisi, 21. yüzyılda büyük bir şok ile karşılaştı. Yaratılış, tüm ihtişamı ve gerçekliği ile insanlara sergileniyor, bilimsel deliller Darwinistlerin bir buçuk yüzyıldır sunduğu tüm sahte delilleri geçersiz kılıyordu. Evrim teorisi, tam anlamıyla çöküntüye uğramıştı.
19. yüzyılın bilimsel ve teknolojik cahilliği içinde ortaya atılmış, tesadüfleri sözde "mucizeler meydana getiren bir ilah" olarak kabul eden bu teorinin çürük temelleri, artık gerçek anlamda sarsılmaya başlamıştır. Darwinistlerin son çırpınışları, her zaman olduğu gibi yine sonuç vermemektedir. Teorinin aleyhine ortaya çıkan bilimsel deliller bir yana, aklını ve şuurunu kullanan herkes, bu köhne inancın saçmalığını, anlamsızlığını ve acizliğini açıkça görmeye başlamıştır. İşte tüm bunlar, evrim senaryosuna son noktayı koymuştur.
Bu kitapta okuyacaklarınız, evrim aldatmacasının temelini oluşturan kavramların geçersizliğini, çürüklüğünü, bilimsel değerden yoksunluğunu ve sahteliğini vurgulamak için yazılmıştır. Evrimcilerin kendilerine delil olarak göstermek istedikleri tüm iddiaların aslında Yaratılış Gerçeğini delillendirdiği, tüm bilimsel verilerin evrimi yalanladığı gösterilmektedir. Evrimcilerin, bir buçuk yüzyıldır gerçekleştirmeye çalıştıkları kitle aldatmacasının artık son bulduğu kanıtlanmakta, yeryüzündeki kusursuz, akıllı ve görkemli canlılığın, tüm övgülerin sahibi, Yüce ve Büyük olan Allah'a ait olduğu açıkça sergilenmektedir.
Darwinistler, çabalarının sonuç vermeyeceğini artık kendileri de fark etmişlerdir. Sahte deliller üretmekten yorgun, geçersizliği anlaşılmış ve eskimiş açıklamaları artık savunamıyor olmaktan dolayı da güçsüz düşmüşlerdir. Kendi türettikleri sahtekarlığı, düzmece yöntemlerle ayakta tutacaklarını zannetmiş ama çok büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü tüm varlıkların Yaratıcısı olan Allah, onları görmekte, kurdukları planları bilmekte ve onları daima başarısızlığa uğratmaktadır. Darwinistlerin içine düştükleri sayısız yanılgının belki de en büyüklerinden biri, bu önemli gerçeğin farkında olmayışlarıdır.
Yüce Rabbimiz, tüm varlıkların, tüm alemlerin, yerde ve gökte olanların tümünün Yaratıcısıdır. Allah, tek bir karıncanın toprak altındaki yaşantısını, insan bedenindeki tek bir hücrenin her an her saniye yaptıklarını, bir timsahın yavrusuna olan hassasiyetini, yere düşen sayısız yapraktan her birinin durumunu, tek bir bakterinin bir canlı bedenini istilasını, zahmetsizce havalanıp uçan, yeryüzünden dilediği gibi rızık edinen bir kuşun teslimiyetini bilen, bunların tümünü yaratan, tüm bunları yoktan var edendir. Allah için tüm bunları bilmek, tüm bunları dilediği bir zamanda yeniden, dilediği biçimde tekrar yaratmak kuşkusuz ki çok kolaydır. Yüce Allah'ın sanatı, tüm varlıklara, tüm yarattıklarına hakimdir. Bu sanat, üstündür ve kusursuzdur; Rabbimiz olan Allah'ın büyüklüğünün, kudretinin ve gücünün bir tecellisidir. Yerde ve gökte olanların tümünün Hakim'i olan Allah, mutlaka Hakkı hak olarak pekiştirip galip kılacak ve batılı yok edecektir. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)

Darwinistlerin, fazla geç olmadan bu mutlak galibiyetin ve Hakkın üstünlüğünün farkına varmaları ve bu aldatmacadan kurtulmaları gerekmektedir. Aksi takdirde kurdukları tuzaklar mutlaka başarısız olmaya devam edecektir.

Onların yürüyecek ayakları var mı? Ya da tutacakları elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Yoksa işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortak koştuklarınızı çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın." Hiç şüphesiz, benim velim Kitab'ı indiren Allah'tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor. O'ndan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de. (Araf Suresi, 195-197)


GEN ALDATMACASI


Evrimci medya yoluyla insanlara telkin edilen materyalist varsayımlardan biri, insan davranışlarının sadece genetik faktörlerin etkisiyle belirlendiği iddiasıdır. Bu iddianın savunucuları, insanın göz rengi gibi yapısal özelliklerinin yanı sıra, davranışlarının da genler tarafından belirlendiğini varsaymaktadırlar. Süregelen genetik çalışmaların medyada devamlı olarak bu bakış açısından yorumlanması, laboratuvar gerçeklerine aykırı, hurafe türünden birtakım düşüncelerin toplum tarafından bilimsel bilgi olduğu izlenimine yol açmıştır. Böylece "bizi insan yapan şey genlerimizle sınırlıdır" şeklinde özetlenebilecek olan "gen aldatmacası" doğmuştur.

Genler ve davranışlar arasında bağlantı iddiaları geçersizdir
Gen aldatmacası, topluma sahnelenen yüzü ile perde arkasındaki gerçek karakteri açısından önemli bir tezat ortaya koymaktadır. Gazetelerini okuyan ve TV haberlerini izleyen insanlara, 'alkolizm geni', 'şizofreni geni', 'homoseksüellik geni' gibi hayali kavramların, bilimsel deneylerle ispatlanmış gerçekleri yansıttığı telkin edilir. Oysa bunlar, deneysel kanıtlarla doğrulanmış gerçekler olmaktan tamamen uzaktırlar. Bu iddiaların bilim dünyasında hiçbir kalıcılıkları bulunmamaktadır; ömürleri saman alevi gibidir. Bunları reklam amacıyla abartan gazetelerin manşetlerinde parladıktan kısa bir süre sonra söner giderler.
Evrimci bilim dergisi Science'da bu konuyla ilgili olarak yayınlanan Genler ve Davranış başlıklı makalede şunlar ifade edilmektedir:
"Bilim adamları belli genlerin veya kromozom bölgelerinin davranış özellikleriyle bağlantılı olduğunu tekrar tekrar iddia ettiler ama elde ettikleri bulgulara [başka çalışmalarda] yeniden ulaşılamaması üzerine bunları geri çekmek durumunda kaldılar... Bu iddiaların hepsi büyük coşkuyla ilan edildi; hepsi popüler medyada sorgusuz sualsiz selamlandı ama hepsi artık itibardan düşmüş durumda." 1

Genlerin insanı insan yapan bir niteliği yoktur
İnsanı insan yapan özelliği, üstün bir akıl sahibi olmasıdır. Genlerin ise bu özelliği meydana getirici hiçbir gücü bulunmamaktadır. Genler; DNA'da bulunan ve adenin, guanin, sitozin ve timin gibi moleküllerden meydana gelen zincirlerdir. Bu moleküller, düşünemeyen, hissedemeyen varlıklardır. İnsan aklının bu genlerden kaynaklandığı inancı tamamen akıl dışıdır ve hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir. Nature dergisinde yayınlanmış olan bir kitap tanıtımında konuyla ilgili olarak şu ifadelere yer verilmiştir:
"... Genlerin nasıl akıl ürettiğini açıklayabilir miyiz? … Bu kitaba göre genler beyni inşa ediyor. Ve bu beyinler esnek olmak ve öğrenmek için tasarlanmışlar. Ancak genlerden sıçrayarak akla gelmek dolaylı bir açıklama. Bu soru şu anda cevaplanamamakta ve bu cevabın nereden geleceği de tam olarak belli değil".2
Dolayısıyla insanın karakter özelliklerinin sadece genlerden kaynaklandığı inancı da bilimsel olarak dayanaksızdır. Science makalesinde bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
"Genler ve çevre arasındaki etkileşim, popüler medyada 'kavgacılık genleri', 'zeka genleri' gibi kavramlarla yaygınlaştırılmış halinden çok daha karmaşıktır... Genlerin etkisini gösteren veriler, aynı zamanda genetik olmayan faktörlerin de son derece etkili olduğuna işaret etmektedir".3
Gen aldatmacası ile ilgili bir çelişki de insanın gen sayısında ortaya çıkmaktadır. "İnsan Genomu Projesi"nde tespit edildiği kadarıyla, insanların sadece 30.000 kadar geni bulunmaktadır ve bu sayı solucandaki gen sayısının ancak üçte birine denk gelmektedir. Eğer tüm insan özellikleri birer genden ortaya çıkıyorsa o zaman insanla solucan arasındaki ansiklopedileri dolduracak kadar fazla farklılık, bu kadar az sayıda genle nasıl açıklanabilir? Elbette açıklanamaz. Celera Genomics'in yöneticisi ve ünlü genetikçi Craig Venter da 'Genler bizi biz yapan şeylerin tümünü açıklamaz" diyerek bu gerçeği kabul eder.4

Davranış ve genler arasında bağlantı kuran çalışmalar bilimsel olarak güvenilmezdir
Genler ve davranışlar arasında bağlantı iddiaları, bilim adamlarının, topladıkları verileri kendi ön yargıları doğrultusunda "derleyip düzenleyerek" intiba oluşturma çabalarından ibarettir.
Örneğin bir araştırmacı, insan davranışlarının gezegenlerin hareketlerinden kaynaklandığına dair saçma bir inanç besliyorsa, birtakım insanları test edebilir ve Satürn ve Jüpiter'in konum haritalarına bakarak gezegenlerin konumuyla bu kişilerin davranış özellikleri arasında paralellikler olup olmadığını araştırabilir. Bunların sonucunda "Satürn kavgacılık gezegenidir", "Jüpiter yeniliklere açık olma gezegenidir" türünden iddialarla ortaya çıkabilir. Ancak yaptığı bu ölçüm ve ilişkilendirmeler, gezegenlerin insan davranışlarını belirlediğini kanıtlamayacaktır.
Ayrıca insan davranışları son derece komplekstir ve bunların en gelişmiş psikolojik testlerle dahi ölçülmesi neredeyse imkansızdır. New Scientist dergisinde Karen Schimidt imzasıyla yayınlanan makalede bu konuyla ilgili olarak şunlar yazmaktadır:
"Davranış, göz rengi gibi kalıtsal özelliklerin aksine, bilimsel olarak tanımlanması ve ölçülmesi zor bir şeydir. Birçok davranışsal özellik birbirinden az derecelerle çeşitlilik gösterir -insanlar çok utangaç, çok sosyal olabilir, ama aynı zamanda bunun ikisi arasında bir yerde de olabilir. Ve bu çeşitliliklerin en gelişmiş psikolojik testlerle dahi ölçülmesi neredeyse imkansızdır".5
Davranışın ölçümü neredeyse imkansız ise, bunun genlerle bilimsel olarak sağlam temellerde ilişkilendirilmesi 'tümüyle' imkansızdır. Çünkü genler binlerce sayıdadır ve üstelik birbirleriyle kompleks bir etkileşim içindedirler. Genler üzerinde var olan bilgi, kodladıkları proteinin aminoasit dizilim bilgisinden ibarettir. Hiçbir genin üzerinde hangi davranışı kontrol ettiği yazmamaktadır. Durum böyleyken "A davranışı X geni tarafından kontrol edilmektedir" gibi yaklaşımların herhangi gerçekçi bir zemine oturtulamayacağı açıktır.

Sonuç:
Saint Michael College Psikoloji Bölümü araştırmacıları Stanton Peele, Morristown, NJ ve Richard DeGrandpre'nin de belirttiği gibi: "Genetik araştırma, bilimin elbisesini giymiş olsa da, [Gen aldatmacasıyla ilgili] bu başlıkların çoğu gerçek değil, reklam amaçlı abartılardır". 6
İnsanı adeta "genlerinin etkisinde bir kukla" olarak tasvir eden bu bilim dışı yaklaşım, materyalizmin toplum için ne kadar yıkıcı olabileceği konusunda bir uyarı olarak alınmalıdır. Çünkü 'alkolizm geni', 'şizofreni geni', 'homoseksüellik geni' gibi uydurma kavramlar insanlara olumsuz yönde telkin yapar. Kendine ve çevresine davranışlarıyla zarar veren birisi, "Ben bundan kurtulamam, bunu bana genlerim yaptırıyor" şeklinde bir yanılgıya kapılabilir. İnsanların "genetik homoseksüeller, genetik hırsızlar, genetik şizofrenler" olarak nitelendirilmesi ayrımcılığa da yol açar.
Moleküllerin insan davranışlarını meydana getirdiğine inanmak, insanların eski çağlarda mutluluk, bereket vs. için taştan tahtadan oyma putlar önünde eğilip kalkmasından farksızdır. İnsanın kişiliği, madde üstü bir kavramdır. Ve davranışlarının kaynağı, Allah'ın kendisine kazandırdığı vicdan ve nefsidir. Vicdanına göre hareket eden kişi doğru yoldadır. Nefsine uyarak kontrolsüzce davranan ise, her türlü sapkınlığı yapmaya açıktır. İnsanın kötülüklerden uzaklaşması ancak, Allah'a samimi yakınlığı ile mümkün olabilir. Genlerinin bir kişiyi "kötü bir insan" yapması mümkün değildir. İnsanı kötü ve zararlı yapan, yalnızca o kişinin kendi kararı ve isteğidir.
Yüce Allah Şems Suresi'ndeki ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)












GENETİK KARŞILAŞTIRMA ÇALIŞMALARI NEDEN EVRİM TEORİSİ İÇİN KANIT SAĞLAMAZ?

Medyaya sıklıkla yansıyan genetik karşılaştırma çalışmaları, evrim yanlısı, "Karıncayiyen İnsanlara Akraba Çıktı", "Memelilerin Atası Kır Faresine Benziyor" gibi başlıklarla duyurulur. Haberleri okuyan insanlardan birçoğu, çalışmalarda yürütülen metodların yanlışlığından ve bu haberlerin varsayımlardan ibaret olduğundan habersizdir. Bu kişiler genellikle konunun sadece kendilerine sunulan yönüyle, yani evrimi bilimsel bir gerçekmiş gibi yansıtan aldatıcı manşetlerle muhatap olur. Böylece kitlelere, bilim adamlarının evrim teorisini doğrulayan sonuçlara vardığı ve evrim teorisinin güçlendiği yönünde aldatıcı telkinler yapılır. Çalışmalarda kullanılan metodlara ve yapılan varsayımlara bakıldığında ise tüm bu evrimci yorumların bilimdışı bir aldatmacadan ibaret olduğu ortaya çıkar. Çünkü çalışmada ortaya konulan evrimci iddialar, gerçekte evrimci araştırmacılar tarafından en baştan (bu çalışmadan bağımsız olarak) kabul edilmiş varsayımlardan başka birşey değildir.
Evrimcilerin bu çalışmalardaki mantık bozukluğu, "benzerlikler evrimi kanıtlar, o halde bu canlılardaki benzerlikler evrimle ortaya çıkmıştır" şeklinde özetlenebilecek bir kısır döngüdür. Bu sebeple, genetik karşılaştırmaya dayalı evrimci iddialar, evrimcilerin teorilerine körükörüne bağlılıklarından başka birşeyi kanıtlamamaktadır.

Evrimciler kısır döngüde düşünmekte,
benzerlikler ise evrim kanıtı oluşturmamaktadır
"Kısır döngüde düşünme", varsayılan birşeyi kanıtlamak için varsayımda bulunma davranışıdır ve felsefede temel bir mantık bozukluğudur. Antropolog Marvin Lubenow, kısır döngüyü aşağıdaki gibi bir hikayeyle örneklendirir:
Şikago'da sokakta yürümekte olan bir adamın sürekli olarak parmaklarını şıklattığı görülüyordu. Sonunda birisi yanına merakla yaklaştı ve neden devamlı olarak parmaklarını şıklattığını sordu. Adam cevap verdi: "Çünkü filleri uzak tutuyor". "Neden ki, bu kentin en az on bin millik (on altı bin kilometre) çevresinde hiç fil yaşamıyor," dedi soran adam.
Parmaklarını şıklatan adamın buna tepkisi ilginçti: "Bak, görüyorsun değil mi, yöntemim ne kadar etkili!" 7
Söz konusu kişi bu hikayede, kanıtsız bir varsayımı yani parmak şıklatmanın filleri uzak tutacağı varsayımını kendince en baştan doğru kabul etmekte, sonra da fillerin çevrede bulunmamasını bunun kanıtı gibi yorumlamaktadır. Gerçekte ise elbette filler bu kişi parmaklarını şıklattığı için değil, bu canlılar Amerika doğal yaşam alanlarına dahil olmadığı için orada bulunmamaktadırlar.
Evrimcilerin durumu da, bu kişinin durumu gibidir. Evrimcilerin canlılardaki benzerlikleri evrim kanıtı olarak yorumlamaları da, önce "dünyadaki kırmızı renkli ve üstü açık arabalar aynı fabrikadan çıkmış olmalıdır" diye bir tanımlama yapmak, sonra da her kırmızı renkli üstü açık arabayı "bakın, işte birbirlerine benziyorlar, demek ki aynı fabrikadan çıkmışlar" diye yorumlamak gibidir. Gerçekte ortada buna dair herhangi bir kanıt yoktur; sadece kanıtsız bir varsayım ve bu varsayıma göre yorumlanmak istenen nesneler vardır.

Genetik benzerlikler, kurulmak istenen
"evrim şeması"nı alt-üst etmektedir
Bugüne kadar yapılmış genetik karşılaştırmaların ortaya koyduğu genel tabloya bakıldığında, "moleküler benzerlikler" konusunun evrime delil olmadığı, aksine teoriyi çaresiz bıraktığı görülmektedir. South Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden biyokimya araştırmacısı Dr. Christian Schwabe, moleküler alanda evrime delil bulabilmek için uzun yıllarını vermiş evrimci bir bilim adamıdır.
Özellikle insülin ve relaxin türü proteinler üzerinde incelemeler yaparak canlılar arasında evrimsel akrabalıklar kurmaya çalışmıştır.
Fakat çalışmalarının hiçbir noktasında evrime herhangi bir delil elde edemediğini pek çok kereler itiraf etmek zorunda kalmıştır. Schwabe, Science dergisindeki bir makalesinde şöyle demektedir:
"Moleküler evrim, evrimsel akrabalıkların ortaya çıkarılması için neredeyse paleontolojiden daha üstün bir metod olarak kabul edilmeye başlandı. Bir moleküler evrimci olarak bundan gurur duymam gerekirdi. Ama aksine, türlerin düzenli bir gelişme kaydettiğini göstermesi gereken moleküler benzerliklerin pek çok istisnası olması oldukça can sıkıcı görünüyor. Bu istisnalar o kadar çok ki, gerçekte, istisnaların ve tuhaflıkların daha önemli bir mesaj taşıdıklarını düşünüyorum."8
Burada şunu belirtmekte fayda vardır: Schwabe, bir evrimci olması sebebiyle canlılardaki moleküler benzerlikleri "moleküler evrim" terimi altında nitelendirmektedir. Oysa, hiçbir bilimsel alanda olmadığı gibi, moleküler alanda da bir evrim söz konusu değildir.
Ünlü biyokimyacı Prof. Michael Denton da moleküler biyoloji alanında elde edilen bulgulara dayanarak şu yorumu yapar:
"Moleküler düzeyde, her canlı sınıfı, özgün, farklı ve diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla moleküller, aynı fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun zamandır aranan teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir... Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir diğerinin "atası" değildir, diğerinden daha "ilkel" ya da "gelişmiş" de değildir... Eğer bu moleküler kanıtlar bundan bir asır önce var olsaydı... organik evrim düşüncesi hiçbir zaman kabul görmeyebilirdi."9

Genetik benzerliklerin gerçek kökeni: Ortak yaratılış
Elbette canlılar arasında moleküler benzerliklerin olması son derece doğaldır; çünkü aynı moleküllerden oluşmakta, aynı suyu ve atmosferi kullanmakta, aynı moleküllerden oluşan besinleri tüketmektedirler. Metabolizmalarının ve dolayısıyla genetik yapılarının birbirine benzemesi de çok normaldir. Ancak bu, onların ortak bir atadan evrimleştiklerinin bir delili değildir.
Bu ortak yapılar, aslında Allah'ın tüm canlılarda yarattığı ortak bir yapının ortak malzemeleridir. Ortak yapı, günümüz teknolojisi ile yürütülen tasarım ürünü yapıların başta gelen özelliklerinden biridir. Örneğin farklı modellerde bilgisayarların paylaştığı çip, hard disk gibi ortak yapılar mevcuttur. Ancak, elbette, bu durum bilgisayarların birbirlerinden evrimleştiklerini göstermeyecektir. Canlılarda bulunan ve evrimcilerin spekülasyon malzemesi yaptkları ortak genler ise bilgisayar parçalarından çok daha kompleks ortak yapılar ortaya koyarlar. Örneğin, bir insanın tek bir hücresindeki DNA'da yaklaşık 100.000 ansiklopedi sayfasını doldurabilecek miktarda bilgi saklıdır. Üstelik DNA molekülü, bilgisayar mühendislerini şaşkınlık ve hayranlık içinde bırakan bir mikro-tasarımdır. DNA'daki bu yüklü miktarda bilgi, boyu yaklaşık 2 m'yi bulan, buna karşılık kalınlığı milimetrenin sadece beş milyonda biri kadar olan bir iplikçik üzerinde saklanır.
ABD'deki Güney California Üniversitesi'nden Led Adleman'ın yaptığı hesaplamalara göre, sadece 1 gram DNA molekülü, 1 trilyon CD'ye (compact disc) eş değerde bilgiyi saklayabilmektedir.10 Dahası, bir bilgisayar programı gibi işleyişe sahip olan DNA, teknolojinin çok ötesindedir. Bir karşılaştırma yapacak olursak, dünyanın en karmaşık bilgisayar yazılımlarından Windows kodu açık veya kapalı olarak sadece iki durumda bulunabilen elektronik ikililere dayanır. DNA kodu ise sonsuz varyasyon durumunda bulunabilen analog (benzer) parçalardan meydana gelmektedir. Bu yüzden DNA mantığı, binlerce kişi tarafından yazılmış ve test edilmiş Windows mantığından binlerce defa daha komplekstir. Microsoft'un başkanı ve yöneticisi Bill Gates, "The Road Ahead" isimli kitabında şöyle yazar:
"İnsan DNA'sı, bir bilgisayar programı gibidir, ancak bizim şu ana kadar üretebildiklerimizden çok, çok daha gelişmiştir."11
Açıktır ki, hiçbir akıl sahibi insan, bilgisayarlardaki ortak tasarımların ve Windows XP programının tesadüflerle, başka yapı ve sistemlerden evrimleşerek ortaya çıktığını savunmaz. Bilgisayardan çok daha kompleks olan ortak biyolojik yapıların tesadüfen var olmadığı, tümünü Allah'ın mükemmel özelliklerle birlikte yarattığı apaçık bir gerçektir. Üstün güç sahibi Allah herşeyin Yaratıcısıdır:

"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır." (Sad Suresi, 66)



GENETİK MÜHENDİSLİĞİ HAKKINDAKİ EVRİMCİ YANILGILAR

Genetik mühendisliği, bir organizmadan alınan genleri izole etme, bu genleri yönlendirme ve başka bir organizmaya katma çalışmalarının yapıldığı alandır. Bilim adamları bu sayede endüstriyel atıkları sindiren bakteriler üretebilmekte, canlıları klonlayabilmekte ve hastalık ve böceklere karşı dirençli bitkiler geliştirebilmektedirler.
Evrimciler bu çalışmalarla ilgili propagandalarında üç yanılgı ortaya koymaktadırlar:
1) Organizmalar arasında aktarılabilir olan ortak genlerin, canlıların ortak bir atadan türediği iddiasını kanıtladığı yanılgısı.
2) Organizmaların genetik mühendislik yoluyla geliştirilebilir olmasının evrim teorisini doğruladığı yanılgısı.
3) Genetik mühendisliğin çalışmalarının 'yaratma' olduğu yanılgısı.
Aşağıda bu yanılgılar açıklanmakta, genetik mühendisliğinin evrimcilerin iddialarını değil gerçekte Yaratılış Gerçeğini desteklediği ortaya konmaktadır.

I. Evrimcilerin genetik mühendislik ile ilgili propagandası en baştan çürüktür. Bu çalışmaların malzemesi olan genler, son derece kompleks yapılarıyla evrimi yalanlamaktadır.
Evrimciler, genetik mühendislikle ilgili iddialarında büyük bir çelişki ortaya koymaktadırlar. Genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olmasını evrimsel bir sürecin varlığına delil göstermeye çalışmaktadırlar. Gerçekte ise genler, böyle bir sürecin yaşanmadığının en kuvvetli kanıtlarından biridir.
Genler, organizmaya ait özelliklerin bilgisinin, özel bir şifre sistemiyle kayıtlı olduğu molekül zincirleridir. Bu zincirlerin halkalarını, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilen ve alfabenin harfleri gibi genetik bilgiyi kodlayan moleküller meydana getirmiştir. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. Sadece tek bir gen üzerindeki özel dizilim dahi, evrim teorisinin dayandığı tesadüf kavramını kesinlikle yalanlamaktadır. Evrimci bir biyolog olan Frank Salisbury bu durumla ilgili olarak şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.12
Dahası, evrimcilerin asıl olarak genlerin ilk olarak nasıl meydana geldiklerini açıklamaları gerekmektedir. Ancak evrim teorisi, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bunun açıklamasını yapabilmiş değildir.

II. Evrimci yayınlar, ortak yapılar olan genlerin ortak atayı kanıtladığı propagandasını yapmaktadırlar. Halbuki ortak yapılar, ortak köken göstergesi, dolayısıyla ortak ata 'kanıtı' değildirler.
Ortak genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olması, objektif olarak 'ortak köken' göstergesi olarak kabul edilebilir. Ortak köken, Yaratılış Gerçeğiyle tamamıyla uyumlu bir gözlemdir. Çünkü tüm canlıları Allah benzer yapılarda yaratmıştır. Bu konuyu daha iyi açıklamak için günlük hayattan bir benzetme kullanabiliriz: Ortak yapıların farklı tipte tasarımlarda paylaşılması günümüz teknolojisi ile üretilmiş tasarım ürünlerinin başta gelen niteliklerindendir. Örneğin bujilerin, farklı tipte otomobil motorları arasında aktarılıp monte edilmesi mümkündür.
Evrimciler, ortak köken gözlemini ortak ata varsayımının bir kanıtı olarak sunmakla toplumu kasıtlı olarak yanıltmaktadırlar. Darwinist çizgide yayın yapan TV kanallarında bunun örneklerine sık sık rastlamak mümkündür. Buralarda yayınlanan belgesellerde yorumu alınan Darwinist laboratuvar araştırmacıları, canlılar arasında genleri nasıl aktarabildiklerini açıkladıktan sonra 'bunu yapabiliyoruz çünkü kullandığımız canlılar ortak bir atadan evrimleşmişlerdir' masalını anlatmaktadırlar. Böylece kendi varsayımları doğrultusunda yaptıkları yorumu, bir kanıt gibi anlatarak izleyenlerini yanıltmaktadırlar.
Gerçekte ise ortak köken, evrimcilerin ortak ata varsayımına ispat oluşturmamaktadır. Bu konuda ortaya koyabilecekleri hiçbir bilimsel delil yoktur. Hatta moleküler biyoloji bunun imkansızlığını açıkça sergilemiş durumdadır. Bujilerin farklı model otomobillerde paylaşılması, bujinin ya da otomobillerin maddenin evrimleşmesiyle ortaya çıktığını kanıtlamamaktadır. Aynı şekilde, genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olması da biyolojik yapıların tesadüflerle ve amaçsız doğa olaylarıyla evrimleştiğini kanıtlamamaktadır. Canlı yapılarındaki benzerliğin sunduğu tek sonuç, Allah'ın, tüm canlıları benzer yapılarda yaratmış olduğu gerçeğidir.

III. Gen mühendisliği ile geliştirilen organizmaların, evrimi doğruladığı yanılgısı
Evrimcilerin, laboratuvar ortamında genlerine müdahale edilen organizmaların gelişimini, örneğin bazı bitkilere böcek ve hastalıklara karşı direnç kazandırılmasını teorilerine kanıt oluşturuyormuş gibi kullanmaları, göz boyayıcı bir propagandadan ibarettir.
Evrim teorisi, canlılardaki değişimin hiçbir bilinçli faktör olmaksızın, tesadüfi doğa olaylarıyla kendiliğinden gerçekleştiğini iddia eder. Genetik mühendislik çalışmalarında elde edilen değişimlerin sebebi ise evrim teorisinin varsaydığı bilinçsiz sebeplerden tamamen farklıdır.
Bilim adamları, genleri belli bir amaç doğrultusunda yönlendiren, 'bilinçli bir düzenleyici' konumundadır. Bu insanlar, hücrenin işleyişi hakkında yıllarca eğitim alarak bilgi sahibi olmuşlardır. Çalışmalarının tüm aşamalarını bir planlama doğrultusunda gerçekleştirmekte, kontrollü müdahelelerde bulunmaktadırlar. Dahası bu tür çalışmalar özel laboratuvarlar, teknolojik aletler kullanılarak, tamamen özel olarak tasarlanmış ortamlarda yürütülmektedir.
Bir benzetme yapacak olursak, evrimci bir bilim adamı, eğer deniz kenarında rastladığı kumdan bir kalenin doğal sebeplerle ortaya çıktığına inanıp bunu bilimsel bir iddiaymış gibi öne sürecek olsa, deniz ve rüzgar gibi faktörlerin bu kaleyi nasıl meydana getirmiş olabileceğini açıklamalıdır. Eğer bu açıklamayı rüzgar ve denize dayandırmak yerine kendisinden biraz ileride kumlarla oynayan çocukların hünerlerine dayandırırsa, bu açıklaması geçerli sayılmayacaktır.
Nitekim biyoloji profesörü William D. Stansfield, kendisi bir evrimci olmasına karşın, bu gibi çalışmaların evrim kanıtı olamayacağını –laboratuvarda hücre sentezleme çalışmalarından verdiği örnekle – şöyle kabul etmiştir:

Yaratılışı savunanlar, bilimin basit kimyasallardan gerçekten canlı meydana getirebileceği günü iple çekmişlerdir. İddia etmektedirler, ve bunda haklıdırlar ki, böyle bir yaşam-formu insan yapımı olarak bile üretilebilse, bu, doğal yaşam formlarının benzer kimyasal evrimsel süreçlerle geliştiğini kanıtlamayacaktır. 13
Bundan da anlaşıldığı gibi tamamen kontrollü ve yüksek teknoloji ile donatılmış ortamlarda, kimi zaman yüzlerce bilim adamının yıllarca süren çalışmalarıyla sürdürülen genetik mühendisliği evrime delil değildir. Genetik mühendislerinin başarıları, canlıların evrimcilerin iddia ettiği gibi başıboş tesadüflerle meydana gelmesinin mümkün olmadığını göstermektedir.

IV. Gen mühendisliğinin 'Yaratma' olduğu yanılgısı
Allah'ın varlığını inkar eden materyalistler genetik mühendisliği çalışmalarını ateizm propagandasında kullanmakta ve bunları 'yaratma' olarak yorumlamaktadırlar. (Allah'ı tenzih ederiz)
Burada ateistlerin kavramamakta ısrar ettiği şey, 'yaratmanın' 'yoktan var etme' anlamına geldiğidir. Yaratmak Allah'a mahsustur. Gen mühendisliği çalışmalarında bilim adamları canlıların, Allah tarafından yaratılmış genleri üzerinde değişiklikler yapmakta veya bunları canlılar arasında aktarmaktadırlar. Bu çalışmalarda canlıları geliştirmek için kullanılan genetik bilgi, canlılar aleminde zaten mevcut olan bilgiden kullanılmaktadır. Örneğin bilim adamları, deniz anasının genini bir zebra balığının DNA'sına yerleştirerek bu balığın ışık saçmasını ya da keçinin DNA'sına örümcek geni yerleştirerek keçi sütünden örümcek ipliği üretilmesini sağlayabilmektedirler. Ancak ortaya çıkan canlılar görünürde yeni birtakım özelliklere sahip olsalar da, burada kesinlikle yeni genetik bilgi var olmamış, sadece, zaten mevcut halde bulunan bilgi canlılar arasında ortam değiştirmiştir.

Sonuç: Genetik mühendisliği çalışmaları
Yaratılış Gerçeğini destekler
Evrimcilerin genetik mühendisliğiyle ilgili propagandası geçersizdir. Tam aksine, bu alandaki çalışmalar, ortaya koydukları planlanmış kontrollü ortamlar ve amaçlı değişimlerle Yaratılış Gerçeğine destek olur. Bilim adamları gelecekte bir gün, bir canlıyı köklü bir şekilde yeniden tasarlayabilmeyi başarsalar da bu durum değişmeyecektir. Moleküler biyolog Michael Denton, bu gerçeği şöyle ifade eder:
Gelecekte eğer gen mühendisleri canlı sistemleri, proteinden bütün organizmaya kadar, köklü bir şekilde yeniden tasarlamayı başarabilirse, bu sadece, temel altsistemlerin çoğunda neredeyse kesinlikle programlanmış eş zamanlı değişimler gerektirecek olan, bilinçli olarak yönlendirilmiş değişimler yoluyla olacaktır.14









































GENETİK KOD EVRİMİ YALANLAR
Bir dağın yamacında beyaz taşlarla 'Vatanımızı koruyalım' sözlerinin yazılı olduğunu ve karayolu üzerinde seyreden araçlardaki insanların da bu yazıyı gördüğünü farz edelim. Hiç kimse bu şekilde bir dizilimin yer sarsıntıları ve fiziksel parçalanmanın etkisiyle yuvarlanarak, tesadüflerle meydana geldiğini düşünmeyecektir. Çünkü burada kayalar, kendi doğalarında bulunmayan bir mesaj iletmektedirler. Ve bu mesaj, alfabenin harfleri kullanılarak kodlanmıştır. Buradaki kodlama, belli sembollerin (alfabenin harflerinin) bilgi taşıyacak şekilde eşleştirilmesi yoluyla yapılmıştır. Bir kod ise bir zihnin ürünüdür.
Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt, bu gerçek hakkında şunları söyler:
"Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya çıkması için, özgür iradesini, yargısını ve yaratıcılığını kullanan bir aklın var olduğunu göstermektedir... Maddenin bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur... Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya çıkmasını sağlayacak hiçbir doğa kanunu ve fiziksel süreç yoktur."15
Nitekim mantıklı bir cümle şeklinde bir araya gelmiş olan taşları gören insanlar bu durumda bilinçli sebeplerin, örneğin civardaki bir askeri birliğin, zihinlerindeki düşünceyi kayalara bir kod yoluyla uyguladıklarını anlayacaklardır.
Şimdi bu taşları zihninizde milyonlarca kez küçültün ve moleküler ebatta hücrelerinizin çekirdeğinde dizili olduğunu ve 'genetik kod' sayesinde size ait özelliklerin bilgisini sakladığını düşünün. Genetik kod da, kaya örneğinde olduğu gibi, doğada bulunan oluşumları, nükleotid ismi verilen molekülleri sembol olarak kullanır. Ve kayaların taşıdığı mesaj, kayaların kendisinden kaynaklanmadığı gibi, genetik bilgi de bu moleküllerin kendisinden veya herhangi bir doğa kuvvetinden kaynaklanmamaktadır. Dolayısıyla genetik kodun, maddeci bir bakış açısıyla hiçbir açıklaması bulunmamaktadır. Yazar Dean Overman bu konuda şunları söylemiştir:
"Genetik kodun içerdiği bilgi, tüm bilgi veya mesajlarda olduğu gibi, maddeden yapılmış değildir. Anlam, kodun sembolleri veya alfabesinden kaynaklanan bir özellik değildir. Genetik koddaki mesaj veya anlam, madde-dışıdır ve fiziksel veya kimyasal özelliklere indirgenemez, 'materyalizm koddaki anlamı açıklamaz'".16
Genetik kodun tesadüfi oluşumlar arasından amaçsız bir süreçte seçilmiş olma ihtimali yoktur.
Önde gelen bilgi teorisyeni ve biyofizikçi Hubert Yockey, en küçük genomda yaşamın mümkün olması için gerekli bilgi içeriğinin miktarını ölçmüş ve bunun rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimalinin 10186,000'de bir ihtimal olduğunu ortaya koymuştur.17 Yockey, genetik kodun rastlantısal olarak ortaya çıkması için ise doğal seleksiyonun, evrensel koda ulaşmadan önce, 1.40 x 1070 farklı genetik kod keşfetmesi gerektiğini hesaplamıştır. Gerçekleşme ihtimali 1050'de birden küçük olan olaylar, evrenin neresinde olursa olsunlar imkansız kabul edilirler.18
Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak, genetik kod;
1) Maddeci bir yaklaşımla açıklanamamaktadır,
2) Tesadüfleri kesin olarak reddetmektedir,
Bilgisayar teknolojisinden çok daha üstün bir yapı ortaya koymaktadır.
Genetik kodla ilgili olarak maddeci bir yaklaşımla açıklanması mümkün olmayan bir dördüncü konu vardır ki, evrimcilere tam bir açmaz oluşturmaktadır. DNA, yalnız protein yapısındaki birtakım enzimlerin yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Hayatın kökeni araştırmalarının tanınmış bir ismi olan John Horgan bu ikilemi şöyle açıklar:
"DNA; yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere yaptığı işi, katalitik proteinlerin ve enzimlerin yardımı olmadan yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinlerin olmadığı durumda oluşmaz."19
Tanınmış evrimci Dr. Leslie Orgel ise, 1994 tarihli bir makalesinde aynı gerçek karşısında şöyle demektedir:
"Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır."20
Evrimciler, genetik kodla ilgili gerçekler karşısında her yönden kuşatılmış durumdadırlar. Nature dergisinin 20 yıl boyunca editörlüğünü yapmış olan Sir John Maddox, genetik kodun kökeni konusundaki çaresizliklerini şu sözlerle ortaya koymuştur:
"Genetik kodun kökeninin, yaşamın kendisinin kökeni kadar belirsiz olması can sıkıcıdır."21
Oysa elbette, genetik kodun kökeni gerçekte belirsiz değil aksine çok açıktır. Genleri yaratan, onlara bilgiler kodlayan, onları sürekli olarak Kendi kontrolünde tutan Yüce Allah'tır. Bu gerçeğe her ne pahasına olursa olsun zihinlerini kapatan evrimciler, içine düştükleri durumu kendileri oluşturmaktadırlar. Kayaların yuvarlanıp, tesadüflerin eseri olarak cümleler yazabileceğine, kağıdın üzerine rastgele dökülen mürekkebin bir kitap oluşturabileceğine inanmaya denk bir düşünceyi her durumda savunma zorunluluğu onları son derece zor, açıklamasız ve sonuçsuz bir durum içine sokmaktadır. Oysa insan, evrimci ön yargıları bir kenara bıraktığında genetik kod ile açıkça anlaşılan en büyük gerçeği; Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü derhal görecektir. Ciltlerce ansiklopedik bilginin gözle görülmeyecek kadar küçük bir alanda saklanması, hücrede 'okunması', 'tercüme edilmesi', şuursuz moleküllerin tesadüflerin eseri olarak başlatıp yönetebileceği bir sistem değildir. Yüce Allah genetik kodu sonsuz ilmi ile var etmiştir.

Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

Genetik kod hücrede nasıl yorumlanır?
Genetik kod, hücredeki bilginin kodlanmasında kullanılan kuralları ifade eder ve protein sentezinde kullanılır. Proteinler, hücrenin faaliyetlerinde çok çeşitli görevler üstlenen moleküllerdir. Bunlar, amino asit adı verilen moleküllerin uç uca eklenmesiyle meydana gelen zincirlerdir. Bedenimizdeki aminoasitler yirmi çeşittir. Amino asitlerin uç uca eklenerek meydana getirdiği proteinlerin sayısı on binleri bulur. Proteinler, kendilerini meydana getiren aminoasitlerin niteliğine göre üç boyutta özel şekiller alarak katlanırlar. Proteinin formu, işlevi açısından kritik derecede önemlidir. Proteinin yapısında meydana gelecek bir bozukluk, ilgili olduğu moleküllere bağlanamamasına yol açar. Bunun sonucunda ise organizmanın yaşamında aksaklıklar hatta ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.
Hücrelerimizdeki on binlerce proteinin bilgisi, DNA molekülünde saklanır. DNA molekülü, birbirine sarılmış iki iplikçikten meydana gelir. Bu iplikçikler arasında ve basamaklar halinde nükleotidler yer alır. Bu nükleotidler dört çeşittir ve isimlerinin baş harflerine göre A, T, G ve C ile gösterilir. Bir insan DNA'sında yaklaşık 3.1 milyar nükleotid art arda sıralanır. Bunlar aynı zamanda hücrede sentezlenen proteinlerin bilgisini saklayan 'kimyasal harfler'dir. Bu harfler, her biri bir proteinin bilgisini saklayacak şekilde gruplanmıştır. Bu gruplara "gen" ismi verilir. Bir gen, 50 ila 2000 nükleotidden meydana gelebilir. Genleri meydana getiren harfler ayrıca üçerli üçerli kodonları meydana getirirler. Bir benzetme yapılacak olursa kodonlar kelimeler, genler ise cümleler gibidir. Protein sentezi için hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA'daki bilginin kopyalanması ve protein sentezi yapılan organele (ribozom) taşınması gerekmektedir. Bu işlem hücresel makineler sayesinde gerçekleşir. Bu sırada genetik kod sayesinde DNA'daki bilgi 'okunur ve tercüme edilir.'
Hücredeki protein sentezi iki ayrı 'alfabe' kullanılarak gerçekleştirilir. Bunlardan ilki, DNA'nın alfabesidir. Proteinin bilgisi, DNA'da A, T, G, C ile gösterilen kimyasal harflerle kodlanır. Diğer lisanın harfleri ise, proteinleri meydana getiren amino asitlerdir.
Bir proteinin bilgisini saklayan bir genin üzerindeki bilgi, transkripsiyon ismi verilen bir işlemle DNA molekülü üzerinden kopyalanır. Ve mRNA (mesajcı RNA) molekülü ile hücrenin ribozom isimli organeline taşınır. mRNA üzerindeki harfler ribozomda üçer üçer, bir diğer deyişle kodon kodon okunur. Bu sırada tRNA (transfer RNA) molekülü, her bir kodonun karşılığı olan aminoasiti protein zincirine eklenmek üzere getirir. Kodonlar okundukça amino asitlerin getirilip eklenmesi devam eder ve sonuçta ilgili protein üretilmiş olur. Bu, aynı zamanda bir tercüme işlemidir. Kodonların her birinin karşılığında ilgili amino asit yerleştirilmekte, bir diğer deyişle DNA diliyle yazılı bilgi bu defa amino asitler kullanılarak protein diliyle yazılmaktadır.
Bu mükemmel sistem ve komplekslik, evrimcileri tümüyle açıklamasız bırakan bir mucizedir. Muhteşem detayları burada ancak yüzeysel olarak özetlenen bu sistem, Allah'ın sonsuz bir ilimle yarattığı bir sistemdir. Bir ayette Allah'ın her şeye hakim olduğu şöyle bildirilmektedir:

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar... (Secde Suresi, 5)
































HURDA DNA YANILGISI

Hurda DNA" nitelemesi, evrimcilerin 1990'lı yıllarda ideolojik bir maksatla 'ürettikleri', ancak sonraki bilimsel bulgular karşısında terk etmek zorunda kaldıkları bir kavramdır. 'Hurda DNA' kavramı 5-6 yıl öncesine dek, bilim adamlarının fonksiyonlarını bilmedikleri büyük DNA yığınlarına verdikleri isimdi. Gen olarak tanımlayamadıkları bu çok uzun dizilimlere o an için 'junk DNA' (hurda/çöp/boş DNA) diyorlardı. DNA'nın kendilerince "işe yaramaz" olarak nitelendirdikleri bu dev kısımlarının evrim için delil olduğunu öne sürdüler. İddialarına göre 'Hurda DNA', sözde evrim süresince biriken, ancak artık kullanılmayan DNA kısımlarıydı.
Oysa, bu iddia hiçbir bilimsel bulguya dayanmıyordu; yalnızca evrimcilerin kulağına hoş gelen temelsiz bir spekülasyondan ibaretti. Bu yanlışı evrimcilerin literatüre kolayca yerleştirebilmelerinin sebebi ise, o dönemde DNA hakkında çok az şey bilinmesi ve 'Hurda DNA' olarak adlandırılan kısımların işlevinin henüz keşfedilmemiş olmasıydı.
Oysa İnsan Genomu Projesi ve diğer genetik çalışmalarla birlikte, bu kısımların fonksiyonları birer birer keşfedilmeye, ortaya konmaya başlandı. Anlaşıldı ki, hurda olan şey DNA değil, evrimcilerin 'Hurda DNA' yakıştırmasıydı. Amerikan Science dergisinde evrimci Evan Eichler, şu itirafta bulundu: "Hurda DNA deyimi bizim bilgisizliğimizin yansımasından başka birşey değil." 22
Aynı şekilde evrimci Bilim ve Gelecek dergisinin Temmuz 2006 sayısında University College London'dan moleküler biyolog Dr. Kenan Ateş tarafından hazırlanan makalede, bir zamanlar "hurda DNA" olarak isimlendirilen ve protein kodlamasına katkıda bulunmayan bölümlerin aslında hücrede çok önemli görevler üstlendiği belirtiliyordu:
Bugünkü bilgilerimize göre, protein (ve tabii ki mRNA) kodlanmasına katılan genlerin exon bölümleri toplam insan genomunun sadece yüzde 1.2'sini meydana getiriyor. Geri kalan yüzde 98.8'lik dev bölüm, protein ve mRNA kodlanmasına katılmıyor. Bugüne dek bu dev bölümün, DNA'nın bir işe yaramayan, hiçbir fonksiyonu olmayan, çer çöp anlamındaki "junk DNA" olduğu söyleniyordu. Oysa son birkaç yılda aralanmaya başlanan ve yepyeni bir dünyaya açılan kapı bunun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Son birkaç yılın yepyeni bulguları, DNA üzerinde, bir işe yaramadığı, hiçbir fonksiyona yol açmadığı söylenen bu sözde fazlalık - çer çöp (junk) bölümlerin de kodlandığını gösteriyor. Protein yapımına katılmayan intron ve DNA'nın genlerin dışında kalan bölümlerinin aslında, hücre ve canlı yaşamında çok büyük görev ve fonksiyonlar üstlendiği görülüyor. Bu dev bölüm çok farklı sayı ve çeşitte, çok küçükten çok büyüğe, deyim yerindeyse bin bir çeşit farklı RNA kodluyor. Yeni bulunmaya başlanan bu RNA'lar doğrudan protein kodlamasalar da, hangi proteinin nerede, nasıl ve ne kadar, ne zaman kodlanacağını; ne zaman durdurulup ne zaman başlatılacağını; hangi genin hangi genle ya da hangi proteinin hangi proteinle birleştirileceğini; nereden nereye götürüleceğini; hangi hücre ve dokunun hangi organda ne kadar ve ne zaman yapılacağını; büyüme ve gelişmenin nerede nasıl düzenleneceğini; kök hücrelerin nerede hangi hücre, doku ve organlara dönüşeceğini; hangi genin hangi koşullarda susturulup çalıştırılmayacağını ya da daha önce sessiz kalıp fonksiyon göstermeyen hangi genin hangi koşullarda yeniden çalışmaya başlatılacağını; bir gen okunurken hangi bölümün okunup hangi bölümün okunmayacağını, ne zaman, nereden nereye atlanacağını; hücrelerin hangi koşullarda çoğaltılacağını ya da öldürüleceğini; ne zaman kanser geliştirileceğini, hücre çoğalma ve bölünmesini, kromozomların yapısını, kısacası canlının biyolojik yaşamının neredeyse tümünün, nasıl düzenleneceğini baştan sona sağlıyorlar. (s.5-6)
Evrimcilerin Hurda DNA kavramı, protein kodlamayan DNA kısımları için uydurulmuş bir kavramdır. Bu kavramın çöküşünü incelemeye, kodlamayan DNA kategorilerini tanımakla başlayabiliriz.
Kodlamayan DNA, bazen genler arasına sıkıştırılmış vaziyette bulunur ve bunlara "intron" adı verilir. Bir diğer kısım kodlamayan DNA, aynı nükleotid dizisinin art arda sıralanmasıyla oluşmuş daha uzun zincirler meydana getirir. Bunlara "tekrarlı (repetitive) DNA" ismi verilir. Eğer kodlamayan DNA üzerindeki nükleotidler, tekrarlayan diziler yerine, genlerdeki karmaşık dizilimi andıracak şekilde sıralanmışlarsa, bu defa "sahte gen" (pseudogene) olarak isimlendirilirler.
Hurda DNA kavramı her üç kategoride de, aşağıda kısaca özetlenen şekilde çürütülmüştür.

1. Hurda DNA kategorisine dahil edilen intronların hücre faaliyetlerinde hayati roller oynadığı ortaya çıktı.
Evrimcilerin uzun yıllar Hurda DNA zannettiği kodlamayan DNA türü, intronlardır. İntronların özelliği, fonksiyonel genlerin içine sıkıştırılmış olmalarıdır. İntronlar, protein üretimi ve işlevleri sırasında ayrıştırılarak elenirler.
Evrimciler, intronların ilk bakışta protein üretiminde rol oynamamasına aldanmış, bunları Hurda DNA kabul etmişlerdir. Oysa yapılan araştırmalar intronların çok önemli yaşamsal faaliyetlerde rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Günümüzde intronlar artık farklı DNA'lardan meydana gelen ve hücrenin yaşamı açısından hayati derecede önemli rol oynayan kompleks bir karışım olarak kabul edilmektedir.23
The New York Times gazetesinin bilim köşesinde yayınlanan bir yazı, intronlarla ilgili evrimci yanılgıları ortaya koyması açısından ilgi çekicidir. C. Claiborne Ray tarafından hazırlanan ve "DNA: Hurda mı, Değil mi?" başlığını taşıyan kısa yazıda, intronlar üzerinde yapılan araştırmaların sonucu şu cümlelerle özetlenmiştir:
"Yıllar boyu yapılan çalışmalar, intronların hurda olmadığını, bunların aslında genlerin çalışma şeklini etkilediklerini ortaya çıkardı. ...intronlar, şüphesiz, aktif roller oynuyorlar."24
2. Bir "Sahte Gen"in fonksiyonel olduğu ortaya çıktı
Mutasyona uğramış fonksiyonel genler işlevlerini kaybederek, DNA parçaları ortaya çıkarırlar. "Sahte Gen" (Pseudogene), bu DNA parçalarına evrimcilerce verilen isimdir. "Pseudo" kelimesi İngilizcede "sahte, yanıltıcı" anlamında kullanılır. Sahte genlerin evrimciler açısından özel bir öneminin olduğu söylenebilir. Çünkü evrimciler mutasyonların evrim meydana getireceği şeklindeki iddialarının geçersizliğini içten içe kabullenmişler ve sahte genlere de bir tür göz boyama aracı olarak sarılmışlardır.
Kısaca hatırlayacak olursak, canlılar üzerinde yapılan sayısız deneyde, mutasyonların, etkili oldukları canlılarda daima genetik bilgi kaybına neden oldukları görülmüştür. Bir saate vurulan rastgele çekiç darbelerinin saati geliştirmeyeceği gibi, mutasyonlar da organizmaları asla geliştirmemiş, bir diğer deyişle evrimleştirmemiştir. Evrim teorisinin iddialarının geçerli olması için genetik bilgide artış olması gerekmektedir, oysa mutasyonlar her zaman için genetik bilgiyi azaltmakta, tahrip etmektedirler.
Teorilerine destek gösterebilecekleri bir mekanizmadan dahi yoksun olan evrimciler, sahte genleri hayali evrim sürecinin "hayalet" mekanizmasının işlediğine kanıt olarak göstermeye çalışmışlardır. Evrimciler, protein kodlamayan bu DNA parçalarının sözde evrimin moleküler fosilleri olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddianın tek dayanağı, bu genlerin herhangi bir fonksiyonunun bilinmeyişiydi.
Ta ki 2003 Mayısı'na kadar.
Sahte genlerin fonksiyonel olduğunu gösteren bir çalışma, Nature dergisinin 1 Mayıs 2003 tarihli sayısında yayınlandı. Araştırmacılar, "İfade Edilmiş Bir Sahte Gen, Homolog Kodlayan Geninin Mesajcı RNA Kararlılığını Düzenliyor" (An expressed pseudogene regulates the messenger-RNA stability of its homologous coding gene) başlıklı yazılarında, bir deneye hazırlanan farelerde gözlemledikleri bir durumu haber veriyorlardı.25 Buna göre bir dizi farenin, Makorin1-p1 ismi verilen sahte genlerinin, genetik olarak değiştirilmesi sonucu farelerde ölümcül mutasyonlar meydana gelmişti. Farelerin böbrek ve kemiklerinin anormal şekilde geliştiği gözlemlenmişti.
Sahte gendeki dizilimde meydana gelen bir değişimin farenin organlarını etkilemesinin açıklaması basitti: Bu sahte gen işlevsiz değil, gerekliydi. Bir başka deyişle evrimcilerin iddia ettikleri şekilde "sahte" değildi.
Nature dergisinde bu araştırmayı yorumlayan bir makalede söz konusu çalışmanın, evrimin "moleküler fosilleri" gözüyle bakılan sahte genler hakkındaki yaygın görüşlere meydan okuduğu yazılıyordu.26 Böylece bir evrim efsanesi daha çökmüş oldu ve DNA'nın içinde Allah'ın yarattığı harikalardan biri daha keşfedildi.

3. Tekrarlı DNA kesimlerinin işlevselliğinin ortaya çıkışı ve Hurda DNA kavramının yıkılışı
Science dergisinin 23 Mayıs 2003 tarihli sayısında yayınlanan bir araştırma, tekrarlı DNA ile ilgili bir işlev ortaya çıkardı. Pensylvannia Eyalet Üniversitesi'nden Wojciech Makalowski tarafından kaleme alınan yazı, evrimci varsayımların çöküşünü belgeler nitelikteydi: "Not Junk After All" (Artık Hurda Değil).
Makalowski durumu şöyle özetliyordu:
"Özellikle tekrarlayan elemanlarla ilgili olan Hurda DNA görüşü 1990'lı yıllarda değişmeye başladı... Şimdilerde giderek daha fazla sayıda biyolog tekrarlayan elemanlara genomik hazine olarak bakıyor. Bu rapor gösteriyor ki tekrarlayan elemanlar 'Hurda DNA değil', ökaryotik genomların önemli, birleştirici bileşenleri. O halde tekrarlayan DNA "Hurda DNA" olarak isimlendirilmemeli."27
Bu gerçek, evrimcilerin sığındıkları bir başka iddianın daha geçersizliğini gözler önüne sermiştir. Dikkat edilirse, Darwinistlerin, evrim teorisine delil olarak öne sürdükleri her iddia, sürekli onlar için bir hüsrana dönüşmektedir. Çünkü onların dayanakları, kendi iddiaları gibi sahtedir. Sahte olan her din, her hurafe gibi, Darwinizm de kendi iddialarıyla birlikte mutlaka yok olacaktır.

İşte böyle; çünkü Allah, hakkın ta Kendisi'dir. O'nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz batılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, yücedir, büyüktür. (Hac Suresi, 62)

Sonuç:
Bazı yayınlarda zaman zaman Hurda DNA kavramı altında evrim propagandasının sürdürüldüğü görülmektedir. Bu iddialar ancak söz konusu yayınlar adına bilgisizliğin yansımasının devam ettiğini göstermektedir. Bu yayınlar, eğer gerçekten bilimsel gelişmeleri aktarmayı hedefliyorlarsa, üzerlerine düşen görevin, Darwinist hurafeleri yaymak değil, biyoloji bilgisinin ortaya koyduğu gerçekleri bildirmek olduğunu bilmelidirler.






















mtDNA ANALİZLERİ NEDEN GÜVENİLMEzDİR?

Mitokondriyal DNA, hücrenin mitokondri isimli organelinde bulunur. Bu organel, hücre için bir enerji santrali görevindedir ve çekirdekteki DNA'dan ayrı olarak, kendi DNA'sına sahiptir. Bir halka biçiminde bulunan mtDNA, aynı zamanda evrimciler için de bir spekülasyon konusudur.
Evrimciler, mitokondriyal DNA'ların kalıtımsal olarak çeşitlenmesini bir "evrim" olarak yorumlar ve bu varsayımı moleküler saat ismini verdikleri bir başka varsayımla birleştirirler. 1965 yılında ortaya atılan moleküler saat hipotezi, nükleotid ve proteinlerdeki dizilimde, zaman içinde sabit aralıklarla değişimlerin yaşanacağı, dolayısıyla mtDNA değişimleri analiz edilen canlıların, hayali ortak atadan ne zaman ayrıldıklarının bulunabileceği yönünde bir varsayımdır.
Ancak burada, mtDNA'da bulunan ve canlıları sabit zaman aralıklarında değişime uğratan bir tür saat mekanizmasının bulunduğu anlaşılmamalıdır. Bir canlının fosilleşen kemikleri, çok çabuk dejenere olan DNA moleküllerini barındırmaz. Dolayısıyla DNA molekülünün doğa tarihinin incelenmesi söz konusu değildir. Evrimciler canlıların tarihini kendi dogmalarına uyarlama çabaları açısından böyle bir varsayımı "pratik" bulmaktadırlar, hepsi o kadar.
Her şeyden önce, tüm bu varsayımlar evrim teorisine hiçbir bilimsel kanıt oluşturmamaktadır. Örneğin moleküler saat analizine göre insanla şempanzenin 10 milyon yıl önce birbirinden ayrılmış olması gerektiğini iddia eden bir evrimci, zaten bu çalışmasına iki canlının "evrimsel akraba" olduğu inancına körükörüne bir bağlılıkla başlamıştır. Burada kısır döngü içinde düşünülmektedir ve varsayım üzerine varsayım inşa edilerek yapılan bu tip çalışmalar, evrimcilerin kendi inançlarını tekrarlamalarından öteye geçememektedir.
Daha önemlisi, mtDNA'nın kalıtımıyla ilgili son bulgular, önceden tahmin edilen kalıtım ilkelerinin yanlış olduğunu ortaya çıkarmıştır ve bunları esas alan evrimci iddiaları temelsiz bırakmaktadır.
Evrimciler, mitokondriyal DNA analizini -hücrede enerji sağlamakla görevli ve kendi DNA'sına sahip bir organel olan- mitokondrinin sadece anne tarafından aktarıldığı, böylelikle mitokondriyal DNA parçalarındaki değişimlerin anne, anneanne, büyük anneanne vs. kanalıyla en eski ataya kadar izlenebileceğini varsayarak yaparlar. Oysa mitokondrinin sadece anne yoluyla aktarıldığı fikri artık bir efsaneden ibarettir. Çünkü mitokondrinin babadan da aktarılabileceğini gösteren bilimsel bulgular ortaya çıkmıştır.
1999 yılında Proceedings of the Royal Society dergisinde yayınlanan iki ayrı makalede bu varsayımın geçersizliği ortaya konmuştur. Malezya'nın küçük bir adasında yaşayan insanların hücrelerinde babadan aktarılmış mitokondrilere rastlanmıştır. Nature dergisi evrimci bir yayın organı olmasına karşın bu bulguların "mitokondriyal DNA varsayımlarını haksız çıkardığını" şöyle itiraf etmiştir:
"Mitokondri aktarımında babadan geçen DNA ihtimali, tarih öncesi olayları zamanlandırmada insan mitokondriyal DNA'sından faydalanılan birçok evrimsel ve moleküler antropolojik çalışmanın yeniden değerlendirilmesi anlamına gelebilir."28
Benzer bir haber 2002 yılında New Scientist dergisinin internet sitesinde yayınlanmış ve Danimarkalı bir hastanın mitokondrilerini %90 oranında babadan aldığının anlaşıldığı bildirilmiştir. Sitede, bunun, evrim biyologlarının varsayımlarına vurduğu darbe şu şekilde aktarılmıştır:
"Evrim biyologları, türlerin birbirinden ayrılmasını mitokondriyal DNA dizilerindeki farklılıklardan yola çıkarak tarihlendiriyorlardı. Mitokondriyal DNA'nın çok nadiren de olsa babadan aktarılması, çalışmalarının çoğunu geçersiz kılmaya yeterli olacaktır."29
Son olarak, Annals of Human Genetics dergisinde çıkan bir yazıda bugüne kadar basılmış tüm mitokondriyal DNA analizlerinin yarısından çoğunun hatalı bulunduğu bildirilmiştir.30 Habere göre evrimcilerin başvurduğu mitokondriyal DNA veri bankaları hatalı işlenmiş bilgilere dayanıyordu. Peter Forster isimli araştırmacının ortaya çıkardığı bu durumu Nature dergisi şöyle haber veriyordu:
"Hatalar o kadar yaygın olabilir ki genetikçiler insan popülasyonları ve evrim çalışmalarında yanlış sonuçlara varıyor olabilirler. Forster'ın, dizilimlerin değişimine göre oluşturulan evrim ağaçlarını kapsayan hata-araştırma yöntemi, bu hataların çapını eksik tahmin ediyor olabilir."31
Böylece Forster'ın bu tespitiyle birlikte, evrimcilerin çalışmalarında kullandıkları istatistiki verilerin güvenilmezliği bir kez daha pekişmiştir.
Buradan da anlaşılacağı gibi günümüzde yaşayan insanların genlerine bakıp tamamen hatalı bir yöntemle sürdürülen ve sadece evrimci ön yargılarla yorumlanan genetik analizler evrime bir kanıt değildir. Mitokondriyal DNA analizlerinin tutarsızlığını ispatlayan somut bilimsel kanıtlar, bu alandaki evrimci iddiaları boşa çıkarmaktadır.















DOGMATİK EVRİMCİLERİN KUŞLARIN KÖKENİNE DAİR SON MASALI: DÖRT KANATLI DİNAZOR

Çin'de ele geçirilen tüylü dinozorlar üzerinde tamamen spekülatif, zorlama bazı yorumlar yapılmakta ve bunlar yaygın bir medya propagandasıyla topluma bilimsel gerçeklermiş gibi sunulmaktadır.
Böyle bir medya propagandasının konusu olmuş söz konusu fosillerden biri Microraptor gui'dir. Çin'de bulunan ve M. gui olarak isimlendirilmiş fosil örneği, 23 Ocak Perşembe tarihli Nature makalesinde32 tanımlanmış, bunun "dört kanatlı bir dino-kuşa" ait olduğu ve bu soyu tükenmiş canlının uçabildiği ileri sürülmüştü.
Kuşların dört kanatlı dinozorlardan evrimleştiği masalı ve M. gui, değişik aralıklarla yayınlanan makale veya haberlerde, Darwinizm propagandasında malzeme olarak kullanılmaktadır. Ancak bilinmelidir ki, ne bulunan 'dört kanatlı bir dino-kuş' fosili, ne de bir başka bilimsel bulgu, 'kuşların evrimi' iddiasına kanıt oluşturmaktadır. Bu propagandayı geçersiz kılan bilimsel gerçekler şu şekildedir:
1. Söz konusu fosilin yaşı 130 milyon olarak hesaplanmıştır. Bu tarih, en eski uçucu kuş Archaeopteryx'ten 20 milyon yıl daha gençtir. Bu durum, Microraptor gui'ye evrimcilerce yakıştırılan "kuşların atası" ünvanı adına açık bir çelişki oluşturmakta, dolayısıyla bunun bütünüyle uydurma olduğunu göstermektedir.
Archaeopteryx, günümüzden 150 milyon yıl önce yaşamıştır ve bilinen en eski kuş türüdür. Archaeopteryx'ten önce yaşadığı bilinen, fosili bulunmuş başka hiçbir kuş yoktur.(*)
Archaeopteryx'in uçuş anatomisi, birçok açıdan günümüz kuşlarınınkine benzer: Günümüz uçucu kuşlarındakinin aynısı olan asimetrik tüyleri, kusursuz kanat yapısı, günümüz kuşlarında olduğu gibi hafif ve içi boş olan iskelet yapısı; uçuş kaslarını destekleyen göğüs kemiği ve diğer pek çok özelliği, bilim adamlarını Archaeopteryx'in oldukça başarılı bir şekilde uçan bir kuş olduğuna ikna etmiş durumdadır.
Archaeopteryx'in günümüz kuşlarında görülmeyen iki özelliği ise gagasındaki dişler ve kanatlarındaki pençelerdir. Evrimciler bu özelliklere dayanarak Archaeopteryx'i bazı sürüngen özellikleri gösteren, ilkel bir kuş olarak göstermeye çalışmışlardır. Ancak bazı günümüz kuşlarında kanat pençeleri olduğu bilinmektedir. Archaeopteryx'in dişlerinin ise sadece bu türe özgü olmadığı, tarihte "dişli kuşlar" olarak tanımlanabilecek başka türlerin de yaşadığı, diğer fosil bulgularından anlaşılmaktadır.
Tüm bunlar nedeniyle, Archaeopteryx'i "ilkel kuş" olarak tanımlayan evrimci tezin yanlış olduğu, canlının günümüz kuşlarına çok benzediği artık bilim adamlarınca kabul görmektedir. Bu konudaki en önde gelen otoritelerden biri olan Kansas Üniversitesi profesörü Alan Feduccia'nın belirttiği gibi "Archaeopteryx'in çeşitli anatomik özelliklerini inceleyen yeni araştırmacıların pek çoğu, bu canlının daha önce hayal edilenden çok daha kuş-benzeri olduğunu göstermiştir." Archaeopteryx hakkında yürütülmüş olan Darwinist propaganda ise yanlıştır; yine Feduccia'ya göre "Archaeopteryx'in Theropod dinozorlara olan benzerliği çok büyük ölçüde abartılmıştır."33 Peki Archaeopteryx'in uçma beceresine sahip en eski kuş oluşunun, M. gui ile ilgili propagandaya uygulamaları nelerdir? Açıktır ki, kuşlar bundan 150 milyon yıl önce de zaten vardılar. Zaten uçuyorlardı. O halde, eğer evrimciler "kuşların atası" olarak bir takım adaylar öne sürmek istiyorlarsa, bunların 150 milyon yıldan da yaşlı olmaları gerekir.
Sözünü ettiğimiz gerçek, "dört kanatlı dino-kuş" furyasının son derece yüzeysel ve hatalı olduğunu göstermeye tek başına yeterlidir. Çünkü "kuşların ilkel atası" olarak gösterilmek istenen ve adına M. gui denen fosil 130 milyon yıl yaşındadır. Yani Archaeopteryx'ten 20 milyon yıl daha gençtir. Kuşkusuz, bir fosilin, kendisinden 20 milyon yıl önce zaten uçucu kuşlar var iken, "kuşların ilkel atası" olarak gösterilmesi, bir çocuğun büyükannesinden daha yaşlı olduğunu öne sürmeye benzer ki, bunu savunmak tümüyle saçmadır.

2. Microraptor, anatomik olarak dinozorlara benzemektedir. Parmak sıraları da bu benzerlikle uyumludur. Microraptor'dan evrimleştiği öne sürülen kuşların parmak sıraları ise dinozorlarınkinden önemli derecede farklıdır. Parmak sırasındaki bu farklılığın ata-torun ilişkisi çerçevesinde açıklanması mümkün değildir ve bu durum M. gui'nin, kuşların atası olduğu tezine çok ağır bir darbe vurmuştur.
Evrimcilerce "Dört Kanatlı Kuş" olarak propagandası yapılan M. gui'nin dinozor olduğunu anlamak için elimizde birçok delil vardır. M. gui'nin elindeki parmak sıraları, kuşlardaki gibi 2-3-4 diziliminde değil, 1-2-3 dizilimindedir ve arka ayaklarında, Dromaeosaur'ların (144 milyon ila 66.4 milyon yıl önce yaşamış küçük ve orta boylu etçil dinozor grubu) karakteristik özelliği olan öldürücü pençe mevcuttur.34 Böyle farklı parmak sıralarına sahip M. gui ile kuşlar arasında ata-soy ilişkisi kurmak evrimci bir bakış açısından bile mümkün değildir.
Dr. Alan Feduccia, kuşların dinozorlardan evrimleştiği tezine şiddetle karşıdır. Feduccia parmak sırasındaki farklılıkla ilgili olarak şunları söylemiştir:
"Bu [parmak sırasındaki farklılık ] dinozorların modern kuşların atası olduğunu iddia edenler için yeni bir problem oluşturuyor. Örneğin iki, üç ve dört parmaklı bir kuş eli nasıl olur da yalnız bir, iki ve üç parmaklı bir dinozor eline evrimleşir? Bu neredeyse imkansızdır." 35
Kuşlar ile dinozorlar arasındaki anatomik farklılıklar parmak sırası ile sınırlı değildir. Genel olarak, kuşların anatomisi, ataları olduğu öne sürülen dinozorlardan -dolayısıyla M. gui'den- derin farklılıklarla ayrılmaktadır. Öyle ki, Dr. Alan Feduccia, bu farklılıklara dikkat çekerek kuşların dinozorlardan evrimleştiği teorisini yüzyılın utancı olarak tanımlamaktadır:
"25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum. Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi, paleontoloji alanında 20. yüzyılın en büyük utancı olacaktır."36

3. M. gui ile ilgili bilimsel gelişmeler, bu canlının havada süzülme kapasitesinin önceden tahmin edilen şekilde olmayabileceğini göstermiştir.
M. gui'nin Nature'da tanımlanmasından kısa bir süre sonra, bu canlıyla ilgili senaryoya bilim dünyasından itirazlar yükselmeye başlamıştır. M. gui, başlangıçta yaygın bir medya propagandasıyla uçucu bir canlı olarak tanıtılmışsa da, birçok bilim adamı daha sonradan bu canlının aslında uçamayacağı yönünde yorumlar yapmıştır. M. gui'nin bu son yorumlar karşısındaki düşüşü National Geographic dergisinde şöyle özetlenmektedir:
"Ancak bilim adamları M.gui’nin havalanacak kadar hızlı koştuğunu düşünmüyor. Ayrıca nasıl bir engelli koşucu uzun etek giyip koşmaya kalkarsa tökezler, ayak tüyleri M. gui’yi de aynı şekilde tökezletmiş olabilir. Bilim adamlarına göre bu bol tüyler belki de uçan sincaplarda olduğu gibi paraşüt etkisi yaratıyordu.
Başka bilim adamları bu yeni fosilden tam olarak ne sonuçlar çıkarmaları gerektiğini bilmiyor, ancak bu hayvanların ağaçtan ağaca süzülürken uçmaya başladığı varsayımına da itiraz ediyorlar: Daha kolayı varken kanatlarınızı çırpıp niye enerji harcayacaksınız ki? Ayrıca bazı araştırmacılar M.gui'nin ayak tüylerinin süzülerek bile olsa uçmaya elverişli olmadığını öne sürüyor."37
Evrimcilerin bu konu ile ilgili olarak karşı karşıya kaldıkları zorluk, bu canlıyı hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir evrim senaryosuna dahil etmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar, bu ve bunun gibi konularda zorluklar yaşamaya devam edeceklerdir çünkü tüm diğer canlılarda olduğu gibi, M. gui de evrimleşmemiş, tüm üstün özellikleri ile bir anda yaratılmıştır.
Kısaca özetleyecek olursak, bu itirazların bilimsel gerekçeleri şu şekildedir:

a) Kuşların pelvis kemiği, M. gui'nin havada süzüldüğü varsayımını reddetmektedir.
Evrimcilerin bu canlıyı uçuşun sözde evrimiyle ilişkilendirmesinin görünürdeki nedeni ön ve arka bacaklarında sahip olduğu tüylerdir. Bazı evrimciler bunun, ağaçlarda yaşayan ve ön ve arka bacaklarını yanlara açarak ağaçtan ağaca süzülebilen bir canlı olduğunu öne sürmektedir. M. gui'nin medyada yayınlanan rekonstrüksiyon resminde arka bacakların yanlara açık olduğu ve yere yatay şekilde durduğu görülmektedir. Oysa M. gui'nin arka ayaklarının yanlara açılabileceğini düşünmenin bir temeli yoktur. Kuşlarda arka ayakların yanlara doğru 180o açılması pelvis kemiğinin anatomisi yüzünden imkansızdır.

b) M. gui'nin bacaklarında olduğu varsayılan tüylerin bacağa bağlı olup olmadığı tartışmalıdır. Dahası bunlar kuş uçuşunu engelleyici niteliktedir ve bu yüzden kuşların uçuşunun sözde evrimsel kökenini destekleyebilecek bir kanıt oluşturmamaktadır.
Berkeley'deki California Üniversitesi Paleontoloji Müzesi Başkanı Kevin Padian, Bioscience dergisinin Mayıs 2003 sayısında yayınlanan bir makalesinde M. gui'nin uçuşun kökenine delil oluşturduğu tezine karşı çıkmış ve M. gui'nin anatomisinin bu senaryoya oluşturduğu engelleri sıralamıştır.38
Birincisi, Padian M. gui'de bulunduğu iddia edilen arka bacak tüylerinin bacağa gerçekten bağlantılı olup olmadığı konusunda ikna olmadığını belirtmektedir[**]. İkincisi, bunlar bacağa bağlantılı olsa bile, M. gui'nin iddia edilen süzülme hareketinin kuşlardaki güçlü kanat uçuşuna evrimleşmiş olabileceğine delil gösterilebilecek hiçbir dayanak yoktur. Kuşlar uçuş sırasında arka ayaklarını kullanmamakta ve bunları, tekerleklerini çeken bir uçak gibi, geriye uzatıp sabit tutmaktadırlar. M. gui'nin bacak tüyleri ise bunu imkansız hale getirmektedir. Nitekim Padian, "bacak tüylerinin daha gelişmiş kuşların kullandıkları uçuşun evrimiyle gösterilebilir hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır" yorumunu yapmaktadır.
Nature dergisinin editörü ve aynı zamanda bir paleontolog olan Henry Gee ise, "Dört kanat, süzülmek için mükemmel bir tertiptir ama kuvvetli, çırpmalı uçuş için değil" diyerek M. gui'nin süzülme hareketiyle kuş uçuşunun ilgili olduğu iddiasına katılmadığını ifade etmektedir.39

Sonuç:
Evrimcilerin M. Gui'ye dayandırdıkları, dört kanatlı kuş propagandaları, bilimsel dayanaktan yoksun, hayali varsayımlardan ibarettir. Darwinistlerin kuşların evrimi iddiasını bilimsel bir gerçek olarak savunmalarının temelinde bilimsel gerçekler değil, evrime olan körü körüne bağlılıkları yatmaktadır.
Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? (Araf Suresi, 191)

(*)225 milyon yıl yaşındaki Protoavis adı verilen bir fosilin "en eski kuş" olduğu yönünde bir iddia var olsa da, bu yaygın kabul gören bir tez değildir.
(**)Çin'de ortaya çıkarılan dinozor fosillerinin sahip olduğu yapılar, evrimcilerce tüy olarak yorumlanmakta ve kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiasına kanıt olarak sunulmaktadır. Halbuki son bir çalışma, ölü bir canlının kas liflerinin deforme olarak fosilleşmesiyle tüye son derece benzeyen bir görünüm ortaya koyabileceğini göstermiş, böylelikle evrimcilerin "tüylü dinozor" yorumunu karanlığa sürüklemiştir.









KUŞLARIN EVRİMİ İDDİASI NEDEn ÇIKMAZDADIR?

Evrim­ci­ler kuş­la­rın sü­rün­gen­ler­den tü­re­di­ği id­di­asın­da­dır­lar. Ama bu id­dia­nın hiç­bir ka­nı­tı yok­tur. Ak­si­ne, böy­le bir de­ği­şi­min im­kan­sız ol­du­ğu­nu gös­te­ren pek çok ka­nıt var­dır. Ör­ne­ğin ka­ra can­lı­sı olan sü­rün­gen­le­rin na­sıl olup da uç­ma­ya baş­la­dık­la­rı so­ru­su ev­rim te­ori­si için ce­vap­sız­dır ve ni­te­kim bu, ev­rim­ci­ler ara­sın­da da çe­şit­li spe­kü­las­yon­la­ra ne­den ol­muş bir ko­nu­dur. Bu ko­nu­da baş­lı­ca iki teo­ri var­dır.
İlk teo­ri, kuş­la­rın ata­la­rı­nın ağaç­lar­dan ağaç­la­ra sü­zü­len ka­ra can­lı­la­rın­dan za­man için­de ev­rim­leş­tik­le­ri­ni, ya­ni ağaç­lar­dan ye­re in­dik­le­ri­ni [ar­bo­re­al (ağaç­la il­gi­li) teo­ri]; di­ğer teo­ri ise ka­ra­dan ha­va­ya yük­se­le­rek ev­rim­leş­tik­le­ri­ni sa­vu­nur [cur­so­ri­al (koş­may­la il­gi­li) teo­ri]. İkin­ci te­ori­ye gö­re, av­la­mak is­te­dik­le­ri si­nek­le­rin pe­şin­den ko­şan ve bu sı­ra­da ön kol­la­rı­nı, av­la­rı­nı ya­ka­la­mak üze­re sık­ça sa­vu­ran ka­ra can­lı­la­rı­nın kol­la­rı za­man­la ka­nat­la­ra dö­nüş­müş ve bu can­lı­lar her na­sıl­sa ka­nat­la­na­rak kuş olup uç­muş­tur! Bu id­di­ala­ra gö­re bir ka­ra can­lı­sın­da, hem son de­re­ce komp­leks bir ya­pı olan ka­nat te­sa­dü­fen mey­da­na gel­miş, hem de bu can­lı, son de­re­ce fark­lı bir ana­to­mik ya­pı­ya sa­hip olan uçu­cu bir ku­şa dö­nüş­müş­tür.
Kuş­ku­suz ki, her iki teo­ri de ta­ma­men spe­kü­la­tif te­mel­le­re da­yan­mak­ta­dır. Te­ori­le­rin iki­si de hem son de­re­ce man­tık­sız­dır hem de bi­lim­sel ka­nıt­tan yok­sun­dur. Üs­te­lik bu­ra­da, ev­rim­ci­le­rin gör­mez­den gel­dik­le­ri, ka­sıt­lı ola­rak ih­mal et­tik­le­ri önem­li bir nok­ta var­dır. Cur­so­ri­al te­ori­ye gö­re ka­ra can­lı­la­rı­nın pe­şin­den koş­tuk­la­rı­nı id­di­a et­tik­le­ri si­nek, za­ten uç­mak­ta­dır. Bu can­lı, sa­ni­ye­de 500 ke­re çar­pan ka­nat­la­rıy­la, ola­ğa­nüs­tü den­ge sis­te­mi ve ku­sur­suz uçuş tek­ni­ğiy­le mü­kem­mel bir ya­ra­tı­lış ha­ri­ka­sı­dır. An­cak bü­tün bun­la­ra rağ­men ev­rim­ci­ler yi­ne de uç­ma­yı bir şe­kil­de ba­şar­mış bir ka­ra can­lı­sı­nın ol­du­ğu­nu "var­sa­yar­lar". Ya­le Üni­ver­si­te­si Je­olo­ji Kür­sü­sü pro­fe­sö­rü John Os­trom, ev­rim­ci­le­rin bu ko­nu­da­ki ha­ya­li yak­la­şım­la­rı­nı şöy­le açık­lar:
"Her­han­gi bir pro-avis'e (uçuş ön­ce­si can­lı­ya) ait hiç­bir fo­sil ka­nı­tı yok­tur. O ta­ma­men ku­ram­sal bir kuş ön­cü­lü­dür... Böy­le bir can­lı­nın ya­şa­mış ol­ma­sı ge­rek­mek­te­dir".40
Böy­le bir can­lı­nın, an­cak ev­rim­ci­le­rin bek­len­ti­le­ri­ne gö­re ya­şa­mış ol­ma­sı ge­rek­mek­te­dir. Ama ger­çek­te bu, ya­şan­ma­mış bir ev­rim sü­re­ci ile ilgili uydurulmuş ha­yal ürü­nü bir can­lı­dır.
Med­ya­da in­san­la­ra ak­ta­rı­lan kuş­la­rın ev­ri­mi se­nar­yo­la­rı, bi­lim­sel bir bul­gu­ya de­ğil, ev­ri­mi bir dog­ma ola­rak be­nim­se­yen ve te­ori­ye fel­se­fi ne­den­ler­le bağ­lı­lık­la­rı­nı sür­dü­ren araş­tır­ma­cı­la­rın ön­yar­gı­la­rı­na da­ya­nır. Asıl dik­kat çe­ki­ci olan nok­ta ise, bi­li­min bul­gu­la­rı­nın ger­çek­te bu Dar­wi­nist id­di­ala­rı ke­sin bir şe­kil­de red­de­di­yor ol­ma­sı­dır. Kuş­lar­da­ki öz­gün ya­pı­lar, or­ta­ya koy­duk­la­rı "in­dir­ge­ne­mez komp­leks­lik" özel­li­ğiy­le ev­ri­mi ya­lan­la­mak­ta, kuş­la­rı Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı ger­çe­ği­ni doğ­ru­la­mak­ta­dır. Şim­di kuş­lar­da­ki ya­pı­la­rı da­ha ya­kın­dan in­ce­le­ye­lim:

Kuş Ak­ci­ğe­ri­nin İn­dir­ge­ne­mez Komp­leks Ya­pı­sı
Di­no­zor­lar sü­rün­gen­ler fa­mil­ya­sın­dan­dır­lar. Kuş­lar­la sü­rün­gen­ler fa­mil­ya­sı in­ce­len­di­ğin­de bir­bir­le­rin­den çok fark­lı bir fiz­yo­lo­ji­ye sa­hip ol­duk­la­rı gö­rü­lür. Ön­ce­lik­le kuş­lar sı­cak­kan­lı ol­duk­la­rı hal­de sü­rün­gen­ler so­ğuk­kan­lı­dır. So­ğuk­kan­lı sü­rün­gen­le­rin me­ta­bo­liz­ma­la­rı ya­vaş iş­ler. Kuş­lar ise uç­ma gi­bi yo­ru­cu bir ha­re­ket için çok faz­la ener­ji tü­ke­tir­ler. Me­ta­bo­liz­ma­la­rı sü­rün­gen­le­rin­kin­den çok da­ha hız­lı­dır. Kuş­lar­da hüc­re­le­re ok­si­je­nin ile­til­me­si çok ça­buk ger­çek­leş­me­li­dir. Bu­nun için özel bir so­lu­num sis­te­miy­le do­na­tıl­mış­lar­dır. Ak­ci­ğer­ler­de ha­va tek yön­de iler­le­ye­rek or­ga­niz­ma­nın ok­si­jen ka­za­nı­mı­nı ge­cik­tir­mez. Sü­rün­gen­ler­de ise alı­nan ha­va ay­nı ka­nal­lar­dan tek­rar ge­ri gön­de­ril­me­li­dir. Tek yön­lü ha­va ka­na­lı sa­de­ce kuş ak­ci­ğe­rin­de bu­lu­nan, öz­gün bir ya­pı­dır. Böy­le komp­leks bir ya­pı­nın aşa­ma­lar­la or­ta­ya çık­ma­sı müm­kün de­ğil­dir. Çün­kü can­lı­nın ha­yat­ta kal­ma­sı için söz ko­nu­su tek yön­lü ha­va ka­na­lı sis­te­mi ve ak­ci­ğer­ler ku­sur­suz bir şe­kil­de ve her an var ol­ma­lı­dır. Dar­wi­nizm'e ge­tir­di­ği eleş­ti­ri­ler­le ta­nı­nan mo­le­kü­ler bi­yo­log Mic­ha­el Den­ton bu ko­nu­da şun­la­rı söy­le­mek­te­dir:
"Böy­le öz­gün bir so­lu­num sis­te­mi­nin ev­ri­mi­nin, omur­ga­lı­lar­da­ki stan­dart ta­sa­rım­dan aşa­ma­lar­la ve bel­li bir yön ol­mak­sı­zın na­sıl ger­çek­leş­miş ola­bi­le­ce­ği­ni zi­hin­de can­lan­dır­mak; özel­lik­le so­lu­nu­mun or­ga­niz­ma­nın ha­yat­ta kal­ma­sın­da üst­len­di­ği kri­tik rol gö­zö­nü­ne alın­dı­ğın­da, çok zor­dur."41

1. Kuş Ak­ci­ğe­ri­nin Öz­gün Ya­pı­sı Ev­ri­mi Ya­lan­lı­yor
Sü­rün­gen-kuş ev­ri­mi se­nar­yo­su­nu im­kan­sız kı­lan çok önem­li bir nok­ta, kuş ak­ci­ğe­ri­nin ev­rim­le açık­la­na­ma­yan öz­gün ya­pı­sı­dır.
Ka­ra can­lı­la­rı­nın ak­ci­ğer­le­ri "çift yön­lü" bir ya­pı­ya sa­hip­tir: Ne­fes al­ma sı­ra­sın­da, ha­va ak­ci­ğer­de­ki dal­lan­mış ka­nal­lar bo­yun­ca iler­ler ve kü­çük ha­va ke­se­cik­le­rin­de son bu­lur. Ok­si­jen-kar­bon­di­ok­sit alış­ve­ri­şi bu­ra­da ger­çek­leş­ti­ri­lir. An­cak da­ha son­ra, kul­la­nıl­mış olan bu ha­va, tam ters yön­de ha­re­ket eder ve gel­di­ği yo­lu iz­le­ye­rek ak­ci­ğer­den çı­kar, ana bronş yo­luy­la da dı­şa­rı atı­lır.
Kuş­lar­da ise ha­va ak­ci­ğer ka­na­lı bo­yun­ca "tek yön­lü" ha­re­ket eder. Ak­ci­ğer­le­rin gi­riş ve çı­kış ka­nal­la­rı bir­bir­le­rin­den fark­lı­dır ve bu ka­nal­lar bo­yun­ca uza­nan özel ha­va ke­se­cik­le­ri sa­ye­sin­de ha­va dai­mi ola­rak ak­ci­ğer için­de tek yön­lü ola­rak akar. Bu sa­ye­de kuş, ha­va­da­ki ok­si­je­ni ke­sin­ti­siz ola­rak ala­bi­lir. Böy­le­ce ku­şun yük­sek ener­ji ih­ti­ya­cı kar­şı­lan­mış olur. "Avi­en ak­ci­ğer" ola­rak bi­li­nen bu özel so­lu­num sis­te­mi, ko­nu­nun uz­man­la­rın­dan H. R. Dunc­ker ta­ra­fın­dan şöy­le an­la­tıl­mak­ta­dır:
"Kuş­lar­da ana bronş, ak­ci­ğer do­ku­su­nu oluş­tu­ran tüp­le­re ay­rı­lır. "Pa­rab­ronş" ola­rak ad­lan­dı­rı­lan bu tüp­ler so­nun­da tek­rar bir­le­şe­rek, ha­va­nın ak­ci­ğer­ler bo­yun­ca tek bir yön­de de­vam­lı akı­mı­nı sağ­la­ya­cak sis­te­mi mey­da­na ge­ti­rir­ler... Kuş­lar­da­ki ak­ci­ğer­le­rin ya­pı­sı ve ge­nel so­lu­num sis­te­mi­nin ça­lış­ma­sı tü­müy­le ken­di­ne öz­gü­dür. Kuş­lar­da­ki bu "avi­en" sis­te­mi baş­ka hiç­bir omur­ga­lı ak­ci­ğe­rin­de bu­lun­maz. Bu sis­tem bü­tün kuş tür­le­rin­de ay­nı­dır".42
Önem­li olan, çift yön­lü ha­va akı­şı­na sa­hip olan sü­rün­gen ak­ci­ğe­ri­nin, tek yön­lü ha­va akı­şı­na sa­hip olan kuş ak­ci­ğe­ri­ne ev­rim­leş­me­si­nin im­kan­sız olu­şu­dur. Çün­kü bu iki ak­ci­ğer ya­pı­sı­nın ara­sın­da ka­la­cak bir "ge­çiş" mo­de­li müm­kün de­ğil­dir. Bir can­lı ya­şa­mak için dai­ma ne­fes al­mak zo­run­da­dır ve ak­ci­ğer ya­pı­sı­nı baş­tan aşa­ğı de­ğiş­ti­re­cek bir ya­pı de­ği­şik­li­ği mut­lak ölüm­le so­nuç­la­na­cak­tır. Kal­dı ki bu de­ği­şik­lik ev­ri­me gö­re mil­yon­lar­ca yıl için­de ka­de­me ka­de­me ger­çek­leş­me­li­dir, oy­sa ak­ci­ğe­ri ça­lış­ma­yan bir can­lı bir­kaç da­ki­ka­dan faz­la ya­şa­ya­maz.
Avus­tral­ya'da­ki Ote­ga Üni­ver­si­te­si'nden mo­le­kü­ler bi­yo­log Mic­ha­el Den­ton, kuş ak­ci­ğe­ri­nin kö­ke­ni­ne ev­rim­ci bir açık­la­ma ge­tir­me­nin im­kan­sız­lı­ğı­nı şöy­le be­lir­tir:
"Böy­le ta­ma­men de­ği­şik bir so­lu­num sis­te­mi­nin, azar azar kü­çük de­ği­şik­lik­ler­le stan­dart omur­ga­lı di­zay­nın­dan ev­rim­leş­miş ol­du­ğu id­dia­sı, dü­şü­nül­me­den or­ta­ya atıl­mış bir tez­dir. So­lu­num fa­ali­ye­ti­nin bu ev­rim sü­re­sin­ce hiç ak­sa­ma­dan ko­run­ma­sı, or­ga­niz­ma­nın ha­ya­tı­nı sür­dür­me­si için ge­rek­li­dir. En kü­çük bir ek­sik fonk­si­yon ölüm­le so­nuç­la­na­cak­tır. Kuş ak­ci­ğe­ri de, için­de dal­lan­mış olan pa­rab­ronş­lar ve bu pa­rab­ronş­la­ra ha­va sağ­lan­ma­sı­nı ga­ran­ti eden ha­va ke­se­si sis­te­mi ile bir­lik­te en üst dü­zey­de ge­liş­miş ola­na ka­dar ve be­ra­ber­ce, iç içe geç­miş mü­kem­mel bir şe­kil­de iş­le­vi­ni ya­pa­na ka­dar, bir so­lu­num or­ga­nı ola­rak gö­rev ya­pa­maz".43
Kı­sa­ca­sı, ka­ra ti­pi ak­ci­ğer­den ha­va ti­pi ak­ci­ğe­re ge­çiş, ara ge­çiş saf­ha­sın­da bu­lu­nan bir ak­ci­ğe­rin hiç­bir iş­lev­sel­li­ği­nin ol­ma­ma­sı ne­de­niy­le müm­kün de­ğil­dir.
Bu ko­nu­da be­lir­til­me­si ge­re­ken ikin­ci nok­ta, sü­rün­gen­le­rin di­yaf­ram­lı, kuş­la­rın ise di­yaf­ram­sız bir so­lu­num sis­te­mi­ne sa­hip ol­ma­la­rı­dır. Bu fark­lı ya­pı da yi­ne iki ak­ci­ğer ti­pi ara­sın­da ger­çek­le­şe­cek bir ev­ri­mi im­kan­sız kı­lar. So­lu­num­sal fiz­yo­lo­ji ala­nın­da oto­ri­te sa­yı­lan John Ru­ben, bu ko­nu­da şu yo­ru­mu ya­par:
"The­ro­pod bir di­no­zo­run kuş­la­ra ev­rim­leş­me­si, di­yaf­ra­mın­da cid­di bir han­di­kap oluş­ma­sı­nı ge­rek­ti­re­cek­tir, ama bu du­rum can­lı­nın ne­fes al­ma ye­te­ne­ği­ni çok kri­tik bir bi­çim­de sı­nır­la­ya­cak­tır... Bu­na ne­den ola­bi­le­cek bir mu­tas­yo­nun se­lek­tif bir avan­taj sağ­la­ma­sı im­kan­sız gö­zük­mek­te­dir". 44
Kuş ak­ci­ğe­ri­nin ev­ri­me mey­dan oku­yan bir di­ğer özel­li­ği, hiç­bir za­man ha­va­sız kal­ma­yan ve kal­dı­ğın­da "çök­me" teh­li­ke­siy­le kar­şı­la­şan il­ginç ya­pı­sı­dır. Mic­ha­el Den­ton, bu ko­nu­yu da şöy­le açık­lar:
"Bu den­li fark­lı bir so­lu­num sis­te­mi­nin, stan­dart omur­ga­lı di­zay­nın­dan ev­rim­leş­miş ola­bi­le­ce­ği­ni dü­şün­mek ne­re­dey­se im­kan­sız­dır. Özel­lik­le de so­lu­num sis­te­mi­nin ça­lı­şır hal­de ko­run­ma­sı­nın bir or­ga­niz­ma­nın ya­şa­mı için ne ka­dar zo­run­lu ol­du­ğu dü­şü­nül­dü­ğün­de. Da­ha­sı, avi­en ak­ci­ğe­ri­nin ken­di­ne öz­gü form ve fonk­si­yo­nu, da­ha bir çok özel­leş­miş adap­tas­yo­nu ge­rek­ti­re­cek­tir... Çün­kü ön­ce­lik­le, avi­en ak­ci­ğe­ri vü­cut du­var­la­rı­na sı­kı­ca tut­tu­rul­muş­tur ve ha­cim ola­rak ge­niş­le­me­si müm­kün de­ğil­dir. Öte yan­dan, ak­ci­ğer­de­ki ha­va tüp­le­ri­nin çok dar ya­rı­çap­la­rı ve bun­la­rın için­de­ki her­han­gi bir sı­vı­nın yük­sek yü­zey ge­ri­li­mi ne­de­niy­le, avi­en ak­ci­ğe­ri, di­ğer omur­ga­lı­la­rın ak­si­ne, ken­di için­de çök­müş bir du­rum­dan alı­nıp ye­ni­den ha­vay­la dol­du­ru­la­maz... (Bu yüz­den) Kuş­lar­da, ak­ci­ğe­rin için­de­ki ha­va ke­se­cik­le­ri, di­ğer omur­ga­lı­la­rın ak­si­ne, hiç­bir za­man bo­şal­tıl­maz. Ak­si­ne ci­ğer­ler ilk ge­liş­me­ye baş­la­dık­la­rı an­dan iti­ba­ren dai­ma ya sı­vıy­la (em­bri­yo aşa­ma­sın­da) ya da ha­vay­la do­lu­dur­lar."45
Ya­ni, kuş­la­rın ak­ci­ğer ka­nal­la­rı o ka­dar dar­dır ki, bu ak­ci­ğe­rin için­de­ki ha­va ke­se­cik­le­ri di­ğer ka­ra can­lı­la­rı­nın ci­ğer­le­ri gi­bi ha­vay­la do­lup bo­şa­la­maz. Eğer kuş ak­ci­ğe­ri bir kez tam ola­rak bo­şal­sa, kuş bir da­ha ci­ğer­le­ri­ne ha­va çe­ke­me­ye­cek ya da en azın­dan bu­nu yap­mak­ta çok bü­yük bir zor­luk çe­ke­cek­tir. Bu yüz­den ak­ci­ğe­rin et­ra­fı­na yer­leş­ti­ril­miş olan ha­va ke­se­cik­le­ri sü­rek­li bir ha­va akı­şı sağ­lar ve ci­ğer­le­ri ha­va­sız ka­lıp sön­mek­ten ko­rur.
El­bet­te ki, sü­rün­gen­le­rin ve di­ğer omur­ga­lı­la­rın ak­ci­ğer­le­rin­den ta­ma­men fark­lı olan ve ola­ğa­nüs­tü de­re­ce­de has­sas den­ge­le­re da­ya­nan bu sis­tem, ev­ri­min id­di­a et­ti­ği gi­bi bi­linç­siz mu­tas­yon­lar­la, ka­de­me ka­de­me ge­liş­miş ola­maz. Den­ton, kuş ak­ci­ğe­ri­nin bu ya­pı­sı­nın Dar­wi­nizm'i ge­çer­siz kıl­dı­ğı­nı şöy­le ifa­de et­mek­te­dir:
"Kuş ak­ci­ğe­ri, biz­le­ri, Dar­win'in 'eğer bir­bi­ri­ni ta­kip eden çok sa­yı­da kü­çük de­ği­şik­lik­le komp­leks bir or­ga­nın oluş­ma­sı­nın im­kan­sız ol­du­ğu gös­te­ril­se, teo­rim ke­sin­lik­le yı­kıl­mış ola­cak­tır' şek­lin­de­ki mey­dan oku­yu­şu­na ce­vap ver­me­ye gö­tür­mek­te­dir".46
Kuş ak­ci­ğe­ri­nin öz­gün ya­pı­sı bi­ze çok önem­li bir­şe­yin de ha­tır­la­tı­cı­sı­dır. Ev­rim te­ori­si, ger­çek­ler­le ta­ban ta­ba­na zıt bir dog­ma­dır. Kuş­la­rın kö­ke­niy­le il­gi­li id­di­ala­rı­nın ne ka­dar ha­ya­li ol­du­ğu or­ta­da­dır. Ev­rim­ci­ler, te­ori­le­ri­ni des­tek­le­ye­bi­le­cek hiç­bir fo­sil kay­dı ol­ma­dı­ğı hal­de, kuş­la­rın ağaç­lar­dan ağaç­la­ra at­la­yan ka­ra can­lı­la­rı­nı ya da av­la­ya­cak­la­rı si­nek­le­rin pe­şin­den ko­şar­ken sa­vur­duk­la­rı ön­kol­la­rı ka­nat­la­ra dö­nü­şe­rek kuş olup uçan di­no­zor­la­rın hi­ka­ye­le­ri­ni an­lat­mak­ta­dır­lar. Dar­win'den bu ya­na ge­çen yak­la­şık 150 yıl bo­yun­ca kuş ev­ri­mi­ni des­tek­le­ye­bi­le­cek tek bir ka­nıt bu­lu­na­ma­mış­tır. Gü­nü­müz­de Dar­wi­nist­ler­ce des­tek­len­me­ye de­vam edi­len kuş­la­rın ev­ri­mi te­ori­le­ri sa­de­ce bi­rer ha­yal­den iba­ret­tir. Mo­dern bi­lim ise, kuş­la­rın ev­rim­le or­ta­ya çık­ma­sı müm­kün ol­ma­yan ya­pı­la­ra sa­hip ol­duk­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir.
Kuş­la­rın ev­ri­mi te­ori­le­ri bi­rer HA­YAL, kuş ak­ci­ğe­rin­de­ki in­dir­ge­ne­mez komp­leks­lik bir GER­ÇEK­tir ve bu can­lı­la­rı Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı­nı ka­nıt­la­mak­ta­dır. El­bet­te ki on yıl­la­rı­nı bi­li­me ada­mış uz­man­la­rın ger­çe­ği bı­ra­kıp da ha­yal­le­rin pe­şin­de koş­ma­yı sür­dür­me­le­ri­nin se­be­bi Bİ­LİM­SEL de­ğil, PSi­KO­LO­JİK­tir, İDE­O­LO­JİK­tir.
Kı­sa­ca­sı kuş­la­rın ev­ri­miy­le il­gi­li med­ya­da gör­dü­ğü­nüz tüm id­di­a ve ha­ber­ler, bi­lim­sel doğ­ru­la­ra de­ğil, fel­se­fi ne­den­ler­le ayak­ta tu­tu­lan bir dün­ya gö­rü­şü­ne, Dar­wi­nizm'e ze­min sağ­la­ma ça­ba­la­rı­na da­yan­mak­ta­dır. An­cak böy­le­si­ne sah­te bir te­ori­ye ze­min sağ­la­mak için her ne ça­ba gös­te­ri­lir­se gös­te­ril­sin, kuş­la­rın ev­ri­mi pro­pa­gan­da­sı bi­lim­sel ola­rak ge­çer­siz­dir.
Al­lah bu ger­çe­ği bir aye­tin­de şu şe­kil­de ha­ber ver­miş­tir:

On­lar, üst­le­rin­de di­zi di­zi ka­nat açıp ka­pa­ya­rak uçan kuş­la­rı gör­mü­yor­lar mı? On­la­rı Rah­man (olan Al­lah')tan baş­ka­sı (boş­luk­ta) tut­mu­yor. Şüp­he­siz O, her­şe­yi hak­kıy­la gö­ren­dir. (Mülk Su­re­si, 19)


2. Kuş Ka­na­dı­nın İn­dir­ge­ne­mez Komp­leks Ya­pı­sı
Uçu­şun ha­ya­li ev­ri­mi­ni ka­bul et­mek, bel­li aşa­ma­lar­da ka­nat­la­rın "il­kel" ve do­la­yı­sıy­la ye­ter­siz ol­du­ğu­nu ka­bul et­me­yi ge­rek­ti­rir. An­cak "ye­ter­siz bir ka­nat" çok az da ol­sa uç­mak için bi­le ye­ter­li de­ğil­dir. Uçu­şun ger­çek­le­şe­bil­me­si için, can­lı­da ka­nat­la­rın ek­sik­siz ve ku­sur­suz ola­rak bu­lun­ma­sı ge­re­kir. Bu du­ru­mu ev­rim­ci bi­yo­log En­gin Ko­rur şöy­le iti­raf et­mek­te­dir:
"Göz­le­rin ve ka­nat­la­rın or­tak özel­li­ği an­cak bü­tü­nüy­le ge­liş­miş bu­lun­duk­la­rı tak­dir­de va­zi­fe­le­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­re­bil­me­le­ri­dir. Baş­ka bir de­yiş­le, ek­sik göz­le gö­rül­mez, ya­rım ka­nat­la uçul­maz. Bu or­gan­la­rın na­sıl oluş­tu­ğu, do­ğa­nın he­nüz iyi ay­dın­lan­ma­mış sır­la­rın­dan bi­ri­si ola­rak kal­mış­tır."47
Bir pa­le­on­to­log olan ve fo­sil ka­yıt­la­rı­nın Dar­win­ci ka­de­me­li ev­rim mo­de­li­ni açık­ça ya­lan­la­dı­ğı­nı gös­te­ren Step­hen J. Go­uld ise kuş­la­rın ka­nat­la­rı­nın ya­vaş ya­vaş ge­liş­miş ola­ma­ya­ca­ğı­nı şu söz­ler­le ifa­de eder:
"An­cak eğer ev­rim, her bi­ri do­ğal se­lek­si­yon­la se­çi­len ara ge­çiş­ler­den olu­şan uzun bir se­ri­yi ka­tet­mek zo­run­day­sa, böy­le de­tay­lı ya­pı­la­rı na­sıl el­de ede­bi­lir­si­niz? % 2 ka­nat­la uça­maz­sı­nız… Di­ğer bir de­yiş­le, do­ğal se­lek­si­yon an­cak çok de­tay­lı form­lar­da kul­la­nı­la­bi­len böy­le ya­pı­la­rın baş­lan­gıç aşa­ma­la­rı­nı na­sıl açık­la­ya­bi­lir?"48
Ko­rur ve Go­uld, ka­nat­la­rın ka­de­me­li ge­li­şi­mi mo­de­li­nin aç­maz­la­rı ko­nu­sun­da ga­yet hak­lı­dır. An­cak bu­ra­da vur­gu­lan­ma­sı ge­re­ken çok önem­li bir nok­ta da­ha var­dır. Ev­rim te­ori­si­nin id­di­ala­rı­na gö­re bir özel­li­ğin se­çil­me­si için o özel­li­ğin fonk­si­yo­nel ol­ma­sı ge­re­kir. En önem­li­si, rast­lan­tı­sal de­ği­şim­le­rin aşa­ma aşa­ma ge­liş­me­si sü­re­cin­de can­lı­nın ya­şa­mı­nı sür­dü­re­bi­len "fonk­si­yo­nel bir bü­tün" ol­ma­sı şart­tır.
Ame­ri­can Zoo­logy der­gi­sin­de ya­yın­la­nan bir ma­ka­le­sin­de, bi­yo­lo­ji pro­fe­sö­rü ve ay­nı za­man­da bir kuş­bi­lim­ci olan Wal­ter. J. Bock bu ko­nu­da şun­la­rı ya­zar:
"…ev­rim­sel bir se­ri­de or­ga­niz­ma­lar, bu se­ri­nin her bir aşa­ma­sın­da bel­li çev­re­ler­den [çev­re şart­la­rın­dan] do­ğan se­çi­lim­sel ih­ti­yaç­lar­la ba­şa­rı­lı bir şe­kil­de et­ki­le­şim için­de olan fonk­si­yo­nel bü­tün­ler ol­ma­lı­dır."49 (vur­gu bi­ze ait)
Bu­ra­da ka­nat­la­rın ev­ri­mi id­di­ala­rıy­la il­gi­li çok önem­li bir çe­liş­ki or­ta­ya çık­mak­ta­dır. Çün­kü ön ayak­lar­da mey­da­na ge­le­cek mu­tas­yon­lar, can­lı­ya ça­lı­şır bir ka­nat ka­zan­dır­ma­dı­ğı gi­bi, onu ön ayak­la­rın­dan da mah­rum bı­ra­ka­cak­tır. Bu ise, bu can­lı­nın, di­ğer tür­deş­le­ri­ne gö­re da­ha de­za­van­taj­lı (ya­ni sa­kat) bir be­de­ne sa­hip ol­ma­sı an­la­mı­na ge­lir. El­bet­te ön ayak­la­rı fonk­si­yo­nel bir ayak ve­ya fonk­si­yo­nel bir ka­nat ola­rak işe ya­ra­ma­yan bir can­lı, av­cı­lar­dan ko­run­ma, av­lan­ma, eş­leş­me gi­bi ya­şam­sal fa­ali­yet­le­ri­ni es­ki­den ol­du­ğu gi­bi ra­hat bir şe­kil­de ye­ri­ne ge­ti­re­me­ye­cek, ka­zan­dı­ğı bu de­za­van­taj yü­zün­den ele­nip yok ola­cak­tır.

Kuş­la­rın Do­ğa Ta­ri­hi ve Arc­ha­eop­teryx
Kuş­la­rın ana­to­mi­le­rin­de­ki komp­leks­lik biz­le­re bu can­lı­la­rı Yü­ce Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı­nı gös­te­rir­ken, fo­sil ka­yıt­la­rı da bu ger­çe­ği des­tek­ler şe­kil­de can­lı­la­rın "ani­den or­ta­ya çık­tık­la­rı­nı" ka­nıt­la­mak­ta­dır.
Bi­li­nen en es­ki kuş fo­si­li, 150 mil­yon yıl ya­şın­da­ki Arc­ha­eop­teryx'tir. Bu can­lı, ku­sur­suz uçuş kas­la­rı ve uçu­şa uy­gun tüy­le­riy­le, uçu­cu bir kuş­tur. Da­ha ön­ce ya­şa­mış ya­rı sü­rün­gen-ya­rı kuş hiç­bir can­lı­nın fo­si­li­ne rast­lan­ma­mış­tır. Do­la­yı­sıy­la Arc­ha­eop­teryx'in ilk kuş ol­du­ğu­nu ve mo­dern kuş­lar ka­dar "uçu­cu" olan ya­pı­sıy­la ev­rim te­ori­si aley­hin­de bir de­lil ol­du­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz.
Yi­ne de ev­rim­ci­ler 19. yüz­yıl­dan bu ya­na Arc­ha­eop­teryx hak­kın­da spe­kü­las­yon yap­mak­ta­dır­lar. Ağ­zın­da diş­le­rin, ka­nat­la­rın­da pen­çe ben­ze­ri tır­nak­la­rın var ol­ma­sı ve uzun kuy­ru­ğu, fo­si­lin bu açı­lar­dan sü­rün­gen­le­re ben­ze­til­me­si­ne ne­den ol­muş­tur. Pek çok ev­rim­ci Arc­ha­eop­teryx'i "il­kel kuş" ola­rak ta­nım­la­mış, hat­ta bu can­lı­nın kuş­lar­dan çok sü­rün­gen­le­re ya­kın ol­du­ğu­nu id­di­a et­miş­tir.
An­cak bu ef­sa­ne­nin çok yü­zey­sel ol­du­ğu; can­lı­nın hiç de "il­kel kuş" ol­ma­dı­ğı; ak­si­ne is­ke­let ve tüy ya­pı­sı­nın uç­ma­ya son de­re­ce el­ve­riş­li ol­du­ğu; sü­rün­gen­le­re ben­ze­ti­len özel­lik­le­ri­nin ta­rih­te ya­şa­mış ve hat­ta gü­nü­müz­de ya­şa­yan di­ğer ba­zı kuş­lar­da da bu­lun­du­ğu za­man­la or­ta­ya çık­mış­tır. Arc­ha­eop­teryx hak­kın­da­ki ev­rim­ci spe­kü­las­yon­lar gü­nü­müz­de bü­yük öl­çü­de din­miş du­rum­da­dır. Dün­ya­nın ön­de ge­len or­ni­to­lo­ji (kuş bi­li­mi) uz­man­la­rın­dan bi­ri olan Ku­zey Ca­ro­li­na Üni­ver­si­te­si Bi­yo­lo­ji Bö­lü­mü pro­fe­sö­rü Alan Fe­duc­ci­a'nın be­lirt­ti­ği gi­bi "Arc­ha­eop­teryx'in çe­şit­li ana­to­mik özel­lik­le­ri üze­ri­ne ya­pı­lan ye­ni araş­tır­ma­la­rın pek ço­ğu, bu can­lı­nın da­ha ön­ce ha­yal edi­len­den çok da­ha kuş-ben­ze­ri bir can­lı ol­du­ğu­nu gös­ter­miş­tir". Arc­ha­eop­teryx hak­kın­da çi­zi­len "ya­rı sü­rün­gen can­lı" por­tre­si­nin ise yan­lış­lı­ğı or­ta­ya çık­mış­tır; yi­ne Fe­duc­ci­a'ya gö­re "Arc­ha­eop­teryx'in the­ro­pod di­no­zor­la­ra olan ben­zer­li­ği çok bü­yük öl­çü­de abar­tıl­mış­tır."50
Kı­sa­ca­sı kuş­la­rın ev­ri­mi, bi­yo­lo­jik ve­ya pa­le­on­to­lo­jik ka­nıt­la­rı olan tu­tar­lı bir tez de­ğil, Dar­wi­nist ön­yar­gı­lar­dan kay­nak­la­nan ta­ma­men ha­ya­li ve ger­çek dı­şı bir id­dia­dır. Ba­zı uz­man­la­rın bi­lim­sel bir ger­çek­miş gi­bi söz et­me­yi sev­di­ği kuş ev­ri­mi ko­nu­su, fel­se­fi ne­den­ler­le ayak­ta tu­tu­lan bir ma­sal­dan iba­ret­tir. Bi­li­min gös­ter­di­ği ger­çek, kuş­lar­da ku­sur­suz bir ya­pı­nın ol­du­ğu ya­ni kuş­la­rı Al­lah'ın muh­te­şem özel­lik­ler­le ve do­na­nım­lar­la ya­rat­mış ol­du­ğu­dur. Bir ayet­te şöy­le buy­rul­mak­ta­dır:

Gör­me­din mi ki, gök­ler­de ve yer­de olan­lar ve di­zi di­zi uçan kuş­lar, ger­çek­ten Al­lah'ı tes­bih et­mek­te­dir. Her bi­ri, ken­di du­ası­nı ve tes­bi­hi­ni şüp­he­siz bil­miş­tir. Al­lah, on­la­rın iş­le­dik­le­ri­ni bi­len­dir. (Nur Su­re­si, 41)

Tüy­de­ki mik­ros­ko­bik kan­ca sis­te­mi
Ev­rim­ci­ler, kuş­la­rın sü­rün­gen­ler­den ev­rim­leş­ti­ği­ni sa­vu­nur­lar. An­cak bu­nu ge­çer­siz kı­lan bir­çok fak­tör var­dır. Bun­lar­dan bi­ri, iki can­lı gru­bu­nun son de­re­ce fark­lı olan yü­zey ya­pı­la­rı­dır.
Kuş­lar tüy­ler­le, sü­rün­gen­ler ise pul­lar­la kap­lı­dır. Bu ya­pı­lar bir­bir­le­rin­den son de­re­ce fark­lı­dır ve tüy­le­rin pul­lar­dan ev­rim­leş­ti­ği id­di­ası­nı des­tek­le­ye­bi­le­cek tek bir fo­sil ör­ne­ği yok­tur.




Tüy­ler­de­ki Has­sas Dü­zen
Tüy­ler, "hay­van­lar­da bu­lu­nan en komp­leks epi­der­mal (üst de­ri­ye ait) uzan­tı­lar" ola­rak ni­te­len­di­ril­mek­te­dir.52 Bu ola­ğa­nüs­tü ya­pı­lar, kuş­la­rın uç­ma iş­le­vi­ni sağ­lar, yük­sek se­vi­ye­de ve­rim­li, ama ay­nı za­man­da son de­re­ce ha­fif özel­lik­te­dir­ler. Kuş ka­nat­la­rın­da­ki tüy­ler Yü­ce Al­lah'ın üs­tün ya­rat­ma­sı­nı göz­ler önü­ne se­ren mü­kem­mel ya­pı­lar­dır. Tüy­ler; ebat, şe­kil, renk ve do­ku açı­sın­dan o ka­dar faz­la çe­şit­li­li­ğe sa­hip­tir ki, çok az sa­yı­da sa­nat ese­ri renk uyu­mun­da tüy­ler­le kı­yas­la­na­bi­lir.53
Ün­lü or­ni­to­log (kuş bi­lim­ci) Alan Fe­duc­ci­a, tüy­ler­de­ki mü­kem­mel ya­pı­yı şöy­le ta­rif eder:
"Tüy­ler ha­fif, da­ya­nık­lı, ae­ro­di­na­mik bir şek­le, kıl­lar ve çen­gel­ler­den olu­şan de­tay­lı bir ya­pı­ya sa­hip­tir­ler. Bu da on­la­rı su ge­çir­mez ya­par ve ga­gay­la ya­pı­lan kı­sa sü­re­li bir dü­zelt­me, düz­leş­miş tü­yü ta­ma­men ana­to­mik şek­le tek­rar so­ka­bi­lir." 54
İri­ce bir ku­şun tek bir uçuş tü­yün­de bu­lu­nan kıl­la­rın sa­yı­sı 1.000.000'u bu­la­bi­lir.55 Yan­da­ki re­sim­de, kıl­lar üze­rin­de bu­lu­nan mi­nik kan­ca­la­rın 20,000 de­fa bü­yü­tül­müş res­mi­ni gö­rü­yor­su­nuz. Bu kan­ca­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı ya­pı sa­ye­sin­de, kıl­lar zor­lan­dık­la­rın­da bir­bi­rin­den ay­rı­la­bi­lir­ler ve böy­le­lik­le ku­şun ka­nat ve tüy­le­ri­nin sert rüz­gar­da za­rar gör­me­si­ni ön­le­miş olur­lar.
Ev­rim­ci­ler tüy­le­rin, kuş­la­rın söz­de ata­la­rı olan sü­rün­gen­le­rin pul­la­rın­dan ev­rim­leş­ti­ği­ni id­di­a eder­ler. Oy­sa pul­lar, de­ri­de kat­lan­ma­lar­dır; tüy­ler ise sa­ça ben­zer şe­kil­de de­ri­nin için­de­ki fo­li­kül­ler­den (kü­çük boş­luk) çı­kar. Tüy­ler, sap, kıl­lar ve kan­ca­lar­dan mey­da­na ge­lir. Üs­te­lik kıl­lar­la pul­la­rın or­ta­ya çık­tı­ğı yer de çok fark­lı­dır.

Tüy­ler­de­ki Komp­leks­lik
Tüy­ler ve di­ğer ya­pı­lar ku­şun "el­bi­se­si­ni" (plu­ma­ge) oluş­tu­rur. El­bi­se, der­mal ve sub­der­mal (de­ri­al­tı) kas­lar, bağ­lar, be­yin ve du­yu or­gan­la­rı hep bir­lik­te, komp­leks bir üni­te ola­rak ça­lış­ma­sı ge­re­ken, 'par­ça­la­rı bir­bi­ri­ne bağ­lı' bir ya­pı oluş­tu­rur, ak­si tak­dir­de tü­yün sağ­lık­lı bir şe­kil­de iş­lev gör­me­si müm­kün ol­maz. Ay­rı­ca açı, ka­lın­lık ve şe­kil gi­bi de­tay­lar­la ola­ğa­nüs­tü bir has­sa­si­yet söz ko­nu­su­dur. Öy­le ki, en kü­çük sap­ma­lar bi­le uçu­şun sa­yı­sız sis­tem­den olu­şan müt­hiş komp­leks­lik­te­ki ya­pı­sı­nı ze­de­ler ve sis­te­mi ça­lış­maz ha­le ge­ti­re­bi­lir. Bun­la­ra fo­li­kül ya­pı­sı ve komp­leks­li­ği de da­hil edil­di­ğin­de, bu sis­te­min ev­rim­le or­ta­ya çık­tı­ğı se­nar­yo­la­rı büs­bü­tün saç­ma bir hal alır. Ger­çek­te bu ha­ya­li ev­ri­min aşa­ma­la­rı­nın tah­mi­ni da­hi müm­kün gö­rün­me­mek­te­dir.
Ev­rim­ci bir ya­yın­da bu­nun güç­lü­ğü şöy­le iti­raf edi­lir:
"... ilk tüy­le­rin ev­ri­mi­ni dü­şün­me­de en önem­li zor­luk, bu ya­pı­nın na­sıl olup da, fonk­si­yo­nel ola­rak ma­kul var­sa­yı­ma da­ya­lı mor­fo­lo­jik ba­sa­mak­lar[*] se­ri­siy­le ve sü­rek­li se­çi­ci kuv­vet­ler se­ri­sin­den ge­çe­rek oluş­tu­ğu­nu açık­la­ma­da­ki zor­luk­tur."56
Bir baş­ka ev­rim­ci kay­nak­ta ise şu yo­rum ya­pı­lır: "Tüy­le­rin ev­ri­mi­nin en es­ki aşa­ma­la­rı üze­rin­de bi­le spe­kü­las­yon yap­mak zor­luk­lar­la do­lu­dur."57


Pul ile Tüy Ara­sın­da­ki Aşıl­maz Fark­lar
Tüy­le pul ara­sın­da­ki bü­yük fark­lı­lık, iki­si­nin bil­gi­si­ni ge­ne­tik se­vi­ye­de kod­la­yan gen­ler ara­sın­da da mev­cut­tur. Bu du­rum ise ka­çı­nıl­maz ola­rak pul­la­ra sa­hip bir sü­rün­ge­nin, söz­de ku­şa dö­nü­şüm aşa­ma­sın­da, kuş tü­yü için ge­rek­li ge­ne­tik bil­gi­yi han­gi me­ka­niz­may­la, na­sıl ka­zan­mış ola­bi­le­ce­ği so­ru­su­nu gün­de­me ge­ti­rir. Ev­rim te­ori­si­ne gö­re do­ğa­da o za­ma­na dek bu­lun­ma­yan tüy­le­rin ge­ne­tik bil­gi­si ye­ni bil­gi ol­ma­lı, ay­rı­ca bu bil­gi­ler sü­rün­ge­nin DNA'sı­na do­ğal se­bep­le­re da­ya­lı bir me­ka­niz­may­la ek­len­miş ol­ma­lı­dır. Ev­rim­ci­ler söz­de me­ka­niz­ma ola­rak rast­ge­le mu­tas­yon­la­rı öne sür­mek­te­dir­ler. An­cak mu­tas­yon­la­rın can­lı­la­ra ye­ni ge­ne­tik bil­gi­ler ek­le­me­si gi­bi bir du­ru­mun müm­kün ol­ma­dı­ğı, do­la­yı­sıy­la on­la­rı ev­rim­leş­ti­ri­ci bir et­ki­si­nin ol­ma­dı­ğı da bi­lin­mek­te­dir. Bir me­ka­niz­ma gös­ter­me­de ça­re­siz olan ev­rim­ci­ler yi­ne de id­di­ala­rın­dan vaz­geç­me­mek­te, "var­dır, o hal­de ev­rim­leş­miş­tir" man­tı­ğın­da ha­re­ket et­mek­te­dir­ler. Bir baş­ka de­yiş­le, tüy­le­rin pul­lar­dan ev­rim­leş­ti­ği id­dia­sı hiç­bir bi­lim­sel de­lil ol­mak­sı­zın sa­vu­nul­mak­ta­dır.
Ev­rim­ci­ler tüy­le­rin ev­ri­mi id­di­ala­rın­da­ki çık­ma­zı, se­nar­yo­ya spe­kü­la­tif bir aşa­ma ek­le­ye­rek gi­der­me­ye ça­lış­mış­lar­dır. Bu­na gö­re tüy­le­rin di­no­zor­lar­da, ön­ce ısı ya­lı­tı­mın­da fay­da sağ­la­ya­cak şe­kil­de or­ta­ya çık­tı­ğı, son­ra bun­la­rın uçu­şa fay­da­lı ola­cak şe­kil­de ev­rim­le­şe­rek özel­leş­ti­ği id­di­a edil­mek­te­dir. Bu, ev­rim­ci­le­rin "iş­te öy­le­si­ne hi­ka­ye­ler"in­den bir ta­ne­si­dir.** "İş­te-öy­le­si­ne hi­ka­ye­ler" ev­rim­ci­le­rin sık­lık­la baş­vur­du­ğu an­cak hiç­bir bi­lim­sel yö­nü ol­ma­yan ha­ya­li se­nar­yo­lar­dır. Bu hi­ka­ye­le­rin oluş­tu­rul­ma­sı da son de­re­ce ko­lay­dır. Ön­ce bir can­lı­ya ait özel­li­ğin avan­taj­lı yö­nü ve­ya yön­le­ri ta­rif edi­lir. Son­ra bu avan­ta­jın na­sıl ev­rim­leş­miş ola­bi­le­ce­ği­ne da­ir bir se­nar­yo üre­ti­lir. El­bet­te bu şe­kil­de oluş­tu­ru­la­cak ev­rim­ci tez­le­rin pra­tik­te bir sı­nı­rı yok­tur.
Di­ğer tüm "iş­te-öy­le­si­ne hi­ka­ye­ler" gi­bi, bu ev­rim hi­ka­ye­si de ye­ni ge­ne­tik bil­gi­nin na­sıl or­ta­ya çık­mış ola­bi­le­ce­ği­ne da­ir bir ce­vap ve­re­me­mek­te­dir.

Kuş­la­rın Ev­ri­mi Se­nar­yo­su­na Bir Dar­be Da­ha
Bu ko­nu­da­ki bir di­ğer önem­li nok­ta, uça­ma­yan kuş­lar­da­ki tüy ya­pı­sı­nın, tüy­le­rin söz­de ev­ri­mi­nin ön­ce ısı ya­lı­tı­mı son­ra uçuş için ger­çek­leş­ti­ği id­di­ası­na ta­ma­men ay­kı­rı özel­lik­ler gös­ter­me­si­dir. Ta­vuk gi­bi uça­ma­yan kuş­la­rın tüy­le­ri in­ce­len­di­ğin­de bun­la­rın, uçan kuş­lar­da­ki tüy­ler­den fark­lı ol­du­ğu gö­rü­lür. Uça­ma­yan kuş­lar­da tüy­ler, uça­bi­len kuş­lar­da­ki gi­bi ae­ro­di­na­mik ya­pı­da de­ğil, püs­kül­leş­miş ya­pı­da­dır. Bu püs­kül­ler de me­me­li­le­rin vü­cu­du­nu kap­la­yan kıl­lar­la ben­zer­lik gös­ter­mek­te­dir. Bu ben­zer­lik­le il­gi­li bi­lin­me­si ge­re­ken şey, me­me­li­ler­de­ki kıl­la­rın ısı ya­lı­tı­mı­nı çok sağ­lık­lı bir şe­kil­de dü­zen­li­yor ol­duk­la­rı­dır.58 Bu­na gö­re uç­ma­yı müm­kün kıl­ma­yan ve püs­kül­leş­miş ya­pı­da olan tüy­ler ısı ya­lı­tı­mı açı­sın­dan avan­taj sağ­la­ya­cak­tır.
Bu avan­taj ise ısı ya­lı­tı­mın­dan uçu­şa ge­çil­di­ği­ni var­sa­yan ev­rim­ci se­nar­yo­ya dar­be oluş­tur­mak­ta­dır. Çün­kü bu se­nar­yo­ya gö­re ilk baş­ta ısı ya­lı­tı­mı için ev­rim­leş­ti­ği var­sa­yı­lan tüy­ler püs­kül­leş­miş ya­pı­da ol­ma­lı­dır ve bu du­rum­da sa­de­ce da­ha iyi ısı ya­lı­tı­mı sağ­la­yan, ya­ni da­ha faz­la püs­kül­leş­miş tüy­ler se­çi­le­cek­tir. Do­la­yı­sıy­la püs­kül­lü ya­pı­dan ae­ro­di­na­mik ya­pı­ya doğ­ru ol­du­ğu var­sa­yı­lan ha­ya­li iler­le­me­ler ele­ne­cek­tir.
Bu du­rum­da tüy ya­pı­sı­nın ısı ya­lı­tı­mın­dan son­ra uç­mak üze­re özel­le­şe­ce­ği­ni gös­te­ren hiç­bir ka­nıt ol­ma­dı­ğı or­ta­ya çı­kar. Hat­ta uça­ma­yan kuş­lar­da­ki kıl ben­ze­ri tüy­ler, bu ha­ya­li sü­re­cin as­lın­da tam ak­si yön­de ça­lı­şa­ca­ğı­nın dü­şü­nül­me­si­ni ge­rek­ti­rir. Kı­sa­ca­sı ev­rim­ci­ler ha­yal kur­mak­ta, ger­çek­leş­me­si müm­kün ol­ma­yan se­nar­yo­lar ge­liş­tir­mek­te­dir­ler.
Pul­lar ve tüy­le­rin ya­pı­taş­la­rı ara­sın­da bi­yo­kim­ya­sal ge­li­şim açı­sın­dan önem­li bir fark var­dır. Her iki­si de ke­ra­tin­den (in­san sa­çı­nın da ya­pı ta­şı olan bir tür pro­te­in) mey­da­na ge­lir; tüy­ler F-ke­ra­tin, pul­lar ise A-ke­ra­tin­den ya­pı­lır. An­cak bu iki tip ke­ra­ti­nin bi­yo­kim­ya­sal yol­la­rı bir­bi­rin­den çok fark­lı­dır. Bu ko­nu­da ön­de ge­len uz­man­lar­dan bi­ri olan A. H. Brush, şu yo­ru­mu ya­par:
"Mor­fo­lo­jik se­vi­ye­de tüy­le­rin, sü­rün­gen pul­la­rıy­la ge­nel­lik­le ho­mo­log ol­duk­la­rı dü­şü­nü­lür. An­cak tüy­ler ge­li­şim sı­ra­sın­da; mor­fo­je­nez­de [şe­kil/form olu­şu­mu], gen ya­pı­sın­da, pro­te­in şek­lin­de ve di­zi­sin­de ve fi­la­ment olu­şu­mu ve ya­pı­sın­da pul­lar­dan fark­lı­dır."59

Fo­sil Ka­yıt­la­rı Tüy Ev­ri­mi­ni Red­de­di­yor
Pul ile tüy ara­sın­da­ki aşıl­maz ya­pı­sal fark­lı­lık­lar ev­rim­ci­le­rin id­di­ala­rı­nın ge­çer­siz­li­ği­ni açık­ça or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Bü­tün bun­la­rın ya­nı sı­ra bi­li­nen en es­ki kuş olan Arc­ha­eop­teryx gü­nü­mü­zün uçu­cu kuş­la­rın­dan fark­sız, asi­met­rik bir tüy ya­pı­sı­na sa­hip­tir. Ya­ni bi­li­nen en es­ki kuş -ev­rim te­ori­si­ne gö­re bek­len­me­si ge­re­ken "il­kel" tüy ya­pı­sıy­la de­ğil- en mü­kem­mel tüy ya­pı­sıy­la bir­lik­te or­ta­ya çık­mış­tır. L. Mar­tin ve S. A. Czer­kas şöy­le der:
"Bi­li­nen en es­ki tüy­le­rin… mik­ros­kop al­tın­da de­tay­lı bir şe­kil­de in­ce­len­dik­le­rin­de za­ten ek­sik­siz, mo­dern tüy­ler ol­du­ğu gö­rü­lür."60
L. Mar­tin ve S.A. Czer­kas isim­li araş­tır­ma­cı­la­rın bu söz­le­ri, fo­sil ka­yıt­la­rı­nın tüy­le­rin ev­ri­mi se­nar­yo­la­rı­nı ge­çer­siz kıl­dı­ğı­nı açık­ça gös­ter­mek­te­dir. Co­lum­bi­a Üni­ver­si­te­si'nden bir bi­yo­log ay­nı du­ru­mu şu söz­ler­le iti­raf eder: "Eli­miz­de en il­kel tüy­le sü­rün­gen pul­la­rı ara­sın­da­ki ara form­la­rın hiç­bi­ri bu­lun­mu­yor."61

Bir Ae­ro­di­na­mik Bi­lim­ci­nin Yo­rum­la­rı
Le­eds Üni­ver­si­te­si'nde öğ­re­tim üye­si ve ae­ro­di­na­mik bi­li­min­de bir uz­man olan araş­tır­ma­cı Dr. Andy McIn­tosh, ken­di­siy­le ya­pı­lan bir rö­por­taj­da tüy­ler­de­ki üs­tün ya­pı­yı şöy­le an­lat­mak­ta­dır:
"Kuş uçu­şu ha­ri­ka bir­şey­dir; tüy­le­ri dü­şü­nün. Eğer bir tü­ye mik­ros­kop al­tın­da ba­ka­cak olur­sa­nız, ana göv­de­yi ve bun­dan so­la ve sa­ğa doğ­ru çı­kan tüy­le­ri, bu tüy­ler­den yi­ne so­la ve sa­ğa çı­kan da­ha da kü­çük tüy­cük­le­ri gö­rür­sü­nüz. Bu­ra­da il­gi çe­ki­ci olan, sol el­li olan­la­rın kan­ca­la­ra, sağ el­li olan­la­rın ka­bar­tı­la­ra sa­hip ol­ma­sı­dır. Tüy çok ha­fif bir ya­pı­dır ve öy­le ta­sar­lan­mış­tır ki, eğer onu bü­ke­cek olur­sa­nız onun­la bir­lik­te her­şey bü­kü­lür. Böy­le­ce kan­ca­lar ka­bar­tı­la­ra tu­tu­nur ve ka­bar­tı­lar üze­rin­de ka­yar­lar. Böy­le ha­fif ve kul­la­nış­lı ya­pı­lar bir ma­ki­ne mü­hen­di­si­nin rü­ya­sı­dır. Eğer siz böy­le kay­gan bir ek­le­me sa­hip ol­sa­nız, ek­lem mut­la­ka yağ­la­ma da ge­rek­ti­re­cek­tir. Kuş ise, bu­nu ya­pa­bil­mek için, ka­fa­sı­nı boy­nu­nun et­ra­fın­da 1800 ka­dar dön­dü­rür ve ga­ga­sı­nı omur­ga­sı­nın tam sır­tın­da bu­lu­nan kü­çü­cük yağ be­zi­ne dal­dı­rır. Da­ha son­ra ga­ga­sı­na bu­laş­tır­dı­ğı ya­ğı tüm tüy­le­ri­ne ya­ya­rak on­la­ra ba­kım ya­par. Bağ­lan­tı yer­le­ri­ni yağ­la­mış olur ve böy­le­ce tüy­ler mü­kem­mel bir şe­kil­de bir­le­şe­bi­lir­ler. Bu bir mü­hen­dis­lik ha­ri­ka­sı­dır...
Dr. McIn­tosh, böy­le üs­tün bir dü­ze­ne sa­hip tüy­le­rin ev­rim­leş­ti­ği ya­ni bi­linç­li ola­rak ya­ra­tıl­ma­dı­ğı fik­ri­ni bi­lim­sel bul­ma­mak­ta­dır. McIn­tosh, bu dü­şün­ce­si­ni şöy­le ifa­de et­mek­te­dir:
"Bir ki­tap­ta Hong Kong'a iniş ya­pan bir uça­ğı ve tam da o an­da ye­re kon­mak üze­re olan bir şa­hi­nin res­mi­ni gör­müş­tüm. Şim­di, kuş­lar ve uçak­la­rı bir­lik­te ele al­dı­ğı­nız­da, bi­ri­nin ta­sar­lan­mış ol­du­ğu­nu ama di­ğe­ri­nin ol­ma­dı­ğı­nı mı söy­ler­si­niz? Ben bu­nu söy­le­me­yi bi­lim­sel açı­dan uy­gun­suz bu­lu­yo­rum."62

Kuş­la­rın Ev­ri­mi Se­nar­yo­su­na Bir Baş­ka Önem­li Dar­be:
Ta­vus Ku­şu Tüy­le­ri
Kuş­la­rın ev­ri­mi se­nar­yo­la­rı­nın ge­çer­siz­li­ği­ni gös­te­ren bir baş­ka önem­li ör­nek de ta­vus ku­şu­nun tüy­le­ri­dir. Bu can­lı­nın ha­ri­ka renk­ler ve de­sen­le­re sa­hip ol­ma­sı­nı sağ­la­yan ya­pı, hem çok es­te­tik, hem de çok komp­leks­tir. Bu yüz­den Char­les Dar­win ta­vus ku­şu tüy­le­rin­de­ki muh­te­şem gü­zel­lik­ler­le do­lu ya­pı­yı gö­rün­ce id­di­ala­rı­nın tu­tar­sız­lı­ğıy­la yüz­yü­ze gel­miş ve şu iti­ra­fı yap­mış­tır:
"Bir ta­vus ku­şu­nun kuy­ru­ğun­da­ki tü­yün gö­rü­nü­mü, ne za­man ba­ka­cak ol­sam, be­ni has­ta edi­yor."63
Ta­vus ku­şu tü­yün­de, ma­te­ma­tik­sel denk­lem­le­re da­ya­lı geo­met­rik de­sen­ler var­dır. Bu tüy­ler­de, ışı­ğı yan­sıt­ma açı­sı­na gö­re de­ği­şen gö­za­lı­cı renk­le­rin şa­şır­tı­cı bir özel­li­ği pig­ment­le­re bağ­lı ol­ma­ma­la­rı­dır. Bu ya­pı­yı ya­kın­dan in­ce­le­yen araş­tır­ma­cı­lar, tüy­le­rin kat­man­la­rı­nın son de­re­ce özel ayar­lan­dı­ğı­nı ve de­sen­le­ri or­ta­ya çı­ka­ran ya­pı­nın in­dir­ge­ne­mez komp­leks­lik­te ol­du­ğu­nu or­ta­ya çı­kar­mış­lar­dır. El­bet­te böy­le bir tüy ya­pı­sı do­ğal se­bep­le­re da­ya­lı ha­ya­li sü­reç­ler­le açık­la­na­ma­mak­ta ve Dar­win'in te­ori­si­nin ge­çer­siz­li­ği­ni gös­ter­mek­te­dir.

So­nuç:
Ger­çek­te ya­şa­yan kuş­lar­la söz­de ata­la­rı olan ya­şa­yan sü­rün­gen­ler ara­sın­da de­rin ana­to­mik fark­lı­lık­lar bu­lu­nur. Omur­ga­lı Pa­len­to­lo­ji­si ko­nu­sun­da dün­ya­nın sa­yı­lı uz­man­la­rı ara­sın­da yer alan Ro­bert Ca­roll bu ko­nu­da şun­la­rı söy­ler:
"Kuş­lar, tüm omur­ga­lı sı­nıf­la­rı ara­sın­da açık­ça en öz­gün grup­tur, ve en ya­kın ak­ra­ba­la­rı ol­du­ğu ile­ri sü­rü­len sü­rün­gen­ler­le ara­la­rın­da ana­to­mi ve ya­şam şek­li açı­sın­dan dev fark­lı­lık­lar var­dır."64
Yu­ka­rı­da­ki bu söz­ler önem­li bir ger­çe­ğin iti­ra­fı­dır. Bun­lar, hem fo­sil ka­yıt­la­rın­da hem de iki can­lı gru­bu­nun ya­şa­yan ör­nek­le­ri ara­sın­da bir ev­rim ya­şan­dı­ğı te­zi­ni ya­lan­la­mak­ta­dır.
Ev­rim­ci­ler kuş­la­rın ev­ri­mi se­nar­yo­la­rı­nı bi­lim­sel ka­nı­ta da­ya­lı tu­tar­lı bir tez ola­rak de­ğil, fel­se­fi ne­den­ler­le sa­rıl­dık­la­rı bir dog­ma ola­rak be­nim­se­mek­te­dir­ler. Kuş tüy­le­rin­de­ki komp­leks ya­pı ve fo­sil ka­yıt­la­rın­da tüy­le­rin ev­ri­mi­ne de­lil gös­te­ri­le­bi­le­cek hiç­bir ör­nek bu­lu­na­ma­ma­sı­nın tek bir iza­hı var­dır. Kuş­lar ev­rim­leş­me­miş, yok­tan var edil­miş, ya­ni ya­ra­tıl­mış­lar­dır. Hiç şüp­he­siz kuş­la­rın mü­kem­mel ya­pı­la­rı­nı ve uç­ma ye­te­nek­le­ri­ni her­şe­yi bi­len, on­la­rı ve tüm var­lık­la­rı, yer­de ve gök­te olan­la­rın tü­mü­nü ya­ra­tan üs­tün güç sa­hi­bi Al­lah ya­rat­mış­tır. Al­lah kuş­la­ra ver­di­ği uçuş ye­te­ne­ği­ni bir Ku­ran aye­tin­de şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

"Gö­ğün boş­lu­ğun­da bo­yun eğ­di­ril­miş (mu­sah­har kı­lın­mış) kuş­la­rı gör­mü­yor­lar mı? On­la­rı (böy­le boş­luk­ta) Al­lah'tan baş­ka­sı tut­mu­yor. Şüp­he­siz, iman eden bir top­lu­luk için bun­da ayet­ler var­dır." (Nahl Su­re­si, 79)

(*) Var­sa­yı­ma da­ya­lı mor­fo­lo­jik ba­sa­mak­lar: Tüy­le­rin, var­sa­yı­lan ev­rim­le­ri bo­yun­ca iz­le­dik­le­ri far­ze­di­len, fark­lı gö­rü­nüm­de­ki ya­pı­sal ba­sa­mak­lar
(**)Bu isim ev­rim­ci pa­le­on­to­log Step­hen Jay Go­uld'un, İn­gi­liz öy­kü ya­zarı ve şa­ir Rud­yard Kip­ling (1865-1936) ta­rafından 1902 yılında yayınla­nan aynı isim­li ki­ta­ba at­fen yaptığı eleş­ti­ri­den gel­mek­te­dir. Kip­ling, ço­cuk­la­ra yö­ne­lik hi­ka­ye­le­ri­ni der­le­di­ği bu ki­tabında; canlıların çe­şit­li or­gan­larını nasıl ka­zanmış ola­bi­le­ce­ği­ne da­ir ha­yal gü­cü­ne da­yalı ge­li­şim­sel ma­sal­lar an­latmıştı.




























ENDOSİMBİYOZ TEZİ VE GEÇERSİZLİĞİ
Evrim te­ori­si­ne gö­re, bit­ki hüc­re­si­nin bak­te­ri hüc­re­sin­den ev­rim­leş­ti­ği var­sa­yıl­mak­ta­dır. An­cak bit­ki hüc­re­si­nin, bak­te­ri hüc­re­sin­de bu­lun­ma­yan son de­re­ce komp­leks or­gan­la­ra sa­hip olu­şu, bu se­nar­yo­yu sa­vu­nan ev­rim­ci­le­ri güç du­rum­da bı­rak­mak­ta­dır. Bak­te­ri­ler ile ökar­yot hüc­re­ler ara­sın­da hiç­bir "ara form" bu­lu­na­ma­mış­tır. Prof. Ali De­mir­soy, bak­te­ri hüc­re­le­ri­nin ökar­yot hüc­re­le­re ve bu hüc­re­ler­den olu­şan komp­leks can­lı­la­ra dö­nüş­me­si se­nar­yo­su­nun te­mel­siz­li­ği­ni şu söz­le­riy­le iti­raf eder:
"Ev­rim­de açık­lan­ma­sı en zor olan ka­de­me­ler­den bi­ri de bu il­kel can­lı­lar­dan, na­sıl olup da or­ga­nel­li ve kar­ma­şık hüc­re­le­rin mey­da­na gel­di­ği­ni bi­lim­sel ola­rak açık­la­mak­tır. Esa­sın­da bu iki form ara­sın­da ger­çek bir ge­çiş for­mu da bu­lu­na­ma­mış­tır. Bir hüc­re­li­ler ve çok hüc­re­li­ler bu kar­ma­şık ya­pı­yı tü­müy­le ta­şır­lar, her­han­gi bir şe­kil­de da­ha ba­sit ya­pı­lı or­ga­nel­le­ri olan ya da bun­lar­dan bi­ri­nin da­ha il­kel ol­du­ğu bir gru­ba ve­ya can­lı­ya rast­lan­ma­mış­tır. Ya­ni ta­şı­nan or­ga­nel­ler her ha­liy­le ge­liş­miş­tir. Ba­sit ve il­kel form­la­rı yok­tur."65
Bu ger­çek kar­şı­sın­da ev­rim­ci bi­yo­log­lar spe­kü­la­tif te­ori­le­re baş­vur­muş­lar­dır. An­cak ya­pı­lan de­ney­ler, or­ta­ya atı­lan bu hi­po­tez­le­ri des­tek­le­me­mek­te­dir.66 Bu te­ori­ler­den en po­pü­ler ola­nı ise "en­do­sim­bi­yoz" te­zi­dir.
Bu tez, 1970 yı­lın­da Lynn Mar­gu­lis ta­ra­fın­dan or­ta­ya atıl­mış­tır. Mar­gu­lis, bak­te­ri hüc­re­le­ri­nin or­tak ve asa­lak ya­şam­la­rı so­nu­cun­da bit­ki ve hay­van hüc­re­le­ri­ne dö­nüş­tük­le­ri­ni id­di­a et­mek­te­dir. Bu te­ze gö­re, bit­ki hüc­re­le­ri, bir bak­te­ri hüc­re­si­nin bir baş­ka fo­to­sen­te­tik bak­te­ri­yi yut­ma­sıy­la or­ta­ya çık­mış­tır. Fo­to­sen­te­tik bak­te­ri ana hüc­re­nin içe­ri­sin­de ev­rim­le­şe­rek klo­rop­last ha­li­ne gel­miş­tir. Son ola­rak ana hüc­re­de, her na­sıl ol­duy­sa, çe­kir­dek, gol­gi, en­dop­laz­mik re­ti­ku­lum ve ri­bo­zom­lar gi­bi son de­re­ce komp­leks ya­pı­la­ra sa­hip or­ga­nel­ler ev­rim­leş­miş­tir. Böy­le­ce bit­ki hüc­re­le­ri oluş­muş­tur.
Bu tez, ha­yal ürü­nü olan bir se­nar­yo­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Ni­te­kim, ko­nu hak­kın­da oto­ri­te sa­yı­lan pek çok bi­lim ada­mı ta­ra­fın­dan da çok yön­lü ola­rak eleş­ti­ril­miş­tir: Bu bi­lim adam­la­rı­na ör­nek ola­rak Da­vid Lloyd67, M.W. Gray ve W.F. Doo­litt­le68 ya da Raff ve Mah­ler ve­ri­le­bi­lir.
En­do­sim­bi­yoz te­zi­nin da­yan­dı­rıl­dı­ğı özel­lik, hüc­re içe­ri­sin­de­ki klo­rop­last­la­rın ana hüc­re­de­ki DNA'dan ay­rı ola­rak ken­di DNA'la­rı­nı içer­me­si­dir. Bu özel­lik­ten yo­la çı­ka­rak bir za­man­lar mi­to­kon­dri ve klo­rop­last­la­rın ba­ğım­sız hüc­re­ler ol­duk­la­rı ile­ri sü­rü­lür. Ne var ki klo­rop­last­lar de­tay­lı ola­rak in­ce­len­di­ğin­de, bu id­dia­nın tu­tar­sız­lı­ğı or­ta­ya çık­mak­ta­dır.
En­do­sim­bi­yoz te­zi­ni ge­çer­siz kı­lan nok­ta­lar şun­lar­dır:
1) Eğer klo­rop­last­lar id­di­a edil­di­ği gi­bi geç­miş­te ba­ğım­sız hüc­re­ler iken bü­yük bir hüc­re ta­ra­fın­dan yu­tul­muş ol­sa­lar­dı, bu­nun tek bir so­nu­cu olur­du; bun­la­rın ana hüc­re ta­ra­fın­dan sin­di­ril­me­si ve be­sin ola­rak kul­la­nıl­ma­sı. Çün­kü söz ko­nu­su ana hüc­re­nin dı­şa­rı­dan be­sin ye­ri­ne yan­lış­lık­la bu hüc­re­le­ri al­dı­ğı­nı var­say­sak bi­le, ana hüc­re sin­di­rim en­zim­le­riy­le bu hüc­re­le­ri sin­di­rir­di. Bu du­ru­mu ba­zı ev­rim­ci­ler "sin­di­rim en­zim­le­ri yok ol­muş­tu" di­ye­rek ge­çiş­tir­me­ye ça­lı­şa­bi­lir­ler. An­cak bu açık bir çe­liş­ki­dir. Çün­kü eğer sin­di­rim en­zim­le­ri yok ol­muş ol­say­dı, bu kez ana hüc­re­nin, bes­le­ne­me­di­ği için öl­me­si ge­re­kir­di.
2) Yi­ne, tüm im­kan­sız­la­rın ger­çek­leş­ti­ği­ni ve klo­rop­las­tın ata­sı ol­du­ğu id­di­a edi­len hüc­re­le­rin, ana hüc­re ta­ra­fın­dan yu­tul­du­ğu­nu var­sa­ya­lım. Bu kez kar­şı­mı­za baş­ka bir prob­lem çı­kar: Hüc­re içe­ri­sin­de­ki bü­tün or­ga­nel­le­rin pla­nı hüc­re­nin DNA'sın­da şif­re ola­rak bu­lun­mak­ta­dır. Eğer ana hüc­re yut­tu­ğu di­ğer hüc­re­le­ri or­ga­nel ola­rak kul­la­na­cak­sa, bu hüc­re­nin on­la­ra ait bil­gi­yi de DNA'sın­da şif­re ola­rak ön­ce­den bu­lun­du­ru­yor ol­ma­sı ge­re­kir­di. Hat­ta yu­tu­lan hüc­re­le­rin DNA'la­rı da ana hüc­re­ye ait bil­gi­le­re sa­hip ol­ma­lıy­dı. Böy­le bir şey ise el­bet­te im­kan­sız­dır; hiç­bir can­lı ken­di­sin­de bu­lun­ma­yan bir or­ga­nın ge­ne­tik bil­gi­si­ni ta­şı­maz. Ana hüc­re­nin DNA'sıy­la, yu­tu­lan hüc­re­le­rin DNA'la­rı­nın bir­bir­le­ri­ne son­ra­dan "uyum sağ­la­ma­la­rı" da müm­kün de­ğil­dir. Bu, be­sin ola­rak kü­mes hay­van­la­rı­nı tü­ke­ten in­san­lar­da da bir sü­re son­ra ka­nat ge­li­şe­ce­ği­ni id­di­a et­mek­ten fark­sız­dır.
3) Hüc­re için­de çok bü­yük bir uyum var­dır. Klo­rop­last­lar ait ol­duk­la­rı hüc­re­den ba­ğım­sız ha­re­ket et­mez­ler. Klo­rop­last­lar pro­te­in sen­tez­le­me­de ana DNA'ya ba­ğım­lı ol­ma­la­rı­nın ya­nın­da ço­ğal­ma ka­ra­rı­nı da ken­di­le­ri al­maz­lar. Bir hüc­re­de tek bir ta­ne klo­rop­last ve tek bir ta­ne mi­to­kon­dri yok­tur. Bun­la­rın sa­yı­la­rı bir­den faz­la­dır. Tıp­kı di­ğer or­ga­nel­le­rin yap­tı­ğı gi­bi bun­la­rın sa­yı­la­rı da hüc­re­nin ak­ti­vi­te­si­ne gö­re ar­tar ya da aza­lır. Bu or­ga­nel­le­rin ken­di bün­ye­le­rin­de ay­rı­ca bir DNA bu­lun­ma­sı­nın özel­lik­le ço­ğal­ma­la­rın­da çok bü­yük fay­da­sı var­dır. Hüc­re bö­lü­nür­ken, çok sa­yı­da­ki klo­rop­last da ay­rı­ca iki­ye bö­lü­ne­rek sa­yı­la­rı­nı 2'ye kat­la­dık­la­rın­dan, hüc­re bö­lün­me­si da­ha kı­sa sü­re­de ve se­ri ola­rak ger­çek­le­şir.
4) Klo­rop­last­lar bit­ki hüc­re­si için son de­re­ce ha­ya­ti öne­mi olan güç je­ne­ra­tör­le­ri­dir. Eğer bu or­ga­nel­ler ener­ji üre­te­mez­ler­se, hüc­re­nin pek çok fonk­si­yo­nu iş­le­ye­mez. Bu da can­lı­nın ya­şa­ya­ma­ma­sı de­mek­tir. Hüc­re için son de­re­ce önem­li olan bu fonk­si­yon­lar klo­rop­last­lar­da sen­tez­le­nen pro­te­in­ler­le ger­çek­leş­ti­ri­lir. An­cak klo­rop­last­la­rın bu pro­te­in­le­ri sen­tez­le­mek için ken­di DNA'la­rı ye­ter­li de­ğil­dir. Pro­te­in­le­rin bü­yük ço­ğun­lu­ğu hüc­re­de­ki ana DNA kul­la­nı­la­rak sen­tez­le­nir.69
Ev­rim­ci­le­rin id­di­a et­tik­le­ri iki DNA ara­sın­da­ki böy­le ha­ya­li bir uyu­mu de­ne­me-ya­nıl­ma me­to­duy­la el­de et­me­ye ça­lı­şır­ken, DNA üze­rin­de mey­da­na ge­le­bi­le­cek de­ği­şik­lik­le­rin ne gi­bi et­ki­le­ri ola­bi­lir?
Bir DNA mo­le­kü­lü­nün üze­rin­de mey­da­na ge­le­bi­le­cek her­han­gi bir de­ği­şik­lik ke­sin­lik­le can­lı­ya ye­ni bir özel­lik ka­zan­dır­maz, ak­si­ne so­nuç ke­sin­lik­le za­rar­lı olur. Mah­lon B. Ho­ag­land, Ha­ya­tın Kök­le­ri ad­lı ki­ta­bın­da bu du­ru­mu şu söz­le­riy­le açık­la­mak­ta­dır:
"Ha­tır­la­ya­cak­sı­nız, he­men he­men her za­man bir or­ga­niz­ma­nın DNA'sın­da bir de­ği­şik­li­ğin ol­ma­sı onun için za­rar­lı­dır; baş­ka bir de­yiş­le ya­şa­mı­nı sür­dü­re­bil­me ka­pa­si­te­sin­de azal­ma­ya yol açar. Bir ben­zet­me ya­pa­lım: Sha­kes­pea­re'in oyun­la­rı­na rast­ge­le ek­le­nen cüm­le­le­rin on­la­rı da­ha iyi yap­ma­sı pek ola­sı de­ğil­dir... Te­me­lin­de DNA de­ği­şik­lik­le­ri is­ter mu­tas­yon­la, is­ter bi­zim dı­şa­rı­dan bi­le­rek ek­le­di­ği­miz ya­ban­cı gen­ler­le ol­sun, ya­şa­mı sür­dü­re­bil­me ih­ti­ma­li­ni azalt­ma özel­lik­le­rin­den do­la­yı za­rar­lı­dır."70
Ev­rim­ci­le­rin öne sür­dük­le­ri id­dia­lar bi­lim­sel de­ney­le­re ve bu de­ney­le­rin so­nuç­la­rı­na da­ya­nı­la­rak or­ta­ya atıl­ma­mış­tır. Çün­kü bir bak­te­ri­nin baş­ka bir bak­te­ri­yi yut­ma­sı gi­bi bir ol­gu hiç­bir şe­kil­de göz­len­me­miş­tir. Mo­le­kü­ler bi­yo­log Whit­fi­eld, bu du­ru­mu şöy­le ifa­de et­mek­te­dir:
"Pro­kar­yo­tik en­do­sim­bi­yoz (yut­ma) bel­ki de tüm en­do­sim­bi­yo­tik te­ori­nin da­yan­dı­ğı hüc­re­sel me­ka­niz­ma­dır. Eğer bir pro­kar­yot bir di­ğe­ri­ni içi­ne ala­maz ise, en­do­sim­bi­yo­zun na­sıl ku­rul­du­ğu­nu tah­min et­mek güç­tür. Ma­ala­sef, en­do­sim­bi­yoz teo­ri için hiç­bir mo­dern ör­nek yok­tur."71
Ame­ri­ka­lı bi­yo­log L. R. Croft ise bu ko­nu­da şu yo­ru­mu ya­par:
"Bir bak­te­ri­nin baş­ka bir bak­te­ri­yi yut­ma­sı hiç­bir şe­kil­de göz­lem­len­me­miş­ken, böy­le bir id­dia­da bu­lun­mak hiç­bir şe­kil­de bi­lim­sel de­ğil­dir. Kal­dı ki klo­rop­last, ri­bo­zom, mi­to­kon­dri, li­zo­zom gi­bi or­ga­nel­ler hüc­re dı­şı­na alı­na­rak bir­bir­le­rin­den ay­rıl­dık­la­rın­da ya­şa­ya­ma­mak­ta­dır."72

So­nuç:
Tüm bun­la­rın or­ta­ya koy­du­ğu gi­bi en­do­sim­bi­yoz te­ori­si­ni des­tek­le­yi­ci hiç­bir göz­lem bu­lun­ma­mak­ta­dır. Ev­rim­ci­le­rin bu te­ori­ye bağ­lı­lı­ğı, ya­şam form­la­rı­nın da­ha alt form­lar­dan ev­rim­leş­miş ol­du­ğu­na da­ir dog­ma­tik inanç­la­rın­dan kay­nak­lan­mak­ta­dır. Bu ön­yar­gı­lar­dan ba­ğım­sız ola­rak dü­şü­nen bir in­san için bit­ki hüc­re­si­nin kö­ke­ni açık­tır. Bu hüc­re sa­hip ol­du­ğu or­ga­nel­ler­le dev bir şe­hir­den da­ha komp­leks­tir. Te­sa­düf­le­ri red­de­den bu komp­leks or­ga­ni­zas­yo­nun üs­tün bir ya­ra­tı­lış de­li­li ol­du­ğu açık­tır. Bu ör­nek de di­ğer­le­ri gi­bi, Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı ola­ğa­nüs­tü eser­ler­den bi­ri­dir. Al­lah bir aye­tin­de şöy­le bil­di­rir:

Ger­çek­ten si­zin Rab­bi­niz, al­tı gün­de gök­le­ri ve ye­ri ya­ra­tan, son­ra ar­şa is­ti­va eden Al­lah'tır. Gün­dü­zü, dur­mak­sı­zın ken­di­si­ni ko­va­la­yan ge­cey­le ör­ten, Gü­neş'e, Ay'a ve yıl­dız­la­ra Ken­di buy­ru­ğuy­la baş eğ­di­ren­dir. Ha­be­ri­niz ol­sun, ya­rat­mak da, emir de (yal­nız­ca) O'nun­dur. Alem­le­rin Rab­bi olan Al­lah ne Yü­ce­dir. (Araf Su­re­si, 54)

















FOTOSENTEZLERİN EVRİMİ YALANI

Evrim te­ori­si­ni bit­ki­le­rin kö­ke­ni ko­nu­sun­da tü­müy­le çık­ma­za so­kan bir ko­nu, bit­ki hüc­re­le­ri­nin na­sıl olup da fo­to­sen­tez yap­ma­ya baş­la­dık­la­rı so­ru­su­dur.
Fo­to­sen­tez, yer­yü­zün­de­ki ya­şa­mın en te­mel iş­lem­le­rin­den bi­ri­dir. Bit­ki hüc­re­le­ri, iç­le­rin­de­ki klo­rop­last­lar sa­ye­sin­de su, kar­bon­di­ok­sit ve gü­neş ışı­ğı­nı kul­la­na­rak ni­şas­ta üre­tir­ler. Hay­van­lar ise ken­di be­sin­le­ri­ni üre­te­mez ve bit­ki­ler­den ge­len bu ni­şas­ta­yı kul­la­nır­lar. İş­te bu ne­den­le fo­to­sen­tez can­lı ya­şa­mı­nın te­mel şart­la­rın­dan­dır. İşin da­ha da dik­kat çe­ki­ci olan ya­nı ise, son de­re­ce komp­leks bir iş­lem olan fo­to­sen­te­zin he­nüz tam ola­rak çö­zü­le­me­miş olu­şu­dur. Mo­dern tek­no­lo­ji, fo­to­sen­te­zi tak­lit et­mek bir ya­na, de­tay­la­rı­nı keş­fet­me­yi bi­le he­nüz ba­şa­ra­ma­mış­tır.
Pe­ki bu den­li komp­leks bir iş­lem olan fo­to­sen­tez, ev­rim te­ori­si­nin id­di­a et­ti­ği gi­bi do­ğal sü­reç­le­rin bir ürü­nü ola­rak or­ta­ya çık­mış ola­bi­lir mi?
Bit­ki hüc­re­si, gü­nü­müz­de hiç­bir la­bo­ra­tu­var­da ger­çek­leş­ti­ri­le­me­yen bir iş­le­mi ya­ni "fo­to­sen­tez" iş­le­mi­ni ger­çek­leş­ti­rir. Bit­ki hüc­re­sin­de bu­lu­nan "klo­rop­last" isim­li bir or­ga­nel sa­ye­sin­de bit­ki­ler su, kar­bon­di­ok­sit ve gü­neş ışı­ğı­nı kul­la­na­rak ni­şas­ta üre­tir­ler. Bu be­sin mad­de­si, yer­yü­zün­de­ki be­sin zin­ci­ri­nin ilk hal­ka­sı­dır ve tüm can­lı­la­rın be­sin kay­na­ğı­dır. Bu çok kar­ma­şık iş­le­min ay­rın­tı­la­rı gü­nü­müz­de ha­la tam ola­rak çö­zü­le­me­miş­tir.
Ev­rim­ci var­sa­yım­la­ra gö­re, bit­ki hüc­re­le­ri fo­to­sen­tez ya­pa­bil­mek için, söz­de fo­to­sen­tez ya­pa­bi­len bak­te­ri­le­ri yu­tup klo­rop­las­ta çe­vir­miş­ler­dir. Pe­ki bu bak­te­ri­ler fo­to­sen­tez gi­bi komp­leks bir iş­le­mi yap­ma­yı ne­re­den öğ­ren­miş­ler­dir? Hat­ta da­ha da ön­ce, ne­den böy­le bir iş­lem yap­ma­ya baş­la­mış­lar­dır? Ev­rim­ci se­nar­yo­nun di­ğer so­ru­la­ra ol­du­ğu gi­bi bu so­ru­ya da ve­re­bi­le­ce­ği hiç­bir bi­lim­sel ce­va­bı yok­tur. Bir ev­rim­ci kay­nak­ta yer alan yo­rum­lar, bu ko­nu­nun ne den­li yü­zey­sel ve "ma­sal­sı" bir ba­kış açı­sıy­la de­ğer­len­di­ril­di­ği­ni gös­ter­mek­te­dir:
"İl­kel ok­ya­nus­lar­da ol­duk­ça faz­la sa­yı­da bak­te­ri ve be­sin de­ğe­ri ta­şı­yan mo­le­kül­ler var­dı. Za­man­la ok­ya­nus­lar­da­ki bak­te­ri­le­rin be­sin­le­ri azal­dı ve bak­te­ri­ler be­sin bu­la­ma­ma­ya baş­la­dı­lar. Ve bir­den bak­te­ri­ler ken­di be­sin­le­ri­ni ken­di­le­ri üret­me­ye baş­la­dı­lar. Bu ara­da yer­yü­zü­ne ge­len ul­tra­vi­yo­le ve gö­rü­nür ışık ara­sın­dan bak­te­ri­ler ul­tra­vi­yo­le­nin za­rar­lı, gö­rü­nür ışı­ğın­sa ya­rar­lı ol­du­ğu­nu bil­di­ler. Be­sin el­de et­mek için za­rar­lı olan ul­tra­vi­yo­le ışı­ğı de­ğil de, gö­rü­nür ışı­ğı kul­lan­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni keş­fet­ti­ler."73
Dik­kat edi­lir­se bu ta­rif­te asıl ola­rak ev­ri­min açık­la­ma­sı ge­re­ken, bak­te­ri­le­rin na­sıl ken­di be­sin­le­ri­ni üret­me­ye baş­la­dık­la­rı, ul­tra­vi­yo­le ışı­ğın za­rar­lı, gö­rü­nür ışı­ğın ya­rar­lı ol­du­ğu­nu ne­re­den bil­dik­le­ri ve bu keş­fi han­gi bi­linç ile ve han­gi mo­le­kü­ler de­ği­şik­lik­ler­le ger­çek­leş­tir­dik­le­ri so­ru­la­rı ce­vap­lan­ma­mak­ta­dır.
Yi­ne baş­ka bir ev­rim­ci kay­nak olan Li­fe on Earth (Yer­yü­zün­de Ya­şam) ad­lı ki­tap­ta, fo­to­sen­te­zin kö­ke­ni hak­kın­da şöy­le ma­sal­sı id­dia­lar yer alır:
"Bak­te­ri­ler ön­ce ok­ya­nus­lar­da bes­le­nir­ler­di. Sa­yı­la­rı art­tık­ça be­sin kıt­lı­ğı çek­me­ye baş­la­dı­lar. Fark­lı bir be­sin kay­na­ğı bu­la­bi­len­ler ba­şa­rı­lı ola­cak ve ya­şa­ma­ya de­vam ede­bi­le­cek­ler­di. Çev­re­le­rin­de be­sin bul­mak­tan­sa ken­di be­sin­le­ri­ni ken­di­le­ri üre­te­cek­ler­di."74
Kı­sa­ca­sı ev­rim­ci kay­nak­lar, in­sa­nın bi­le tüm tek­no­lo­ji ve bil­gi­si­ne rağ­men he­nüz ba­şa­ra­ma­dı­ğı fo­to­sen­tez gi­bi bir iş­le­min bak­te­ri­ler ta­ra­fın­dan bir şe­kil­de te­sa­dü­fen "keş­fe­dil­di­ği­ni" söy­le­mek­te­dir. Ger­çek bir ma­sal­dan hiç far­kı ol­ma­yan an­la­tım­la­rın hiç­bir bi­lim­sel de­ğe­ri yok­tur. Ko­nu­yu bi­raz da­ha de­tay­lı ola­rak in­ce­le­yen­ler ise, fo­to­sen­te­zin ev­rim adı­na bü­yük bir çık­maz ol­du­ğu­nu ka­bul et­mek du­ru­mun­da ka­lır. Ör­ne­ğin Prof. Ali De­mir­soy bu ko­nu­da şu iti­raf­ta bu­lu­nur:
"Fo­to­sen­tez ol­duk­ça kar­ma­şık bir olay­dır ve bir hüc­re­nin içe­ri­sin­de­ki or­ga­nel­de or­ta­ya çık­ma­sı ola­nak­sız gö­rül­mek­te­dir. Çün­kü tüm ka­de­me­le­rin bir­den oluş­ma­sı ola­nak­sız, tek tek or­ta­ya çık­ma­sı da an­lam­sız­dır."75
Al­man bi­yo­log Hoi­mar Von Dit­furth ise, fo­to­sen­te­zin, bu ye­te­ne­ğe sa­hip ol­ma­yan bir hüc­re ta­ra­fın­dan son­ra­dan "öğ­re­ni­le­me­ye­cek" bir iş­lem ol­du­ğu­nu be­lir­tir:
"Hiç­bir hüc­re, bi­yo­lo­jik bir iş­le­vi, söz­cü­ğün ger­çek an­la­mın­da "öğ­ren­me" ola­na­ğı­na sa­hip de­ğil­dir. Bir hüc­re­nin so­lu­num ya da fo­to­sen­tez yap­ma gi­bi bir iş­le­vi do­ğu­şu sı­ra­sın­da ye­ri­ne ge­ti­re­bi­le­cek ko­num­da ol­ma­yıp, da­ha son­ra­ki ya­şam sü­re­ci için­de bu­nun üs­te­sin­den ge­le­bi­le­cek du­ru­ma gel­me­si, bu iş­le­vi sağ­la­ya­cak be­ce­ri­yi edin­me­si ola­nak­sız­dır."76

So­nuç:
Fo­to­sen­tez rast­lan­tı­lar so­nu­cu ge­liş­me­si müm­kün ol­ma­yan, ola­ğa­nüs­tü komp­leks­lik­te bir iş­lem­dir. Böy­le­si­ne mu­az­zam bir iş­le­min, bir hüc­re ta­ra­fın­dan son­ra­dan öğ­re­nil­me­si müm­kün de­ğil­dir. Bu du­rum, yer­yü­zün­de or­ta­ya çı­kan ilk bit­ki hüc­re­le­ri­nin fo­to­sen­tez ya­pa­cak özel­lik­le­re sa­hip ola­rak or­ta­ya çık­tık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Bit­ki­ler, bu­gün­kü özel­lik­le­ri­ne sa­hip ola­rak, bir an­da fo­to­sen­tez ye­te­ne­ğiy­le bir­lik­te var ol­muş­lar­dır. On­la­rı her tür­lü ya­rat­ma­yı bi­len, üs­tün güç sa­hi­bi Ya­ra­tı­cı­mız Yü­ce Al­lah ya­rat­mış­tır:

Ye­ri de (na­sıl) dö­şe­yip-yay­dık? On­da sar­sıl­maz dağ­lar bı­rak­tık ve on­da 'göz alı­cı ve iç açı­cı' her çift­ten (ni­ce bit­ki­ler) bi­tir­dik. (Bun­lar,) 'İç­ten Al­lah'a yö­ne­len' her kul için 'hik­met­le ba­kan bir iç göz' ve bir zi­kir­dir. (Kaf Su­re­si, 7-8)













CİNSİYET SEÇMESİ TEORİSİNİN ÇÖKÜŞÜ

Kimi ya­yın­lar­da ev­rim ma­sal­la­rı­nın ko­nu­su ol­ma­yı sür­dü­ren cin­si­yet seç­me­si te­ori­si, ger­çek­te bi­lim­sel göz­lem­ler kar­şı­sın­da çök­müş bir te­ori­dir. Cin­si­yet seç­me­si, eşey­li üre­yen can­lı­lar­da, bir cin­si­yet­te, ge­nel­lik­le de er­kek­ler­de, da­ha çok çift­le­şip da­ha çok yav­ru sa­hi­bi ol­ma­yı sağ­la­yan fi­zik­sel özel­lik­le­rin di­ğer cin­si­yet ta­ra­fın­dan se­çil­me­si­ni ta­nım­lar. Dar­win, Tür­le­rin Kö­ke­ni isim­li ki­ta­bın­da cin­si­yet seç­me­si ile il­gi­li şu var­sa­yım­da bu­lun­muş­tur:
"... Di­şi kuş­la­rın, ken­di gü­zel­lik stan­dart­la­rı­na gö­re, en hoş ses­li ve gü­zel gö­rü­nüm­lü er­kek kuş­la­rı bin­ler­ce ne­sil bo­yun­ca seç­me­le­ri so­nu­cun­da be­lir­gin bir et­ki or­ta­ya çı­ka­ca­ğın­dan kuş­ku duy­mak için hiç­bir ge­çer­li se­bep gö­re­mi­yo­rum"77
Dar­win'e gö­re, da­ha gü­zel ve dik­kat çe­ki­ci özel­lik­le­re sa­hip kuş­lar, ne­sil­ler bo­yun­ca se­çi­le­rek, en so­nun­da fark­lı özel­lik­ler ka­za­na­bi­le­cek­ler ve­ya baş­ka bir tü­re dö­nü­şe­bi­le­cek­ler­dir. Dar­win, on iki yıl son­ra ya­yın­la­dı­ğı İn­sa­nın Tü­re­yi­şi isim­li ki­ta­bın­da; kuş­lar­dan may­mun­la­ra uza­nan bir yel­pa­ze­de yer alan can­lı tür­le­rin­de, er­kek­ler­de bu­lun­du­ğu hal­de di­şi­ler­de ol­ma­yan gö­za­lı­cı fi­zik­sel ya­pı­lar­la il­gi­li bir id­di­a or­ta­ya koy­du. Dar­win'in id­di­ası­na gö­re er­kek­le­re öz­gün es­te­tik ya­pı­lar (ta­vus kuş­la­rın­da er­kek­ler­de ol­du­ğu hal­de di­şi­ler­de bu­lun­ma­yan kuy­ruk tüy­le­ri gi­bi) di­şi­le­rin ne­sil­ler bo­yu yap­tı­ğı se­çim so­nu­cun­da or­ta­ya çık­mış ola­bi­lir­di.
An­cak Dar­win ya­nı­lı­yor­du. Onun dö­ne­min­de bi­lim­sel in­ce­le­me im­kan­la­rı ye­ter­li ol­ma­dı­ğı için, bu var­sa­yı­mın ne de­re­ce yan­lış ol­du­ğu­nun an­la­şıl­ma­sı için za­man geç­me­si ge­rek­ti. Bi­lim­de ya­şa­nan ge­liş­me­ler, Dar­win'in gö­re­me­di­ği se­be­bin var ol­du­ğu­nu; da­ha da önem­li­si bu se­be­bin ev­rim te­ori­si için önem­li bir çık­maz ol­du­ğu­nu or­ta­ya çı­kar­dı.
Do­ğa­da çok sa­yı­da can­lı tü­rü­nün eş­leş­me dav­ra­nış­la­rı­nı araş­tı­ran bi­yo­log­lar, cin­si­yet seç­me­sin­de Dar­win­ci ba­kış açı­sı­nın "hiç­bir açık­la­yı­cı­lı­ğı­nın kal­ma­dı­ğı­nı" açık­ça ilan et­mek­te­dir­ler. Dün­ya­nın çe­şit­li böl­ge­le­rin­den bi­lim adam­la­rı çok fark­lı tür­ler­le il­gi­li –ve cin­si­yet seç­me­si te­ori­siy­le ta­ma­men çe­li­şen- du­rum­lar ra­por et­mek­te­dir­ler. Bu ör­nek­ler o ka­dar faz­la­dır ki ko­nu­nun uz­ma­nı olan araş­tır­ma­cı­la­rın, cin­si­yet seç­me­si te­ori­si­nin de­ğe­ri­ni ta­ma­men yi­tir­di­ği­ne da­ir ne­re­dey­se şüp­he­le­ri kal­ma­mış­tır. Teo­ri aley­hin­de­ki tüm bu göz­lem ve dü­şün­ce­ler, bi­lim adam­la­rı­nı bir ara­ya ge­ti­ren top­lan­tı­lar­da da ele alın­mak­ta­dır.
Bu gö­rüş­le­rin bir ağız­dan di­le ge­ti­ril­di­ği en önem­li top­lan­tı­lar­dan bi­ri ise Ame­ri­kan Bi­li­mi Ge­liş­tir­me Der­ne­ği'nin 2003 yı­lı top­lan­tı­sı ol­du. Top­lan­tı bün­ye­sin­de cin­si­yet seç­me­si te­ori­siy­le il­gi­li bir sem­poz­yum or­ga­ni­ze eden Stan­ford Üni­ver­si­te­si bi­yo­lo­ğu Jo­an Ro­ugh­gar­den, ko­nu­yu kı­sa ve net bir şe­kil­de şöy­le özet­le­miş­tir:
"Dar­win­ci cin­si­yet seç­me­si­ni çü­rü­ten yük­lü mik­tar­da göz­lem­sel ka­nıt mev­cut... Ku­ral dı­şı du­rum­lar o ka­dar faz­la ki 'açık­la­ma ge­re­ki­yor' di­ye avaz avaz ba­ğı­rı­yor­lar... Dar­win'in cin­si­yet seç­me­si te­ori­si­nin bağ­la­mı bü­tü­nüy­le çö­zül­mek­te­dir... Ya­ni Dar­win te­mel öne­ri­le­rin­de ya­nıl­mış­tır, an­cak da­ha da önem­li­si, [cin­si­yet seç­me­si te­ori­si] he­nüz bir yak­la­şım ola­rak bi­le ye­ter­siz­dir."78
17 Şu­bat 2003 gü­nü ger­çek­le­şen sem­poz­yum­da ko­nu­şan Ka­na­da Leth­brid­ge Üni­ver­si­te­si Psi­ko­log ve Nö­ro­lo­ğu Pa­ul Va­sey ise ko­nuy­la il­gi­li şu yo­ru­mu yap­mış­tır:
"...Cin­si­yet dav­ra­nış­la­rıy­la il­gi­li ge­le­nek­sel ev­rim­sel te­ori­ler, olup bi­te­ni açık­la­ma­da ye­ter­siz ve fa­kir­dir"79
As­lın­da söz ko­nu­su ev­rim­sel te­ori­le­rin olup bi­te­ni açık­la­ma­da ye­ter­siz ol­du­ğu­nu be­lirt­mek ya­nıl­tı­cı­dır. Bu te­ori­ler, can­lı­la­rın ha­ya­li ev­rim­sel ge­li­şi­mi ile il­gi­li hiç­bir nok­ta­yı açık­la­ya­ma­mak­ta­dır­lar.
Can­lı­lar­da­ki gö­za­lı­cı renk ve de­sen­le­rin cin­si­yet seç­me­siy­le or­ta­ya çı­ka­ma­ya­ca­ğı­nın çok açık bir ka­nı­tı da ta­vus ku­şu­nun si­met­rik de­sen­le­ri­dir. Can­lı­la­rın ya­pı­la­rı­nı açık­la­ma­da te­sa­düf­le­re da­ya­nan Dar­win, bu mü­kem­mel de­sen­le­rin te­ori­si­ne oluş­tur­du­ğu aç­ma­zın ken­di­si­ni has­ta ede­cek se­vi­ye­de ol­du­ğu­nu iti­raf et­miş­tir:
"Bir ta­vus ku­şu­nun kuy­ru­ğun­da­ki tü­yün gö­rü­nü­mü, ne za­man ba­ka­cak ol­sam, be­ni has­ta edi­yor" 80
Eğer Dar­win, gü­nü­müz mo­dern bi­li­mi ile ta­nış­mış ol­say­dı, ta­vus kuş­la­rı ken­di­si için çok da­ha bü­yü bir sıkıntı konusu olacaktı. Çün­kü mo­dern bi­lim, ta­vus ku­şun­da­ki de­tay­la­rın çok has­sas ya­pı­la­ra da­yan­dı­ğı­nı or­ta­ya koy­muş­tur. İn­gil­te­re'de­ki Bris­tol Üni­ver­si­te­si'nde Ma­ki­ne Mü­hen­dis­li­ği Bö­lü­mü'nde mü­hen­dis­lik ta­sa­rı­mı do­çen­ti olan Stu­art Bur­gess, ta­vus ku­şu tü­yün­de­ki ta­sa­rı­mı çar­pı­cı bir şe­kil­de or­ta­ya koy­muş, bu ta­sa­rı­mın hiç­bir şe­kil­de Cin­si­yet Seç­me­si te­ori­siy­le açık­la­na­ma­ya­ca­ğı so­nu­cu­na var­mış­tır.
Ev­rim bi­yo­log­la­rı­nın bi­lim­sel kon­fe­rans­lar­da açık­ça iti­raf et­ti­ği ve ta­vus ku­şu ör­ne­ği­nin de so­mut ola­rak or­ta­ya koy­du­ğu gi­bi, cin­si­yet seç­me­si te­ori­si do­ğa­da­ki ger­çek­ler­le hiç­bir şe­kil­de uyuş­ma­yan, ha­yal ürü­nü bir te­ori­dir.

Ta­vus Ku­şu Tü­yün­de­ki De­tay­lı Ya­pı ve
Or­ta­ya Çı­kan Gö­za­lı­cı De­sen­ler
Bir er­kek ta­vus ku­şu kur yap­ma sı­ra­sın­da kuy­ruk tüy­le­ri­ni ser­gi­ler ve or­ta­ya muh­te­şem bir yel­pa­ze çı­ka­rır. Er­kek ta­vus ku­şun­da her yıl ye­ni­le­nen yak­la­şık 200 kuy­ruk tü­yü var­dır. Tüy­ler­den 170 ka­da­rı göz şek­lin­de­dir, bun­lar 'göz tü­yü' ola­rak ad­lan­dı­rı­lır. Ka­lan 30 tüy ise yel­pa­ze­ye son de­re­ce es­te­tik bir dış sı­nır çi­zen 't tüy­le­ri'dir. Yel­pa­ze oluş­tu­ran bu tüy ta­sa­rı­mın­da göz­le­rin ol­duk­ça dü­zen­li bir ya­yı­lım gös­ter­di­ği, t ve göz tüy­le­ri­nin de mik­ros­ko­bik öl­çü­de çok komp­leks bir ya­pı­ya sa­hip ol­duk­la­rı gö­rü­lür. Göz­le­rin her bi­ri gö­rü­nür va­zi­yet­te­dir, çün­kü yel­pa­ze­de ön sı­ra­da kı­sa tüy­ler, ar­ka sı­ra­da uzun tüy­ler yer­leş­ti­ril­miş­tir.
Bir göz tü­yü üze­rin­de bu­lu­nan tüy kıl­la­rı­nın üst kı­sım­da dar ara­lık­lı, alt kı­sım­da ge­niş ara­lık­lı ol­du­ğu gö­rü­lür. Aşa­ğı­da­ki kıs­mın ge­niş ara­lık­lı ol­ma­sı sa­ye­sin­de bir kon­trast (zıt­lık) oluş­tu­ru­la­rak gö­zün bu­lun­du­ğu kı­sım ön pla­na çı­ka­rıl­mış olur. Bir ta­vus ku­şu­nun tü­yün­de­ki renk­ler ol­duk­ça gü­zel­dir, çün­kü par­lak ve göz alı­cı­dır­lar. Bu göz alı­cı renk­le­rin bir özel­li­ği, gö­rüş açı­sı­na gö­re de­ğiş­me­le­ri­dir. Bu­ra­da renk­ler pig­ment­ler­le (hay­van ve­ya bit­ki do­ku­la­rı­na renk ve­ren mad­de) de­ğil, in­ce-film adı ve­ri­len ve bar­bül­ler­de ger­çek­le­şen op­tik (gör­me ve göz­le il­gi­li) bir et­ki sa­ye­sin­de or­ta­ya çı­kar. Bar­bül­ler kuş tüy­le­ri üze­rin­de­ki en in­ce ya­pı­lar­dır ve an­cak mik­ros­kop al­tın­da gö­rü­nür­ler. Yan­da­ki re­sim­de gös­te­ri­len bir ta­vus ku­şu tü­yü üze­rin­de kıl­lar ve her bir kıl üze­rin­de yak­la­şık bir mil­yon bar­bül var­dır. Ta­vus ku­şu­nun göz tü­yü üze­rin­de­ki bar­bül­ler, bronz, ma­vi, ko­yu mor ve ye­şil renk­ler­de gö­rü­nür­ler.
Bar­bül­ler­de or­ta­ya çı­kan in­ce-film et­ki­si, yan­da­ki re­sim­de gö­rül­dü­ğü gi­bi, üç ke­ra­tin ta­ba­ka­da ger­çek­le­şir. Şef­faf ke­ra­tin ta­ba­ka­lar ışı­ğı kı­rar ve kı­rı­lan ışı­ğın ba­zı bi­le­şen­le­ri­ni tu­tar­lar. Yan­da­ki re­sim­de gö­rü­len yu­mu­şak iç kıs­mın kah­ve­ren­gi renk­te ol­ma­sı, ke­ra­tin kat­man­la­ra ka­ran­lık ton­da bir ar­ka plan sağ­la­ya­rak ışı­ğın ar­ka­ya ge­çip kay­bol­ma­sı­nı en­gel­ler. Böy­le­ce yan­sı­tı­lan ışık renk­le­ri or­ta­ya çı­ka­ra­bi­lir. İn­ce-film et­ki­si üç ta­ba­ka­da ay­nı an­da ger­çek­le­şir ve or­ta­ya de­ği­şik renk­ler çı­kar. Ke­ra­tin ta­ba­ka­la­rın bel­li bir ren­gi üret­me­si an­cak son de­re­ce in­ce ol­ma­la­rı sa­ye­sin­de müm­kün olur. Ke­ra­tin ta­ba­ka­la­rın ka­lın­lı­ğı mi­li­met­re­nin sa­de­ce yir­mi bin­de bi­ri ka­dar­dır. Ke­ra­tin ta­ba­ka­nın bu ka­lın­lı­ğı, en par­lak ren­gi üret­me­de 'op­ti­mal' ka­lın­lık­tır. Çün­kü ta­ba­ka ka­lın­lı­ğı, göz­le gö­rü­le­bi­lir ışı­ğın dal­ga bo­yu­nu geç­me­me­li­dir.
Göz şek­li­nin çok önem­li bir özel­li­ği de bin­ler­ce bar­bü­lün bi­rey­sel et­ki­le­ri­nin bir­leş­ti­ril­me­siy­le or­ta­ya çı­kan 'di­ji­tal' bir şe­kil ol­ma­sı­dır. Bir­bir­le­rin­den ba­ğım­sız ol­ma­la­rı­na kar­şın kom­şu bar­bül­ler ku­sur­suz bir ko­or­di­nas­yon or­ta­ya ko­ya­rak göz şek­li­ni oluş­tu­rur­lar. Bir­bi­rin­den ba­ğım­sız ça­lı­şan bar­bül­le­rin şa­şır­tı­cı bir özel­li­ği de or­ta­ya çı­kar­dık­la­rı göz şek­lin­de­ki si­met­ri­dir. Eğer bir göz tü­yü X-Y ana­li­tik düz­le­mi üze­ri­ne yer­leş­ti­ri­lir­se göz şek­li­ni oluş­tu­ran şe­kil­le­rin, elip­so­id ve car­dio­id gi­bi geo­met­rik şe­kil­ler ol­du­ğu or­ta­ya çı­kar. Bir­bir­le­rin­den ba­ğım­sız bar­bül­le­rin nor­mal­de rast­ge­le ve dü­zen­siz şe­kil­ler, da­ğı­nık de­sen­ler or­ta­ya koy­ma­la­rı bek­le­nir. An­cak üstteki re­sim­de de gö­rül­dü­ğü gi­bi göz de­se­nin­de­ki geo­met­rik şe­kil­ler ma­te­ma­tik­sel for­mül­le­re da­ya­lı özel şe­kil­ler­dir. Bu şek­lin te­sa­düf­ler­le or­ta­ya çık­mış ol­ma ih­ti­ma­li, bir stad­yu­mun tri­bün­le­ri­ne rast­ge­le da­ğı­lan iz­le­yi­ci­le­rin, giy­si­le­rin­de­ki renk­ler­le ku­sur­suz bir Tür­ki­ye ha­ri­ta­sı oluş­tur­ma­sı ka­dar az­dır.
Gö­rül­dü­ğü gi­bi ta­vus ku­şu tü­yün­de­ki dü­zen son de­re­ce komp­leks­tir. Bu komp­leks­lik hak­kın­da hiç­bir şey bil­me­yen Dar­win, tüy­de­ki gü­zel­lik­le­rin, dai­ma gös­te­riş­li tüy­le­re sa­hip er­kek­le­ri se­çen di­şi­le­rin se­çi­mi so­nu­cu za­man için­de ge­liş­miş ola­bi­le­ce­ği gi­bi ba­sit ve te­mel­siz bir man­tı­ğı sa­vu­nu­yor­du. Dar­win tüy­le­rin, ba­sit gö­rü­nüm­lü bir tüy ya­pı­sın­dan aşa­ma aşa­ma ge­liş­ti­ği­ni ka­bul edi­yor­du. An­cak tüy­ler­de­ki in­ce-film et­ki­si dü­şü­nül­dü­ğün­de böy­le aşa­ma­lı bir ge­li­şi­min söz ko­nu­su ola­ma­ya­ca­ğı gö­rü­lür: İn­ce film et­ki­sin­de rol oy­na­yan fak­tör­ler­den (ar­ka pla­nı oluş­tu­ran ko­yu renk, ke­ra­tin kat­man­lar, ke­ra­tin­le­rin ışı­ğın dal­ga bo­yu­na uy­gun ka­lın­lı­ğı) her­han­gi bi­ri­nin ek­sik ol­ma­sı du­ru­mun­da, ta­vus ku­şu tü­yü bu renk­le­ri or­ta­ya çı­kar­ma­ya­cak­tır. Ya­ni bu fak­tör­le­rin tü­mü ay­nı an­da ve ku­sur­suz ola­rak bu­lun­ma­lı­dır ve bu bir in­dir­ge­ne­mez komp­leks­lik ör­ne­ği­dir. Bu ne­den­le de Dar­win'in, ta­vus ku­şu tü­yü­nün aşa­ma aşa­ma ge­liş­miş ol­du­ğu id­dia­sı ge­çer­siz­dir. Ta­vus ku­şu de­sen­le­rin­de­ki mü­kem­mel­lik an­cak ya­ra­tı­lış­la açık­la­na­bi­lir.
Bu ya­pı­da­ki bir baş­ka et­ki­le­yi­ci yön ise, tüy­de­ki tüm fi­zik­sel ya­pı­la­rın bil­gi­si­nin DNA'da sak­lı ol­ma­sı­dır. Ke­ra­ti­nin kat­man sa­yı­sı ve ka­lın­lı­ğı, bar­bül­le­rin sa­yı­sı, kah­ve­ren­gi ar­ka plan, kıl­la­rın ara­sın­da­ki me­sa­fe­ler… Tü­mü, DNA'da­ki bil­gi­ye gö­re üre­ti­lir. Tüm bu gü­zel­li­ğin, ev­rim­ci­le­rin id­di­a et­ti­ği gi­bi rast­ge­le mu­tas­yon­lar so­nu­cu or­ta­ya çık­ma­sı müm­kün de­ğil­dir. Çün­kü la­bo­ra­tu­var­lar­da ya­pı­lan sa­yı­sız mu­tas­yon de­ne­yi ke­sin ola­rak gös­ter­miş­tir ki, mu­tas­yon­la­rın or­ga­niz­ma­nın DNA'sı­na bil­gi ek­le­me­si söz ko­nu­su de­ğil­dir. Mu­tas­yon­lar et­ki­li ol­duk­la­rı za­man dai­ma anor­mal ya­pı­lar (göz­den çı­kan ba­cak­lar, faz­la­dan ayak par­ma­ğı gi­bi) or­ta­ya çık­ma­sı­na ne­den olur. Do­la­yı­sıy­la ta­vus ku­şu tü­yün­de­ki dü­ze­nin rast­ge­le mu­tas­yon­lar­la or­ta­ya çık­ma­sı müm­kün de­ğil­dir. Rast­ge­le mu­tas­yon­lar­la böy­le komp­leks ya­pı­lar ve göz alı­cı gü­zel­lik­le­rin or­ta­ya çı­ka­bi­le­ce­ği­ni ka­bul et­mek; bir köy evi­nin yağ­mur, şim­şek ve rüz­gar­la za­man için­de bir sa­ra­ya dö­nü­şe­bi­le­ce­ği­ni ka­bul et­mek ka­dar man­tık­sız­dır.

Dar­win'in Cin­si­yet Seç­me­si Te­ori­si­nin Tu­tar­sız­lık­la­rı
Cin­si­yet seç­me­si te­ori­si, ger­çek­te hiç­bir bi­lim­sel da­ya­na­ğı ol­ma­yan bir var­sa­yım­dan iba­ret­tir. Cin­si­yet seç­me­si te­ori­si­ne gö­re bir di­şi bir er­kek­le bel­li bir özel­li­ğe, ör­ne­ğin uzun tü­ye gö­re çift­le­şe­bi­lir. Bu­na gö­re uzun sü­re so­nun­da cin­si­yet seç­me­si­nin bel­li bir özel­li­ği ge­niş çap­ta üre­te­bi­le­ce­ği var­sa­yı­lır.
Oy­sa ta­vus ku­şu tüy­le­rin­de­ki sa­yı­sız de­ta­yın, di­şi­nin se­çi­mi­ne bağ­lı ola­rak oluş­tu­ğu­nu ka­bul et­mek, di­şi­nin her bir de­ta­yı in­ce­le­yip süz­geç­ten ge­çir­di­ği­ni farz et­me­yi ge­rek­ti­rir, ki bu müm­kün de­ğil­dir. Na­sıl olur da bir kuş, bir tüy­de­ki şe­kil­le­ri sa­hip ol­duk­la­rı si­met­ri­ye gö­re se­çe­bi­lir ve ma­te­ma­tik­sel denk­lem­ler­le sa­bit gü­zel­lik­te şe­kil­ler oluş­ma­sı­na yol aça­bi­lir? Göz tüy­le­ri­nin bir ta­ne­si­ni da­hi giz­li bı­rak­ma­ya­cak bir yel­pa­ze na­sıl oluş­tu­ra­bi­lir? Bu yel­pa­ze­nin te­pe­sin­de­ki es­te­tik tüy­le­ri­ni bir sı­nır oluş­tu­ra­cak şe­kil­de na­sıl di­ze­bi­lir? El­bet­te ya­pı­lan bir se­çim so­nun­da bun­la­rın oluş­tu­ğu­nu farz et­mek saç­ma­dır.
Dar­win'in cin­si­yet seç­me­si te­ori­si­nin en za­yıf nok­ta­sı, ha­ya­ti bir so­ru­ya, cin­si­yet seç­me­si dön­gü­sü­nün rast­ge­le te­sa­düf­ler­le na­sıl baş­la­mış ola­bi­le­ce­ği so­ru­su­na ve­re­cek bir ce­va­bı ol­ma­ma­sı­dır. Cin­si­yet seç­me­si söz­de ev­rim sü­re­cin­de baş­la­mış­sa, hem er­kek­te­ki gü­zel özel­lik­le­ri kon­trol eden gen hem de di­şi­de se­çi­mi kon­trol eden gen (böy­le bir ge­nin var­lı­ğı he­nüz gös­te­ril­miş de­ğil­dir) ay­nı an­da or­ta­ya çık­mış ol­ma­lı­dır. Çün­kü bu gen­le­rin her­han­gi bi­ri­nin tek ba­şı­na bu­lun­ma­sı cin­si­yet seç­me­si mey­da­na ge­tir­mez. Bu kı­sıt­la­ma, tü­müy­le im­kan­sız ol­du­ğu ka­nıt­lan­mış ol­ma­sı­na rağ­men, yi­ne de gen­le­rin aşa­ma­lar­la or­ta­ya çık­tı­ğı­nı ka­bul eden ev­rim te­ori­si­nin cin­si­yet seç­me­si id­di­ası­na ölüm­cül bir dar­be­dir.

Ta­vus Kuş­la­rın­da­ki Bu Üs­tün Gü­zel­lik Yü­ce Bir
Ya­ra­tı­cı'nın Var­lı­ğı­nın Gös­ter­ge­si­dir
Ta­vus ku­şu­nun kuy­ruk tüy­le­rin­de­ki özel­lik­ler ha­yat­ta kal­ma­sı için ge­rek­li olan kuy­ru­ğa, faz­la­dan bir gü­zel­lik ka­zan­dır­mak­ta­dır. Di­ğer yan­dan kuy­ru­ğun gü­zel­li­ği, iş­le­viy­le il­gi­li de­ğil­dir. Ta­vus ku­şun­da­ki ek­len­miş gü­zel­lik özel­li­ği, tüm bu gü­zel­li­ği özel ola­rak ya­rat­mış olan üs­tün bir Ya­ra­tı­cı'nın be­lir­gin bir işa­re­ti­dir. Can­lı­da, böy­le­si­ne has­sas de­tay­lar­la göz ka­maş­tı­rı­cı gü­zel­lik­ler var eder, onu yok­tan ya­rat­mış olan Yü­ce Al­lah'tır.
Do­la­yı­sıy­la Dar­win'in cin­si­yet seç­me­si te­ori­si­nin hiç­bir tu­tar­lı yö­nü bu­lun­ma­mak­ta­dır. Bu teo­ri çe­şit­li tür­ler­de er­kek­ler­de gö­rü­len gü­zel­lik­le­rin kö­ke­ni­ni açık­la­ma­dan son de­re­ce uzak­tır. Dar­wi­nist­le­rin, do­ğa­da­ki muh­te­şem ya­pı­la­rı, ge­çer­li­li­ği ol­ma­yan çe­şit­li te­ori­ler or­ta­ya ata­rak ba­sit­leş­tir­me­ye ça­lış­mak ye­ri­ne, bu ya­pı­la­rın sa­hip ol­du­ğu komp­leks­lik­le­ri açık­la­ya­bil­me­le­ri ge­rek­mek­te­dir. Her­han­gi bir ev­rim sü­re­ci ya­şan­ma­mış olan ev­ren­de, ken­di te­ori­le­ri­ni des­tek­le­ye­cek her­han­gi bir de­lil bu­la­bil­me­le­ri im­kan­sız­dır.

So­nuç:
Ta­vus ku­şun­da­ki bu mü­kem­mel ya­pı­yı te­sa­düf­ler­le açık­la­ma­ya ça­lı­şan her­ke­sin Dar­win gi­bi ken­di­ni has­ta his­set­me­si son de­re­ce do­ğal­dır. Çün­kü bu, akıl ve sağ­du­yu­ya ta­ma­men ay­kı­rı­dır. Mü­kem­mel ya­ra­tı­lış ör­nek­le­ri kar­şı­sın­da, in­sa­nın göz­le­ri­ni ka­pa­ma­sı, tüm bun­la­rı yok say­ma­sı­dır. Çün­kü açık bir ger­çek var­dır ki, ta­vus ku­şun­da­ki bu gü­zel­lik­le­rin ve mü­kem­mel de­tay­la­rın te­sa­düf­ler­le or­ta­ya çık­ma­sı müm­kün de­ğil­dir. Di­ğer tüm can­lı­lar­da ol­du­ğu gi­bi bu can­lı­yı da, Yü­ce Al­lah, son­suz bil­gi ve il­mi ile ya­rat­mış­tır. Al­lah bir Ku­ran aye­tin­de şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

"Gök­le­rin ve ye­rin mül­kü O'nun­dur; ço­cuk edin­me­miş­tir. O'na mül­kün­de or­tak yok­tur, her şe­yi ya­rat­mış, ona bir dü­zen ver­miş, bel­li bir öl­çüy­le tak­dir et­miş­tir." (Fur­kan Su­re­si, 2)



























FANTASTİK PROPAGANDASI: GELECEĞİN YARATIKLARI

Evrim­ci bir ya­yı­nın say­fa­la­rı­nı çe­vi­rir­ken, "ho­mi­nid ata" ola­rak ni­te­len­di­ri­len ha­ya­li can­lı­la­rın renk­li ve gö­za­lı­cı re­kons­trük­si­yon çi­zim­le­ri­ne hiç rast­la­dı­nız mı? Pe­ki bu çi­zim­le­rin ye­ter­siz fo­sil ka­yıt­la­rı­na da­yan­dı­rıl­dı­ğı­nı bi­li­yor mu­su­nuz? Eğer bu so­ru­la­ra ce­va­bı­nız 'evet' ise, ev­rim pro­pa­gan­da­sı­nın ha­yal gü­cü­ne ve göz­bo­ya­yı­cı re­sim­le­re faz­la­sıy­la da­yan­dı­ğı­nın far­kın­da ol­ma­lı­sı­nız. Ama bu­nu da­ha iyi gör­mek için, bir de "ge­le­ce­ğe da­ir" ha­zır­lan­mış ev­rim se­nar­yo­la­rı­na göz at­mak ge­rek­mek­te­dir: Ör­ne­ğin ge­le­cek­te ya­şa­na­cak söz­de ev­ri­mi an­la­tan bir se­nar­yo şu şe­kil­de­dir: Ya­ra­sa­lar ka­nat­la­rı­nı yi­ti­re­rek ye­re ine­cek­ler ve yer­de yi­ye­cek bu­la­ma­yın­ca su al­tın­da ya­şa­ma­yı de­ne­ye­cek­ler, tim­sah­lar ev­rim­le­şe­rek "de­sert shark" (çöl kö­pek­ba­lı­ğı)'a dö­nü­şe­cek­ler, ağaç­lar­da ya­şa­yan may­mun­lar ye­re ine­rek vah­şi­le­şe­cek­ler ve as­lan­la­rın ye­ri­ni ala­rak on­la­ra ben­zer bir gö­rü­nüm el­de ede­cek­ler…
Şa­şır­tı­cı ge­le­bi­lir ama, ev­rim­ci ya­yın­lar­da son za­man­lar­da yay­gın­laş­tı­rıl­dı­ğı gö­rü­len bu se­nar­yo­la­rın ar­ka­sın­da bi­lim-kur­gu se­na­rist­le­ri de­ğil, söz­de 'bi­lim adam­la­rı' bu­lu­nu­yor! Söz ko­nu­su bi­lim adam­la­rı, TV bel­ge­sel­le­rin­de ve­ya po­pü­ler bi­lim der­gi­le­rin­de ya­yın­la­nan ben­zer içe­rik­li ma­ka­le­le­rin­de, ev­ri­min bi­lim­sel bir ger­çek ol­du­ğu ve ge­le­cek­te de de­vam ede­ce­ği ma­sa­lı­nı an­la­tı­yor­lar.
Oy­sa tüm bun­lar asıl­sız ve bi­lim dı­şı ola­rak yü­rü­tü­len bir pro­pa­gan­day­la il­gi­li­dir.

1. Ge­le­ce­ğe Da­ir Ev­rim Se­nar­yo­la­rı­nın Bi­lim­sel De­ğe­ri Yok­tur
'Ev­ri­min Ge­le­ce­ği' se­nar­yo­la­rı­nı sa­vu­nan­lar, ge­le­cek­te ya­şa­ya­ca­ğı­nı var­say­dık­la­rı hay­van­lar ile il­gi­li ol­duk­ça de­tay­lı bil­gi­ler ver­mek­te hiç­bir sa­kın­ca gör­me­me­mek­te­dir­ler. Han­gi hay­va­nın han­gi or­ga­nı­nın ne­ye dö­nü­şe­ce­ği­ni an­lat­mak­ta, dav­ra­nış­la­rı­nın na­sıl et­ki­le­ne­ce­ği­ni, ney­le bes­le­nip, ne­re­ler­de ya­şa­ya­cak­la­rı­nı be­lirt­mek­te­dir­ler. Hat­ta bun­la­rın her bi­ri­ni ken­di­le­rin­ce isim­len­dir­mek­te­dir­ler. An­cak bu de­ği­şim­le­rin na­sıl mey­da­na ge­le­ce­ği­ne da­ir tek bir bi­lim­sel açık­la­ma­da bu­lun­ma­mak­ta, bu­nu de­ne­me­ye da­hi ça­lış­ma­mak­ta­dır­lar.
Oy­sa, bir bi­lim ada­mı, ge­le­cek­le il­gi­li bir tah­min­de bu­lu­nur­ken bu­nu mut­la­ka güç­lü ve ke­sin bi­lim­sel ve­ri­le­re da­yan­dır­ma­lı, tah­min­le­ri­ni ta­ma­men bi­lim­sel yön­tem­ler kul­la­na­rak or­ta­ya koy­ma­lı­dır. Ak­si tak­dir­de hu­ra­fe­ler­le uğ­ra­şan "ka­hin"ler­den ve­ya "fal­cı"lar­dan hiç­bir far­kı kal­maz.
Söz ge­li­mi bir jeo­log, bir ka­ra par­ça­sı­nın mil­yon­lar­ca yıl­dır ne ka­dar hız­la yer de­ğiş­tir­di­ği ile il­gi­li tüm ve­ri­le­ri göz önün­de bu­lun­du­ra­rak bu ka­ra par­ça­sı­nın 50 mil­yon yıl son­ra ne­re­de bu­lu­na­ca­ğı ile il­gi­li bir tah­min­de bu­lu­na­bi­lir. Ve­ya, bir ge­ne­tik bi­lim­ci, gen­ler üze­ri­ne ya­pı­lan tüm araş­tır­ma­la­rı göz önün­de bu­lun­du­ra­rak, ya­kın bir ge­le­cek­te, ge­ne­tik kö­ken­li han­gi has­ta­lık­la­rın yer­yü­zün­den ta­ma­men si­li­ne­bi­le­ce­ği­ne da­ir bir tah­min­de ve açık­la­ma­da bu­lu­na­bi­lir.
'Ev­ri­min Ge­le­ce­ği' se­nar­yo­su­nu sa­vu­nan­la­rın var­sa­yım­la­rı ise hiç­bir bi­lim­sel ve­ri ile des­tek­len­me­di­ği gi­bi, ta­ma­men bu ki­şi­le­rin ha­yal­güç­le­ri­ne da­ya­lı­dır. Ni­te­kim Fo­cus der­gi­si, ben­zer se­nar­yo­la­ra "Ge­le­ce­ğin Hay­van­la­rı" baş­lı­ğı al­tın­da yer ver­di­ği Ma­yıs 2000 ta­rih­li sa­yı­sın­da bu ger­çe­ği iti­raf et­miş­tir. Fo­cus, se­nar­yo­la­rı­na yer ver­di­ği bir pa­le­on­to­lo­ğun, in­sa­ni ba­zı özel­lik­le­ri­ne ye­ni­le­rek ha­yal gü­cü­nün et­ki­si al­tın­da ka­la­rak ça­lış­tı­ğı­nı be­lir­te­rek bu ça­lış­ma­nın bi­lim­de ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi bi­lim­sel yön­tem­ler­le ger­çek­leş­ti­ril­me­di­ği­ni ka­bul et­miş­tir. Der­gi­de bu­nun­la il­gi­li ola­rak şun­lar ya­zıl­mış­tır:
"Kuş­ku­suz bi­lim ken­di yön­tem­le­ri olan, ay­nı de­ney­le­rin ay­nı ko­şul­lar­da ay­nı so­nuç­lar ver­di­ği bir alan… Bu bi­lim­sel­li­ğin sı­nır­la­rı için­de ça­lı­şan­lar, el­bet­te bu ka­tı ku­ral­la­ra uyu­yor­lar. Ama, za­man za­man in­san ol­ma­nın da­ya­nıl­maz ha­fif­li­ği­ni his­se­di­yor­lar. Bu ne­den­le HA­YAL GÜÇ­LE­Rİ­Nİ ZOR­LA­YA­Bİ­Lİ­YOR­LAR. İş­te "Ge­le­ce­ğin Zo­olo­ji­si" isim­li ese­rin sa­hi­bi İs­koç­ya­lı pa­le­on­to­log Dou­gal Di­xon da bun­lar­dan bi­ri… Ese­rin­de ge­le­ce­ğin hay­van­la­rı­nı mut­la­ka bi­lim­sel bir sü­reç­ten ge­çi­ri­yor, ken­di­sin­den de çok şey­ler ka­tı­yor…" (Vur­gu bi­ze ait)
Sa­de­ce ha­yal gü­cü­ne da­ya­nı­la­rak ya­pıl­mış ve fan­ta­zi bir se­nar­yo­dan öte her­han­gi bir an­la­mı ol­ma­yan bu ça­lış­ma­nın, bi­lim­sel­lik id­dia­sı ta­şı­yan Fo­cus gi­bi der­gi­ler­de ve­ya ben­zer şe­kil­ler­de Ani­mal Pla­net gi­bi TV ka­nal­la­rın­da yer al­ma­sı ise son de­re­ce ya­nıl­tı­cı­dır. Oku­yu­cu­la­rın bu se­nar­yo­la­ra da­ir ha­ber­le­ri bir bi­lim kur­gu ka­na­lın­da ve­ya der­gi­sin­de, "fan­te­zi­le­ri­niz", "ha­yal­gü­cü­nün eser­le­ri" gi­bi ko­nu­lu prog­ram ve­ya say­fa­lar­da iz­le­yip/oku­ma­la­rın­da her­han­gi bir sa­kın­ca ol­ma­ya­bi­lir. An­cak bir ki­şi­nin ha­yal gü­cü­nün ürü­nü olan bu ga­rip ya­ra­tık­la­rın re­sim­le­ri ve de­tay­lı bil­gi­le­ri, bi­lim ile il­gi­li ya­yın­lar­da yer alı­yor ve kul­la­nı­lan man­şet­ler­de, bu ha­ya­li can­lı­lar­la il­gi­li fan­te­zi­ler bi­lim­sel bir so­nuç gi­bi ak­ta­rı­lı­yor­sa bu yan­lış­tır. Kı­sa­ca­sı ev­rim te­ori­si­ne kö­rü kö­rü­ne ina­nan ba­zı bi­lim adam­la­rı­nın "ha­yal güç­le­ri­ni zor­la­ya­rak" uy­dur­duk­la­rı ma­sal­lar, bi­lim­sel­lik gö­rün­tü­sü al­tın­da kit­le­le­re em­po­ze edil­me­me­li­dir.
Bu yön­tem, as­lın­da son de­re­ce ta­nı­dık bir yön­tem­dir. Te­ori­le­ri­ni bi­lim­sel bul­gu­la­ra da­yan­dı­ra­ma­yan ev­rim­ci­ler sık sık bu gi­bi ya­nıl­tı­cı ha­ber­ler yap­mak­ta, as­la ger­çek­leş­me­miş se­nar­yo­la­rı, ko­nu ile il­gi­li bil­gi­si ol­ma­yan ya da sı­nır­lı olan ki­şi­le­re bi­lim­sel ger­çek gi­bi su­na­bil­mek­te­dir­ler. Ken­di ön­yar­gı­la­rı­nı ve ha­yal güç­le­ri­ni "bi­lim" di­ye gös­te­re­rek in­san­la­rı al­dat­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır­lar. Fran­sa'nın en ta­nın­mış zoo­log­lar­dan bi­ri olan Pi­er­re Pa­ul Grassé, ken­di­si de bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na rağ­men, hiç­bir des­tek­le­yi­ci ka­nıt su­nul­mak­sı­zın sa­vu­nu­lan ev­rim se­nar­yo­la­rı için şu yo­ru­mu yap­mış­tır:
"Ha­yal kur­ma­ya kar­şı bir ya­sa yok ama bi­lim bu­na da­hil edil­me­me­li­dir."81

2. Geç­miş­te Ev­rim Ya­şan­ma­mış­tır, Ge­le­cek­te Ya­şa­na­ca­ğı­nı Dü­şün­dü­re­bi­le­cek Hiç­bir Ka­nıt Yok­tur
Bu gi­bi ça­lış­ma­la­rı ak­ta­ran ya­yın­lar, ev­rim te­ori­si­ni bi­lim­sel ola­rak is­pat­lan­mış bir ger­çek­miş gi­bi sun­mak­ta, ve "geç­miş­te ev­rim ya­şan­dı­ğı­na gö­re ge­le­cek­te de ev­rim ya­şa­na­cak­tır" gi­bi son de­re­ce yan­lış bir dü­şün­cey­le yo­la çık­mak­ta­dır­lar. Oy­sa geç­miş­te ev­rim ya­şan­ma­dı­ğı gi­bi ge­le­cek­te de ev­rim ya­şan­ma­ya­cak­tır. Bu, mo­dern bi­li­min bul­gu­la­rıy­la or­ta­ya kon­muş bir ger­çek­tir.
Ev­rim­ci­ler, on­lar­ca yıl­dır geç­miş­le il­gi­li sa­yı­sız se­nar­yo üret­miş­ler ve kul­lan­dık­la­rı tel­kin ve pro­pa­gan­da yön­tem­le­ri ile bu ha­ya­li se­nar­yo­la­rı bi­lim­sel ger­çek­ler­miş gi­bi in­san­la­ra em­po­ze et­miş­ler­dir. An­cak 20. yüz­yı­lın ikin­ci ya­rı­sın­da mey­da­na ge­len bi­lim­sel ve tek­no­lo­jik ge­liş­me­ler ev­rim­ci­le­rin tüm dü­zen­le­ri­ni al­tüst ede­rek, ev­ri­min as­la ger­çek­leş­me­di­ği­ni açık ve ke­sin ola­rak or­ta­ya koy­muş­tur.
Ev­ri­min en önem­li aç­maz­la­rın­dan bi­ri ev­rim­leş­me­nin han­gi me­ka­niz­ma­lar­la ger­çek­leş­ti­ği­ni açık­la­ya­ma­ma­sı­dır. Söz­ge­li­mi, ya­zı­nın ba­şın­da ak­tar­dı­ğı­mız ev­rim se­nar­yo­sun­da, ya­ra­sa­la­rın bü­yük bir de­ği­şim ge­çi­re­cek­le­ri, ön­ce ka­nat­la­rı­nı yi­ti­re­cek­le­ri ve ar­dın­dan su al­tın­da ya­şa­ma­ya baş­la­ya­cak­la­rı id­di­a edil­mek­te ve bu id­di­a ha­ya­li bir çi­zim­le de des­tek­len­me­ye ça­lı­şıl­mak­ta­dır. Bu çi­zim­de gö­rü­len ise ya­ra­sa­la­rın ka­nat­la­rı­nın ye­ri­ni iki ko­lun al­dı­ğı­dır. Bu id­dia­nın bi­lim­sel bir ni­te­lik ka­za­na­bil­me­si için, ya­ra­sa­nın ka­nat­la­rı­nın na­sıl olup da bir ko­la dö­nü­şe­ce­ği­ni, uçan bir me­me­li olan ya­ra­sa­nın na­sıl olup da su al­tın­da ya­şa­ya­bi­le­cek, ne­fes ala­bi­le­cek, av­la­na­bi­le­cek ni­te­lik­ler ka­za­na­ca­ğı­nın bi­lim­sel ola­rak açık­la­ma­sı ge­re­kir.
Ev­rim­ci­le­rin id­di­a et­ti­ği bu ha­ya­li de­ği­şi­me gö­re, ya­ra­sa­nın bir­çok or­ga­nın­da önem­li de­ği­şik­lik­ler mey­da­na gel­me­li ve bu de­ği­şik­lik­ler son de­re­ce ama­ca yö­ne­lik bir sı­ra iz­le­me­li­dir. Ta­ma­men ih­ti­yaç­tan kay­nak­la­nan bu de­ği­şim­le­rin öy­le bir me­ka­niz­ma ta­ra­fın­dan ger­çek­leş­ti­ril­me­si ge­re­kir ki, ha­va­da yi­ye­cek ih­ti­ya­cı­nı kar­şı­la­ya­ma­yan ya­ra­sa­nın ön­ce ka­nat­la­rı­nı kol ha­li­ne ge­ti­rip onun ka­ra­da av­lan­ma­sı­nı ko­lay­laş­tır­ma­lı­dır. Ya­ra­sa­nın ka­ra­da da ye­ter­li be­sin bu­la­ma­dı­ğı­nı gö­rün­ce ise bu me­ka­niz­ma, ya­ra­sa­ya so­lun­gaç­lar ve di­ğer do­na­nı­mı­nı da sağ­la­ma­lı ve ya­ra­sa­yı su­yun al­tın­da ya­şat­ma­lı­dır.
Pe­ki ama do­ğa­da­ki bu ha­ya­li ye­te­nek­li me­ka­niz­ma ne­dir? Ev­rim­ci­ler 150 yıl­dır do­ğa­da­ki bu "ol­ma­sı ge­re­ken" me­ka­niz­ma­yı tar­tış­mak­ta­dır­lar. An­cak do­ğa­da var olan hiç­bir me­ka­niz­ma­nın böy­le bir dö­nü­şü­mü ger­çek­leş­ti­re­me­ye­ce­ği son de­re­ce açık ve ke­sin­dir. Ev­rim­ci­le­rin ev­rim­leş­ti­ri­ci iki me­ka­niz­ma ola­rak öne sür­dük­le­ri "do­ğal se­lek­si­yon" ve "mu­tas­yon­lar"ın ise as­lın­da böy­le bir sü­re­ci ger­çek­leş­ti­re­bi­le­cek özel­lik­te ol­ma­dık­la­rı bi­lim­sel ola­rak ka­nıt­lan­mış bir ger­çek­tir. Bu­nu ev­rim­ci­ler da­hi ka­bul et­mek­te­dir­ler. Do­ğal se­lek­si­yon ve mu­tas­yon­lar, bu­gün bi­lim çev­re­le­ri ta­ra­fın­dan da ka­nıt­lan­dı­ğı gi­bi "ye­ni ya­ra­tık­lar" oluş­tu­ra­ma­mak­ta­dır. Bu, bu­gün bi­lim çev­re­le­ri ta­ra­fın­dan ka­bul gör­müş bir ger­çek­tir. (Ay­rın­tı­lı bil­gi için bkz. Ha­run Yah­ya; Ev­rim Al­dat­ma­ca­sı, Ha­ya­tın Ger­çek Kö­ke­ni)
Da­ha­sı, do­ğa­nın ge­le­ce­ğiy­le il­gi­li bu ev­rim­ci id­di­ala­rı biz­zat do­ğa­nın ken­di ta­ri­hi ke­sin ola­rak ya­lan­la­mak­ta­dır. Do­ğa ta­ri­hi­ni in­ce­le­di­ği­miz­de kar­şı­mı­za, ev­ri­min ge­le­ce­ği se­nar­yo­la­rın­da ile­ri sü­rül­dü­ğü gi­bi "fark­lı ana­to­mik ya­pı­la­ra ev­rim­le­şen" can­lı­lar de­ğil, ak­si­ne ay­nı ana­to­mik ya­pı­yı ilk ya­ra­tıl­dık­la­rı an­dan iti­ba­ren yüz mil­yon­lar­ca yıl bo­yun­ca de­ğiş­me­den ko­ru­yan can­lı­lar çık­mak­ta­dır. Bi­lim adam­la­rı­nın "sta­sis" (du­ra­ğan­lık) adı­nı ver­dik­le­ri bu ol­gu, her can­lı tü­rün­de açık­ça göz­lem­le­ne­bi­lir: 400 mil­yon yıl­lık bir ba­lık fo­si­li (ör­ne­ğin Co­ale­canth) ile gü­nü­müz­de ya­şa­yan ör­ne­ği bir­bi­rin­den fark­sız­dır. Ay­nı şe­kil­de yüz mil­yon­lar­ca yıl ön­ce­si­ne ait yu­mu­şak­ça­lar, so­lu­can­lar, bö­cek­ler, am­fi­bi­ler ve kap­lum­ba­ğa­la­rın fo­sil­le­ri, gü­nü­müz­de­ki­ler­le ay­nı ya­pı­da­dır­lar. Har­vard Üni­ver­si­te­si pa­le­on­to­log­la­rın­dan ve ta­nın­mış ev­rim­ci Step­hen Jay Go­uld, bu ger­çe­ği şöy­le ka­bul et­miş­tir:
"Ço­ğu tür, dün­ya üze­rin­de var ol­du­ğu sü­re bo­yun­ca hiç­bir yön­sel de­ği­şim gös­ter­mez. Fo­sil ka­yıt­la­rın­da ilk or­ta­ya çık­tık­la­rı an­da­ki ya­pı­la­rı ne ise, ka­yıt­lar­dan yok ol­duk­la­rı an­da­ki ya­pı­la­rı da ay­nı­dır. Mor­fo­lo­jik (şe­kil­sel) de­ği­şim ge­nel­lik­le sı­nır­lı­dır ve be­lir­li bir yö­nü yok­tur."82
Do­la­yı­sıy­la bun­dan 10, 50 ya da 200 mil­yon yıl son­ra ya­şa­ya­cak olan can­lı­la­rın -eğer ya­şar­lar­sa- bu­gün­kü­ler­den fark­lı ola­ca­ğı­nı dü­şün­me­mi­zi ge­rek­ti­re­cek bir bi­lim­sel de­lil de yok­tur. Çün­kü can­lı­lar, fo­sil ka­yıt­la­rı­nın or­ta­ya koy­du­ğu ger­çek ile, ilk ya­ra­tıl­dık­la­rı an­dan iti­ba­ren de­ğiş­me­miş­ler­dir ve bun­dan son­ra da ev­rim­ci­le­rin id­di­a et­tik­le­ri şe­kil­de bir de­ği­şi­me uğ­ra­ma­ya­cak­lar­dır.

3. Ev­ri­min Ge­le­ce­ği Se­nar­yo­la­rı­nın Tek Ama­cı Ev­rim Pro­pa­gan­da­sı Yap­mak­tır
Ev­rim te­ori­si, bun­dan 2 yüz­yıl ön­ce -19. yüz­yıl­da- or­ta­ya atıl­mış ve gü­nü­müz­de bi­lim­sel bul­gu­lar­la ge­çer­siz­li­ği or­ta­ya çık­mış bir te­ori­dir. Char­les Dar­win'den bu ya­na bi­li­min her ala­nın­da ve tek­no­lo­ji­de mu­az­zam ge­liş­me­ler mey­da­na gel­miş­tir ve 19. yüz­yıl­da­ki ev­rim­ci­le­rin doğ­ru­lu­ğu­na inan­dık­la­rı bir­çok şe­yin as­lın­da im­kan­sız ol­du­ğu an­la­şıl­mış­tır.
An­cak tüm bun­la­ra rağ­men ev­rim te­ori­si, di­ğer köh­ne teo­ri ve fi­kir­ler gi­bi çö­pe atıl­ma­mış, ak­si­ne bü­yük bir özen­le mu­ha­fa­za edil­me­ye ça­lı­şıl­mış­tır. Çün­kü ev­rim te­ori­si, yüz­yıl­lar­dır, inanç­sız­lık­la­rı­na, ba­şı­boş ve so­rum­suz in­san an­la­yış­la­rı­na, mad­de­ye ver­dik­le­ri öne­me bi­lim­sel bir kı­lıf ve in­san­la­rın gö­zün­de bir meş­rui­yet ara­yan çev­re­le­re sah­te de ol­sa bir des­tek ka­zan­dır­mış­tır. Bu ne­den­le bü­yük umut­lar bağ­la­dık­la­rı te­ori­le­ri­ni bi­lim­sel yön­tem­ler­le sa­vu­na­ma­yan ev­rim­ci­ler, tel­kin, göz bo­ya­ma ve pro­pa­gan­da yön­tem­le­ri ile bu­nu sağ­la­ma­ya ça­lı­şır­lar. Ko­nu­yu de­tay­lı in­ce­le­me­yen in­san­lar ise "bi­lim­sel­lik" mas­ke­si al­tın­da giz­le­nen ga­ze­te ve der­gi­ler, ki­tap­lar vs. ara­cı­lı­ğıy­la ev­ri­min ger­çek ol­du­ğu­na ik­na edi­lir­ler.
İş­te, ge­le­cek­te ev­rim so­nu­cun­da olu­şa­ca­ğı id­di­a edi­len, bi­lim kur­gu film­le­rin­den fır­la­mış ha­ya­li ya­ra­tık­lar, bu pro­pa­gan­da­nın bir par­ça­sı­dır. Bu, ev­rim­ci­le­rin ilk kez kul­lan­dık­la­rı bir yön­tem de de­ğil­dir. Söz­ge­li­mi, bi­li­nen ev­rim sa­vu­nu­cu­la­rın­dan bi­ri olan Ric­hard Daw­kins, "ge­le­ce­ğin in­sa­nı"nı çiz­miş­tir. Et­ki­le­yi­ci bir gö­rün­tü ve­ril­mek is­te­nen bu söz­de "ge­le­ce­ğin in­sa­nı" da ay­nı amaç­la or­ta­ya atıl­mış­tır ve hiç­bir bi­lim­sel yön­tem kul­la­nıl­ma­dan ta­ma­men ha­yal ürü­nü ola­rak üre­til­miş­tir. Bu­ra­da­ki amaç yal­nız­ca ev­rim pro­pa­gan­da­sı­nı sah­te yön­tem­ler­le ayak­ta tu­ta­bil­mek­tir.
Ev­rim­ci­le­rin bu den­li bi­lim dı­şı yön­tem­le­re, ade­ta "ço­cuk kan­dır­ma" me­tod­la­rı­na baş­vur­ma­la­rı, ger­çek­te Dar­wi­nizm'in bi­lim kar­şı­sın­da uğ­ra­dı­ğı ye­nil­gi­nin bir so­nu­cu­dur. Hiçbir la­bo­ra­tu­var de­ne­yi ve­ya bi­lim­sel göz­lem ev­rim te­ori­si­ni des­tek­le­me­di­ği için, ev­rim­ci bi­yo­log­lar "ha­yal güç­le­ri­ni zor­la­ya­rak" uy­dur­ma can­lı­lar çiz­mek­te ve bu sa­ye­de ko­nu hak­kın­da bil­gi­si ol­ma­yan in­san­la­rı al­da­tı­cı yön­tem­ler­le et­ki­le­me­ye ça­lış­mak­ta­dır­lar. Bun­lar, Dar­wi­nizm'in son ça­ba­la­rı­dır. İn­san­lık, bi­lim adı­na utanç ve­ri­ci bir saf­sa­ta olan bu te­ori­den çok ya­kın­da ta­ma­men kur­tu­la­cak­tır.

De ki: "Şüp­he­siz Rab­bim hak­kı (ba­tı­lın ye­ri­ne ve­ya di­le­di­ği kim­se­nin kal­bi­ne) ko­yar. O, gayb­le­ri bi­len­dir." De ki: "Hak gel­di; ba­tıl ise ne (bir şey) or­ta­ya çı­ka­ra­bi­lir, ne ge­ri ge­ti­re­bi­lir." (Se­be Su­re­si, 48-49)

MARS’TAN GELEN YAŞAM YANILGISI

Yaşa­mın Mars'tan Dün­ya'ya gel­miş ola­bi­le­ce­ği se­nar­yo­su, mil­yar­lar­ca yıl ön­ce Mars'tan ko­pup ge­len me­te­or­la­rın ba­zı bak­te­ri­ler ta­şı­dı­ğı­nı, yer­yü­zün­de ha­ya­tın to­hum­la­rı­nı bu bak­te­ri­le­rin at­tı­ğı­nı var­say­mak­ta­dır. Oy­sa bi­lim­sel ka­nıt­lar de­ğer­len­di­ril­di­ğin­de bu id­di­ala­rın tu­tar­sız ol­du­ğu or­ta­ya çık­mak­ta­dır.
İn­gil­te­re'de­ki Kent Üni­ver­si­te­si'nden Dr. Mark Burc­hell ha­ya­tın me­te­or­lar­la se­ya­hat eden bak­te­ri­ler­le baş­la­dı­ğı te­ori­si­ni ele alan­lar­dan bi­ri­dir. Burc­hell, bu te­ori­yi is­pat­la­mak için ça­lış­ma­lar yü­rü­tü­yor ol­ma­sı­na kar­şın da­ha ilk baş­ta bir bak­te­ri­nin me­te­or üze­ri­ne na­sıl geç­miş ola­bi­le­ce­ği so­ru­su­nun bi­le ce­vap­sız ol­du­ğu­nu iti­raf et­mek­te­dir. Ken­di­siy­le ya­pı­lan bir ro­pör­taj­da uzay­da ha­yat ko­nu­su­nun için­de bu­lun­du­ğu bi­lin­mez­li­ği şu şe­kil­de ifa­de et­mek­te­dir:
"Uzay­da ya­şam üze­rin­de ça­lış­mak dai­ma zor ol­muş­tur. Uzay­da ya­şa­mın var ol­du­ğu­na da­ir eli­miz­de her­han­gi bir ka­nıt yok­tur ve biz he­nüz ken­di ge­ze­ge­ni­miz­de­ki ya­şa­mın kö­ke­ni hak­kın­da bi­le emin de­ği­liz."83
Bu­ra­da he­men be­lirt­mek ge­re­kir ki, bak­te­ri­le­rin Mars'tan Dün­ya'ya se­ye­hat et­ti­ği ve yer­yü­zün­de ha­ya­tın bu şe­kil­de baş­la­dı­ğı se­nar­yo­su, ya­şa­mın 'na­sıl' or­ta­ya çık­tı­ğı­na da­ir hiç­bir ce­vap ve­re­me­mek­te­dir. Sa­de­ce so­ru­yu, "ya­şam Mars'ta na­sıl or­ta­ya çık­mış ola­bi­lir?" şek­li­ne dö­nüş­tür­mek­te­dir. Ev­rim­ci­le­rin, ilk ola­rak, uzay­da var ol­du­ğu­nu id­di­a et­tik­le­ri bak­te­ri­le­rin kö­ke­ni­ni açık­la­ma­la­rı ge­rek­mek­te­dir. Fa­kat ya­şa­mın na­sıl baş­la­dı­ğı­na da­ir her so­ru kar­şı­sın­da ol­du­ğu gi­bi ev­rim­ci­ler bu so­ru kar­şı­sın­da da açık­la­ma­sız­dır­lar.
Burc­hell, gü­neş rad­yas­yon­la­rı, koz­mik ışın­lar ve baş­ka fak­tör­le­rin uzay­da bak­te­ri için son de­re­ce zor­lu bir or­tam oluş­tur­du­ğu­nu ifa­de et­mek­te­dir. Bun­la­rın ya­nı sı­ra me­teo­run at­mos­fe­re gir­dik­ten son­ra yan­ma­ya baş­la­ma­sı, ta­ma­men yan­ma­dan ye­re ulaş­sa bi­le sa­ni­ye­de 16 ki­lo­met­re­ye va­ran hız­lar­la yer­yü­zü­ne çar­pı­yor ol­ma­sı, bak­te­ri­le­rin ha­yat­ta kal­ma­sı­nı im­kan­sız kıl­mak­ta­dır.
Tüm bun­la­rın öte­sin­de, ha­ya­tın me­te­or­lar­la yer­yü­zün­de baş­la­dı­ğı id­di­ası­nı te­mel­den çü­rü­ten fak­tör, böy­le bir bak­te­ri uzay­dan gel­miş ol­sa bi­le, bak­te­ri­nin baş­ka tür­le­re dö­nüş­me­si­nin müm­kün ol­ma­dı­ğı­dır.
Ge­ne­tik ve mo­le­kü­ler bi­yo­lo­ji bi­lim­le­ri, bir bak­te­ri­nin DNA'sı­na mu­tas­yon yo­luy­la bil­gi ek­le­ne­rek da­ha kar­ma­şık ya­pı­da or­ga­niz­ma­la­rın oluş­ma­sı­nın müm­kün ol­ma­dı­ğı­nı or­ta­ya koy­muş­tur.
Bu var­sa­yı­ma su­nu­lan hiç­bir söz­de ka­nıt yok­tur. Ör­ne­ğin Grön­land'da bu­lu­nan ve yaş­la­rı 3.8 mil­yar yıl­lık ola­rak he­sap­la­nan fo­sil­le­rin Mars'tan gel­miş ola­bi­le­ce­ği ile­ri sü­rül­mek­te­dir. Oy­sa bu fo­sil­le­rin ger­çek bak­te­ri­le­re ait ol­du­ğu ke­sin ola­rak doğ­ru­lan­mış bir bul­gu de­ğil­dir. Ger­çek bak­te­ri­le­re ait ol­sa da, dün­ya üze­rin­de bu­lun­muş olan bu fo­sil­le­rin uzay­dan gel­miş ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­yan ve­ya bu id­dia­yı des­tek­le­yen hiç­bir bi­lim­sel de­lil bu­lun­ma­mak­ta­dır. Bi­lim dün­ya­sın­da bu id­dia­nın ge­çer­li olup ol­ma­dı­ğı ha­la tar­tış­ma ko­nu­su­dur.
Ha­ya­tın me­te­or­lar yo­luy­la uzay­dan gel­miş ol­du­ğu­nu sa­vu­nan­lar, me­te­or üze­rin­de rast­la­dık­la­rı mik­ros­ko­bik par­ça­cık­lar­la, dün­ya­da rast­la­dık­la­rı or­ga­niz­ma­la­rın ka­lın­tı­la­rı ara­sın­da ben­zer­lik­ler kur­mak­ta­dır­lar. Ör­ne­ğin Mars'tan gel­di­ği tah­min edi­len ba­zı me­te­or­lar­da kar­bon kü­re­cik­ler ya da mag­ne­tit kris­tal­ler bu­lun­du­ğu ile­ri sü­rül­müş ve bun­la­rın me­te­or üze­rin­de ya­şa­mış or­ga­niz­ma­la­ra ait ka­lın­tı­lar ol­du­ğu id­di­a edil­miş­tir. An­cak bu ben­zer­lik­ler ka­nıt­lan­mış de­ğil­dir. NA­SA'nın John­son Uzay Mer­ke­zi'nden Eve­rett Gibb­son bu ko­nu­da şun­la­rı söy­le­mek­te­dir:
"Yer­yü­zü mik­ro­fo­sil­le­ri, bi­yo­film­le­ri ve üç Mars me­te­orun­da rast­la­nan özel­lik­ler ara­sın­da­ki ben­zer­lik­ler il­gi çe­ki­ci­dir an­cak ke­sin şe­kil­de is­pat­lan­ma­mış­tır."84
Ay­rı­ca çar­pış­ma sı­ra­sın­da yak­la­şık 65000C gi­bi yük­sek bir ısı or­ta­ya çık­ma­sı bu kar­bon kü­re­cik­le­rin can­lı or­ga­niz­ma­la­ra ait ol­ma ih­ti­ma­li­ni or­ta­dan kal­dır­mak­ta­dır. 1996 yı­lın­da je­olo­jik mik­ro ya­pı­la­rın ana­li­zin­de uz­man bir ekip ta­ra­fın­dan ya­pı­lan araş­tır­ma­da, Mars'tan gel­di­ği ile­ri sü­rü­len bir me­te­or üze­rin­de­ki mi­ne­ral­le­rin olu­şa­bil­me­si için 65000C sı­cak­lık or­ta­ya çık­ma­sı ge­rek­ti­ği ve bu ka­dar yük­sek ısı­la­ra hiç­bir or­ga­niz­ma­nın da­ya­na­ma­ya­ca­ğı he­sap­lan­mış­tır.85
Bu yön­de­ki id­di­ala­ra da­ya­nak ola­rak 1911 yı­lın­da Mı­sır'ın Nakh­la kö­yü­ne dü­şen bir me­teo­rit öne sü­rül­mek­te, bu­nun üze­rin­de ya­şam ka­lın­tı­la­rı bu­lun­du­ğu id­di­a edil­mek­te­dir. An­cak bu ka­lın­tı­la­rı in­ce­le­yen bi­lim adam­la­rı, 2001 yı­lın­da PNAS (Pro­cee­dings of the Na­tio­nal Aca­demy of Sci­en­ces) der­gi­sin­de ya­yım­la­nan bir ma­ka­le­le­rin­de bu me­teo­ra ba­ka­rak Mars'ta ya­şam ol­du­ğu so­nu­cu­na var­ma­yı doğ­ru bul­ma­dık­la­rı­nı be­lirt­miş­ler­dir:
"Ön­ce­ki açık­la­ma­la­rın ak­si­ne mev­cut kris­ta­log­ra­fik ve mor­fo­lo­jik ka­nıt­la­rın, Mars'ta geç­miş­te ya­şam bu­lun­du­ğu te­zi­ni des­tek­le­me­ye ye­ter­li ol­ma­dı­ğı gö­rü­şün­de­yiz."86

So­nuç:
"Mars'tan ge­len ha­yat se­nar­yo­la­rı" bi­lim­sel ka­nıt­lar­dan yok­sun­dur. Ev­rim­ci­le­ri bu ha­ya­li se­nar­yo­la­ra sa­rıl­ma­ya iten şey, ya­şa­mın yer­yü­zün­de te­sa­dü­fen baş­la­dı­ğı id­di­ala­rı­nı de­lil­len­dir­me­de ta­ma­men ça­re­siz oluş­la­rı­dır.
Ya­ra­tı­lış­çı Phil­lip John­son, ya­şa­mın kö­ken­le­ri­ni uzay­da ara­ma ça­ba­sı­nın as­lın­da "çö­zü­mü im­kan­sız bir prob­le­mi, çö­zül­müş ol­du­ğu iz­le­ni­mi ve­re­cek şe­kil­de uza­ya gön­der­mek"ten iba­ret ol­du­ğu­nu yaz­mış­tır.87
Ya­şa­mın kö­ke­ni­ni, ge­ze­gen­ler ara­sı se­ya­hat eden bak­te­ri­ler­de ara­mak an­lam­sız­dır. Da­ha­sı, çe­şit­li ge­ze­gen­ler­de bak­te­ri­le­rin var­lı­ğı, yi­ne ev­rim­ci­ler açı­sın­dan açık­la­ma­sız­dır. Ya­şa­mın ger­çek kö­ke­ni ya­ra­tı­lış­tır. Al­lah, yer­yü­zün­de­ki mil­yon­lar­ca can­lı­yı yok­tan var et­miş­tir. Ev­rim­ci­ler, bu ger­çe­ği ka­bul et­mek is­te­me­dik­le­ri sü­re­ce, tüm bi­lim­sel ve­ri­ler ken­di aleyh­le­rin­de ola­cak­tır.
Yü­ce Al­lah Ku­ran'da şöy­le bil­di­rir:
İş­te Rab­bi­niz olan Al­lah bu­dur. O'ndan baş­ka İlah yok­tur. Her­şe­yin Ya­ra­tı­cı­sı­dır, öy­ley­se O'na kul­luk edin. O, her­şe­yin üs­tün­de bir ve­kil­dir. Göz­ler O'nu id­rak ede­mez; O ise bü­tün göz­le­ri id­rak eder. O, la­tif olan­dır, ha­ber­dar olan­dır. (Enam Su­re­si, 102-103)
Mars'ta Ya­şamın Muh­te­mel Var­lı­ğı,
Ev­rim Te­ori­si­ni Ne­den Des­tek­le­mez?
Ev­rim­ci med­ya­nın 'ide­olo­jik he­ye­can' üret­ti­ği za­man­lar var­dır. Dar­wi­nist­ler böy­le dö­nem­ler­de, ken­di dün­ya gö­rüş­le­ri açı­sın­dan he­ye­can­lı bul­duk­la­rı bir bi­lim­sel ge­liş­me söz ko­nu­su ol­du­ğun­da bu­nu yük­sek ses­le ve ev­rim­ci yo­rum­la­rın eş­li­ğin­de du­yu­rur­lar. Me­se­le­yi so­ğuk­kan­lı­lık­la de­ğer­len­di­ren bir göz, ya­pı­lan yo­rum­lar­la bul­gu­nun ni­te­li­ği ara­sın­da bir uyuş­maz­lı­ğın bu­lun­du­ğu­nu, ev­rim­ci­le­rin, ha­yal­ci ve abar­tı­lı bir üs­lup­la ko­nu­ya yak­laş­tı­ğı­nı ko­lay­lık­la gö­re­bi­lir. Mars'ta ya­şam­la il­gi­li spe­kü­las­yon­lar da böy­le­dir. Ge­ze­gen­de su­yun var­lı­ğı­na da­ir ha­ber­ler söz ko­nu­su ol­du­ğun­da ev­rim­ci med­ya bu­nu der­hal, "Buz! De­mek ki, su! De­mek ki, ha­yat! " ti­pin­de man­şet­ler­le ver­mek­te, ya­şa­mın sa­de­ce Dün­ya'ya has ol­ma­ya­bi­le­ce­ği, Mars'ta bir şe­kil­de ev­rim­le­şe­rek mey­da­na gel­miş ola­bi­le­ce­ği yö­nün­de id­dia­lar or­ta­ya ko­ya­bil­mek­te­dir. Oy­sa ih­mal et­tik­le­ri en bü­yük ger­çek­ler­den bi­ri, Mars'ta ya­şa­mın muh­te­mel var­lı­ğı­nın, ev­rim te­ori­si için bi­lim­sel ka­nıt sağ­la­ma­ma­sı­dır.
Ön­ce­lik­le be­lirt­mek ge­re­kir ki, 'su = ya­şam' şek­lin­de özet­le­ne­bi­le­cek ba­kış açı­sı bi­lim­sel de­ğil­dir, yan­lış­tır. Su, ya­şam için çok ge­rek­li bir mad­de ol­ma­sı­na rağ­men ya­şa­mın da­yan­dı­ğı tek mad­de de­ğil­dir. Ya­şam için ge­rek­li çok sa­yı­da­ki şar­tı ta­ma­men gö­zar­dı ede­rek, son de­re­ce kar­ma­şık ya­pı­da­ki can­lı­lı­ğı, su­yun bu­lun­du­ğu her yer­de ko­lay­ca or­ta­ya çı­ka­bi­le­cek bir ol­gu ola­rak sun­mak bi­lim­sel de­ğil, bil­gi­siz­ce or­ta­ya atıl­mış ide­olo­jik bir ba­kış açı­sı­nın gös­ter­ge­si­dir.
Ame­ri­ka­lı as­tro­nom Dr. Hugh Ross, 'Mars'ta Su; Bu Ne An­la­ma Ge­li­yor?' baş­lık­lı ya­zı­sın­da şun­la­rı yaz­mış­tır:
'[Mars'ta ya­şam spe­kü­las­yon­la­rıy­la il­gi­li] İde­o­lo­jik he­ye­ca­nın se­be­bi, 'Sı­vı su eşit­tir ya­şam' şek­lin­de­ki po­pü­ler (ama man­tı­ğa ay­kı­rı) fi­kir­dir. Su­yun, ya­şam için ge­rek­li­li­ği tar­tı­şı­lır ol­ma­ma­sı­na rağ­men, bi­lim, sı­vı su­yun ya­şam için çok sa­yı­da­ki ge­rek­li­lik­ten sa­de­ce bi­ri ol­du­ğu­nu gös­ter­miş­tir, tek ge­rek­li­lik ol­du­ğu­nu de­ğil. Araş­tır­ma­cı­lar, bir ge­ze­gen sis­te­min­de­ki bir ge­ze­gen­de ya­şa­mın var ol­ma­sı için yüz­den faz­la, su­dan ba­ğım­sız, fark­lı ge­rek­li­lik ta­nım­la­mış­lar­dır. Bu ge­rek­li­lik­le­rin ço­ğu, sı­vı su­yun yan­sıt­tı­ğın­dan çok da­ha faz­la öl­çü­de has­sas-ayar yan­sı­tır.
Tüm di­ğer ge­rek­li­lik­ler sağ­lan­mış ol­sa bi­le, sı­vı su ya­şa­mı des­tek­le­mek için ye­ter­li de­ğil­dir. Can­lı­lar, ya­şam­la­rı­nı sür­dü­re­bil­mek için su­yun her üç hal­de (gaz, sı­vı ve buz) uzun sü­re bu­lun­ma­sı­na ih­ti­yaç du­yar­lar. Ka­ra ya­şa­mı, bun­la­ra ila­ve­ten, bol mik­tar­da ve sa­bit bir su dön­gü­sü­ne ih­ti­yaç du­yar ki Mars Glo­bal Sur­ve­yor[*], bu­nun Mars'ta hiç bu­lun­ma­dı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir'.88
Ross'un söz­le­ri, ev­rim­ci­le­rin he­ye­ca­nı­nın yer­siz­li­ği­ni çok açık bir şe­kil­de or­ta­ya koy­mak­ta­dır. An­cak Mars'ta ya­şam spe­kü­las­yon­la­rıy­la il­gi­li be­lir­til­me­si ge­re­ken bir nok­ta da­ha var­dır. Uzay­da su­yun, hat­ta ya­şa­mın var­lı­ğı ka­nıt­lan­sa da, bu du­rum ne­de­niy­le ide­olo­jik bir he­ye­can his­se­den ke­sim­le­rin gö­rüş­le­ri­ne bi­lim­sel bir ka­nıt oluş­tur­ma­ya­cak­tır. Ya­şa­mın uzay­da var ol­ma­sı sa­de­ce ya­şa­mın, dün­ya dı­şın­da da mev­cut ol­du­ğu­nu gös­te­re­cek­tir, ya­şa­mın bu ge­ze­gen­de rast­lan­tı­la­rın ürü­nü ola­rak ev­rim­leş­ti­ği­ni de­ğil.
Mars'ta ya­şam form­la­rı bu­lun­sa bi­le bun­la­rın Dün­ya'dan Mars'a yol­cu­luk et­miş ol­ma­sı ge­rek­mek­te­dir. Ni­te­kim "Baş­ka ge­ze­gen­ler­de ya­şam var mı?" so­ru­su­nu so­ran bir New Sci­en­tist ma­ka­le­sin­de, 'Mars'ta ya­şam bu­lun­sa bi­le bu yön­de her­han­gi bir so­nu­ca va­rı­la­ma­ya­ca­ğı, çün­kü Kı­zıl Ge­ze­gen ile Dün­ya ara­sın­da ka­ya alış-ve­ri­şi­nin dü­zen­li ola­rak sür­dü­ğü' be­lir­til­miş­tir.89
Do­la­yı­sıy­la ge­le­cek­te bir gün, Mars'ta ya­şa­mın var­lı­ğı ka­nıt­la­nır­sa, ev­rim­ci yo­rum­la­ra baş­vu­ran­lar ha­yal­ci ve abar­tı­lı bir yak­la­şım ser­gi­le­miş ola­cak­lar­dır. Ör­ne­ğin de­niz se­vi­ye­sin­den beş­bin met­re yük­sek­te bu­lu­nan bir dağ zir­ve­sin­de bir oto­mo­bi­lin bu­lun­ma­sı kü­çük bir ih­ti­mal­dir. Ama ger­çek­ten bu­lu­na­cak olur­sa bu oto­mo­bi­lin do­ğa kuv­vet­le­ri ve te­sa­düf­le­rin et­ki­siy­le yüz mil­yon­lar­ca yıl­lık bir sü­reç­te ora­da ken­di ken­di­ne var ol­du­ğu­nu ilan et­mek akıl­cı ol­ma­ya­cak­tır. Oto­mo­bil­de bu­lu­nan ve te­sa­düf­le­ri red­de­den ta­sa­rım do­la­yı­sıy­la bu­nun ora­ya na­sıl gel­miş ola­bi­le­ce­ği üze­rin­de dü­şün­me­ye baş­la­mak da­ha ger­çek­çi bir ta­vır ola­cak­tır. Böy­le ya­pan bi­ri­si, ör­ne­ğin, oto­mo­bi­lin o böl­ge­de­ki bir jan­dar­ma kur­tar­ma bir­li­ği­nin ara­cı ol­du­ğu­nu gö­re­bi­le­cek­tir. Ya­şa­mın Mars'ta ev­rim­leş­miş ola­bi­le­ce­ği­ne da­ir spe­kü­las­yon­la­rın, bu hi­ka­ye­de oto­mo­bi­lin dağ ba­şın­da ken­di­li­ğin­den or­ta­ya çık­tı­ğı­nı id­di­a et­mek­ten da­ha akıl dı­şı ol­du­ğu bi­lin­me­li, med­ya­nın bu pro­pa­gan­da­ya ver­di­ği pri­min ide­olo­jik se­bep­li ol­du­ğu akıl­da tu­tul­ma­lı­dır.

[*] Mars Glo­bal Sur­ve­yor: 1997 yı­lın­da, Mars et­ra­fın­da­ki yö­rün­ge­si­ne otur­tu­lan uzay ara­cıy­la ger­çek­leş­ti­ri­len al­tı aşa­ma­lı araş­tır­ma gö­re­vi.

























DARWINİSTLERİN YANILTICI ETİKETİ: YAKINSAK EVRİM

Yakın­sak ev­rim' te­ri­mi, can­lı­lar­da­ki ben­zer ya­pı­la­rın ben­zer çev­re­sel ih­ti­yaç­la­ra bağ­lı ola­rak bir­bi­rin­den ba­ğım­sız sü­reç­ler­de ger­çek­leş­ti­ği var­sa­yı­lan ha­ya­li ev­ri­mi ta­nım­la­mak için Dar­wi­nist­ler ta­ra­fın­dan kul­la­nı­lır. Ör­ne­ğin, ev­rim­ci­ler­ce ya­kın­sak ev­rim­le or­ta­ya çık­tı­ğı var­sa­yı­lan ya­pı­lar­dan bi­ri­si, ka­nat­tır. Bir me­me­li olan ya­ra­sa­da ka­nat var­dır, kuş­lar­da ka­nat var­dır, si­nek­ler­de de ka­nat var­dır, ay­rı­ca geç­miş­te ya­şa­mış ba­zı uçan sü­rün­gen­ler­de de ka­nat var­dır. İş­te bu gi­bi ge­nel hat­la­rıy­la ben­ze­yen ya­pı­la­rı ev­rim­ci­ler, ev­rim de­li­li gi­bi kul­lan­ma­ya ça­lı­şır­lar. An­cak bu son de­re­ce ya­nıl­tı­cı­dır.
Ev­rim te­ori­si­ne gö­re, can­lı­lar­da­ki ben­zer ya­pı­lar or­tak ata­dan ka­lı­tı­mın ürü­nü ka­bul edi­lir (ho­mo­lo­ji te­zi). Oy­sa kuş, ya­ra­sa, uçan sü­rün­gen ve si­nek­ler bir­bi­rin­den de­rin fiz­yo­lo­jik ve mor­fo­lo­jik fark­lı­lık­lar­la ay­rı­lan, ha­ya­li ev­rim ağa­cın­da bi­le bir­bir­le­ri­ne çok uzak can­lı­lar­dır. Ve bu dört fark­lı sı­nı­fın, ev­rim­ci­ler­ce öne­ri­le­bil­miş ha­ya­li de ol­sa or­tak bir ata­sı bu­lun­ma­mak­ta­dır.
Pe­ki na­sıl olup da, ev­rim te­ori­si­nin id­di­ala­rı­na gö­re bi­le bir­bir­le­rin­den on mil­yon­lar­ca, yüz mil­yon­lar­ca yıl ön­ce ay­rıl­mış olan bu can­lı­la­rın soy­la­rın­da böy­le­si­ne çar­pı­cı ben­zer­lik or­ta­ya ko­yan ya­pı­lar ge­li­şe­bil­miş­tir?
Açık­tır ki, bu­ra­da ho­mo­lo­ji te­ziy­le açık­ça çe­li­şen bir du­rum söz ko­nu­su­dur. Ev­rim­ci­ler iş­te bu nok­ta­da "ya­kın­sak ev­rim" hi­ka­ye­si­ne baş­vur­mak­ta, ka­na­tın bu can­lı­la­rın ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­ya­cak şe­kil­de bir­bi­rin­den ba­ğım­sız ola­rak, dört de­fa ev­rim­leş­miş ol­du­ğu­nu id­di­a et­mek­te­dir­ler. An­cak bu­nu ya­par­ken ta­rih­sel bir ger­çek­ten söz eder gi­bi bir an­la­tım or­ta­ya koy­mak­ta fa­kat bi­lim­sel bir de­lil ge­ti­re­me­mek­te­dir­ler. Gö­rü­nür­de ken­din­den emin olan bu an­la­tım şek­li­ne pro­fes­yo­nel bi­lim der­gi­le­ri­nin say­fa­la­rın­da sık sık rast­la­mak ola­sı­dır.
An­cak bu du­rum ya­nıl­tı­cı ol­ma­ma­lı­dır. 'Ya­kın­sak ev­rim' ta­ma­men ha­ya­li bir sü­reç­tir, bi­lim­sel ola­rak açık­lan­mış bir sü­reç ke­sin­lik­le de­ğil­dir. Ev­rim­ci­ler, ya­kın­sak ev­rim gi­bi ha­ya­li bir sü­re­ci kul­la­na­rak do­ğa­da­ki bir­ta­kım ben­zer­lik­le­ri açık­lar gi­bi bir gö­rü­nüm ver­mek is­ter­ler. As­lın­da yap­tık­la­rı şey te­ori­le­ri­ni açık­ça red­de­den bir­ta­kım ben­zer­lik­le­ri ha­sı­ral­tı et­mek­tir. Ya­kın­sak ev­rim­le il­gi­li aşa­ğı­da açık­la­nan ger­çek­ler okun­du­ğun­da, bu­nun ev­rim te­ori­si­ni ayak­ta tut­mak için kul­la­nı­lan bi­lim dı­şı bir araç ol­du­ğu an­la­şı­la­cak­tır.

1. Ara­la­rın­da ev­rim­sel iliş­ki ku­ru­la­ma­yan can­lı­lar­da gö­rü­len ben­zer­lik­le­re iki çar­pı­cı ör­nek:
Ev­rim te­ori­si­ne gö­re, ke­se­li­ler ile pla­sen­ta­lı me­me­li­le­rin 100 mil­yon yıl ka­dar ön­ce bir­bir­le­rin­den ay­rıl­mış ol­du­ğu var­sa­yıl­mak­ta­dır. An­cak ne ga­rip­tir ki, ev­ri­me gö­re bir­bir­le­rin­den bu ka­dar de­rin za­man di­lim­le­riy­le ay­rı­lan bu can­lı­lar­dan ba­zı­la­rı ne­re­dey­se ay­nı özel­lik­ler­de ya­pı­la­ra sa­hip­tir.
Pla­sen­ta­lı ve ke­se­li me­me­li­ler ara­sın­da­ki il­ginç ben­zer­lik­ler­den bi­ri, Ku­zey Ame­ri­ka kur­du ile Taz­man­ya kur­du ara­sın­da­dır. Bu can­lı­lar­dan il­ki pla­sen­ta­lı­lar, ikin­ci­si ise ke­se­li­ler sı­nıf­la­ma­sı­na da­hil­dir. Ev­rim­ci bi­yo­log­lar, bu iki fark­lı can­lı tü­rü­nün ta­ma­men ay­rı bi­rer ev­rim ta­ri­hi­ne sa­hip ol­duk­la­rı­na ina­nır­lar.90 (Avus­tral­ya kı­ta­sı­nın ve çev­re­sin­de­ki ada­la­rın An­tar­ti­ka'dan ay­rıl­ma­sın­dan iti­ba­ren, ke­se­li ve pla­sen­ta­lı me­me­li­le­rin iliş­ki­le­ri­nin ke­sil­di­ği var­sa­yı­lır ve bu dö­nem­de hiç­bir kurt tü­rü yok­tur.) An­cak il­ginç olan, Taz­man­ya kur­du ile Ku­zey Ame­ri­ka kur­du­nun is­ke­let ya­pı­la­rı­nın ne­re­dey­se ta­ma­men ay­nı ol­ma­sı­dır. Özel­lik­le ka­fa­tas­la­rı, yan say­fa­da­ki şe­kil­de gö­rül­dü­ğü gi­bi, bir­bir­le­ri­ne ola­ğa­nüs­tü de­re­ce­de ben­zer­dir.
Bir di­ğer çar­pı­cı ör­nek, fark­lı can­lı­la­rın göz­le­rin­de­ki şa­şır­tı­cı ben­zer­lik ve ya­pı­sal ya­kın­lık­tır. Mü­rek­kep ba­lı­ğı ve in­san, ara­la­rın­da hiç­bir ev­rim­sel bağ­lan­tı ku­ru­la­ma­yan, son de­re­ce fark­lı can­lı­lar­dır. Fa­kat her iki­si­nin de göz­le­ri, ya­pı ve fonk­si­yon ba­kı­mın­dan bir­bi­ri­ne çok ya­kın­dır. Ev­rim­ci­ler­ce in­san­la mü­rek­kep ba­lı­ğı­nın ben­zer göz­le­re sa­hip or­tak bir ata­sı ola­rak öne­ri­le­bi­len hiç­bir aday bu­lun­ma­mak­ta­dır, çün­kü iki­si bir­bi­ri­ne bi­yo­lo­jik ola­rak son de­re­ce uzak­tır.

2. Ya­kın­sak ev­rim, bi­lim­sel ola­rak açık­lan­mış bir sü­reç de­ğil­dir
Ev­rim­ci­ler, Taz­man­ya kur­du ile Ku­zey Ame­ri­ka kur­du ara­sın­da­ki ka­fa­ta­sı ana­to­mi­si ben­zer­li­ği­ni; mü­rek­kep ba­lı­ğı ile in­san ara­sın­da­ki göz ana­to­mi­si ben­zer­li­ği­ni ya da si­nek, ya­ra­sa, uçan sü­rün­gen ve kuş ara­sın­da­ki ka­nat ana­to­mi­si ben­zer­li­ği­ni ya­kın­sak ev­ri­min ürü­nü ka­bul et­mek­te­dir­ler. An­cak bu gi­bi ben­zer­lik­le­ri pro­fes­yo­nel bi­lim der­gi­le­rin­de açık­lar gö­rü­nen bi­lim adam­la­rı­nın, ya­kın­sak ev­rim­den ta­rih­sel bir ger­çek­miş gi­bi söz et­me­le­ri ya­nıl­tı­cı ol­ma­ma­lı­dır. Bu ken­din­den emin üs­lup her­han­gi bir bi­lim­sel ve­ri­ye da­yan­ma­mak­ta, sa­de­ce söz ko­nu­su bi­lim adam­la­rı­nın ev­ri­me olan dog­ma­tik bağ­lı­lı­ğı­nı ka­nıt­la­mak­ta­dır.
Ev­rim­ci­le­rin bir dog­ma ola­rak doğ­ru ka­bul et­tik­le­ri ya­kın­sak ev­ri­min na­sıl ger­çek­leş­miş ola­bi­le­ce­ği so­ru­su, as­lın­da ev­rim­ci­ler için ta­ma­men ce­vap­sız­dır. Ör­ne­ğin, İn­gi­liz bi­lim der­gi­si New Sci­en­tist "Ya­şa­mın Gi­zem­le­ri" baş­lı­ğıy­la ya­yın­la­dı­ğı bir ma­ka­le­de ev­rim­ci Frans de Wa­al'dan şu söz­le­ri ak­tar­mak­ta­dır:
"Ya­kın­sak ev­rim­le il­gi­li bü­yük prob­lem­ler­den bi­ri, ya­şa­mın ay­nı prob­le­me bir­den faz­la kez bir­bi­ri­ne sı­ra­dı­şı de­re­ce­de ben­zer olan çö­züm­ler­le gel­di­ği bul­gu­su­dur. Ka­me­ra ti­pi göz, bu­na iyi bir ör­nek­tir. Pe­ki, ya­şa­mı bel­li çö­züm­le­re yön­len­di­ren şey ne­dir? Ya­şa­mın üze­rin­de ha­re­ket et­me­ye zor­lan­dı­ğı bir tür 'te­mel ze­min', da­ha de­rin bir pren­sip­ler gru­bu ve­ya mo­de­li var mı­dır?"91
Wa­als, ka­me­ra ti­pi gö­zün söz­de ya­kın­sak ev­ri­min han­gi pren­sip­le­ri­ne gö­re ger­çek­leş­miş ola­bi­le­ce­ği ko­nu­su­nu bi­li­min en bü­yük so­ru­la­rı ara­sın­da an­mak­ta­dır. Ev­rim­ci Frank Sa­lis­bury ise bu so­ru­yu dü­şün­me­nin ba­şı­nı ağ­rıt­tı­ğı­nı yaz­mak­ta­dır:
"Göz ka­dar komp­leks bir or­gan bi­le fark­lı grup­lar­da ay­rı ay­rı or­ta­ya çık­mış­tır. Ör­ne­ğin ah­ta­pot­ta, omur­ga­lı­lar­da ve ar­tro­pod­lar­da. Bun­la­rın bir de­fa or­ta­ya çı­kış­la­rı­nı açık­la­mak ye­te­ri ka­dar prob­lem oluş­tu­rur­ken, mo­dern sen­te­tik (ne­o-Dar­wi­nist) te­ori­ye gö­re, fark­lı de­fa­lar ay­rı ay­rı mey­da­na gel­dik­le­ri dü­şün­ce­si ba­şı­mı ağ­rıt­mak­ta­dır."92
Bu­ra­dan an­la­şıl­dı­ğı gi­bi ev­rim­ci Wa­als ve Sa­lis­bury gö­zün ya­kın­sak ev­rim­le or­ta­ya çık­tı­ğı­na inan­mak­ta an­cak ken­di­le­ri­ne so­ru­la­cak "na­sıl?" so­ru­su­na ve­re­cek hiç­bir ce­vap­la­rı ol­ma­dı­ğı­nı ifa­de et­mek­te­dir­ler.
Dar­wi­nizm'in et­ki­li eleş­tir­men­le­rin­den Cor­ne­li­us G. Hun­ter, ev­rim­ci­le­rin ya­kın­sak ev­rim­le il­gi­li id­di­ala­rı­nı de­tay­la­rıy­la araş­tır­mış bir bi­lim ada­mı­dır. Hun­ter, ev­rim­ci­le­rin ya­kın­sak ev­rim açık­la­ma­sı­nın bi­lim­sel de­ğe­ri hak­kın­da şun­la­rı ifa­de et­mek­te­dir:
"Kuş­ku­suz ev­rim teo­ris­yen­le­ri tüm bun­la­rı [ara­la­rın­da ev­rim­sel iliş­ki ku­ru­la­ma­yan can­lı­lar­da­ki ben­zer­lik­le­ri] ken­di­le­rin­ce açık­la­ya­bi­lir ama açık­la­ma­lar, ev­ri­min 'sü­reç için­de bel­li bir çev­re­sel ko­şul­lar kü­me­sin­de hay­van ve­ya bit­ki ha­ya­tı için en ve­rim­li ya­pı­yı na­sıl seç­ti­ği' hak­kın­da kap­sam­lı ge­nel­le­me­le­rin öte­si­ne geç­me­mek­te­dir."93
Kı­sa­ca­sı ev­rim­ci­le­rin bun­la­rı açık­la­ma­da yap­tı­ğı şey, söz ko­nu­su or­gan­la­rın fay­da­sı­na ba­ka­rak, bun­la­rın hay­va­na bu fay­da­yı ka­zan­dı­ra­cak şe­kil­de ev­rim­leş­ti­ği ve bu­nun bir­den faz­la kez ger­çek­leş­ti­ği ma­sa­lı­nı an­lat­mak­tan iba­ret­tir. Ve ya­kın­sak ev­ri­me da­ir ev­rim­ci yar­gı­lar, her ne ka­dar ken­din­den emin gö­rü­nür­ler­se gö­rün­sün­ler, bi­rer bi­lim­sel açık­la­ma de­ğil, ev­ri­mi bir dog­ma ola­rak ka­bul et­miş bi­lim adam­la­rı­nın inanç ifa­de­le­ri­dir.

3. Ben­zer­lik­le­rin ho­mo­lo­ji ürü­nü mü yok­sa ya­kın­sak ev­rim ürü­nü mü ol­du­ğu açık­la­ma­sı, ön yar­gı­ya da­ya­lı bir ter­ci­hin so­nu­cu­dur. Ve bu ter­cih­le il­gi­li be­lir­siz­lik­ler "ger­çek­ten en­di­şe ve­ri­ci­dir".
Ev­rim­ci­le­rin ho­mo­lo­ji te­zi, ben­zer mor­fo­lo­ji­le­re (ya­pı­la­ra) sa­hip tüm can­lı­lar ara­sın­da ev­rim­sel bir iliş­ki kur­ma man­tı­ğı­na da­ya­nır. Oy­sa ev­rim­ci­le­rin ha­ya­li sı­nıf­lan­dır­ma­la­rı­na gö­re, ara­la­rın­da ya­kın ak­ra­ba­lık iliş­ki­si ku­ru­la­ma­yan can­lı­lar ara­sın­da­ki ben­zer­lik­le­re sık sık rast­lan­mak­ta­dır. Ne­o-Dar­wi­nizm'in önem­li eleş­tir­men­le­rin­den mo­le­kü­ler bi­yo­log Mic­ha­el Den­ton, ho­mo­lo­jiy­le açık­ça çe­li­şen bu du­ru­mu şöy­le ifa­de eder:
"Do­ğa, ya­kın­sak­lı­ğın ör­nek­le­riy­le do­lu­dur: ba­li­na­la­rın, ih­ti­yo­zor­la­rın ve ba­lık­la­rın ge­nel şek­lin­de­ki ben­zer­lik; ba­li­na ve ih­ti­yo­zo­run yüz­geç­le­ri­nin ke­mik ya­pı­sın­da­ki ben­zer­lik; bir ka­tır ile bir bö­cek tü­rü olan ka­tır çe­kir­ge­si­nin ön ba­cak­la­rın­da­ki ben­zer­lik; omur­ga­lı­lar ve ka­fa­dan ba­cak­lı­la­rın göz ta­sa­rı­mın­da­ki bü­yük ben­zer­lik ve kuş­lar ile me­me­li­le­rin ku­lak sal­yan­go­zun­da­ki ben­zer­lik. Tüm bu ör­nek­ler­de ben­zer­lik­ler, ol­duk­ça çar­pı­cı ol­ma­la­rı­na kar­şın, ya­kın bi­yo­lo­jik iliş­ki gös­ter­ge­si de­ğil­dir­ler."94
Bu du­rum kar­şı­sın­da, ev­rim­ci­ler bu or­gan­la­rın "ho­mo­log" (ya­ni or­tak bir ata­dan ge­len) or­gan­lar de­ğil, "ana­log" (ara­la­rın­da ev­rim­sel iliş­ki ol­ma­dı­ğı hal­de bir­bi­ri­ne çok ben­ze­yen) or­gan­lar ol­du­ğu­nu söy­ler­ler. Ör­ne­ğin in­san gö­zü ile ah­ta­pot gö­zü on­la­ra gö­re ana­log bir or­gan­dır. An­cak bir or­ga­nı ho­mo­log ka­te­go­ri­si­ne mi, yok­sa ana­log ka­te­go­ri­si­ne mi da­hil ede­cek­le­ri so­ru­su, ta­ma­men ev­rim­ci­le­rin ön yar­gı­la­rı­na gö­re ce­vap­la­nır. El­bet­te bu ce­vap­lar ev­rim­ci­ler ara­sın­da sü­re­ge­len tar­tış­ma­la­rı hiç­bir za­man so­nuç­lan­dır­ma­mak­ta­dır. Hat­ta bu du­rum ev­rim­ci­ler açı­sın­dan en­di­şe ve­ri­ci bir bo­yut ta­şı­mak­ta­dır. Dar­wi­nizm'in gü­nü­müz­de­ki en bi­li­nen sa­vu­nu­cu­la­rın­dan Ric­hard Daw­kins bu­nu şöy­le iti­raf eder:
"Eğer tak­so­no­mist­ler ak­ra­ba­lık de­re­ce­si­ni ölç­me­de ben­zer­lik­le­ri kul­la­nı­yor­lar­sa ne­den bu hay­van çift­le­ri­ni bir­leş­ti­rir gö­rü­nen es­ra­ren­giz ya­kın­lık­la­ra al­dan­ma­mış­lar­dır? Ve­ya, so­ru­yu da­ha en­di­şe ve­ri­ci bir şe­kil­de so­rar­sak, tak­so­no­mist­ler biz­le­re iki hay­va­nın – ör­ne­ğin tav­şa­nın ve ya­ban tav­şa­nı­nın - ger­çek­ten ya­kın­dan bağ­lan­tı­lı ol­du­ğu­nu söy­le­dik­le­rin­de, mu­az­zam bir ya­kın­sak­lık­la al­dan­ma­dık­la­rı­nı na­sıl bi­le­bi­li­riz? Bu so­ru ger­çek­ten en­di­şe ve­ri­ci­dir çün­kü tak­so­no­mi ta­ri­hi, tak­so­no­mist­le­rin geç­miş mes­lek­taş­la­rı­nın tam da bu ne­den­den ötü­rü ya­nıl­dık­la­rı­nı ilan et­tik­le­ri ör­nek­ler­le do­lu­dur... Ge­le­cek ne­sil tak­so­no­mist­le­rin, fi­kir­le­ri­ni bir kez da­ha de­ğiş­tir­me­ye­cek­le­ri­ni kim söy­le­ye­bi­lir ki? Ya­kın­sak ev­rim, ya­nıl­tı­cı ben­zer­lik­le­ri böy­le­si­ne et­ki­li şe­kil­de al­da­tı­cı kıl­dı­ğı­na gö­re, tak­so­no­mi­ye na­sıl bir gü­ven bes­le­ye­bi­li­riz?"95
Bu söz­ler­den de an­la­şıl­dı­ğı gi­bi ev­rim­ci­ler bir or­ga­nın ho­mo­log de­ğil ana­log ya da ana­log de­ğil ho­mo­log ol­du­ğu­na da­ir id­di­ala­rı­nı sa­vun­ma­da, he­nüz ken­di­le­ri­ni bi­le ik­na edi­ci de­re­ce­de sağ­lam gö­rü­nür kri­ter­le­re sa­hip de­ğil­dir­ler.

4. Ev­rim­ci­le­rin, te­ori­le­ri­nin aley­hin­de­ki ka­nıt­la­rı ört­bas et­me yön­te­mi: Ya­kın­sak ev­rim
Yu­ka­rı­da an­la­tı­lan­lar, ya­kın­sak ev­ri­min her­han­gi bi­lim­sel bir da­ya­nak­tan yok­sun, ta­ma­men ha­ya­li bir açık­la­ma ol­du­ğu­nu açık­ça gös­ter­mek­te­dir. An­cak ev­rim­ci­ler, tüm bi­lim­sel ye­ter­siz­li­ği­ne rağ­men bu ha­ya­li açık­la­ma­ya sık­lık­la baş­vur­mak­ta­dır­lar. Ne­den? Çün­kü bu ha­ya­li açık­la­ma, bi­lim­sel araş­tır­ma­la­rın ön­le­ri­ne koy­du­ğu ve ev­rim­ci­ler açı­sın­dan son de­re­ce ra­hat­sız edi­ci ba­zı ger­çek­le­ri ört­bas et­me­le­ri­ne yar­dım­cı ol­mak­ta­dır.
Den­ton'ın da be­lirt­ti­ği gi­bi do­ğa­da, ara­la­rın­da bi­yo­lo­jik iliş­ki ku­ru­la­ma­yan can­lı­la­rın son de­re­ce ben­zer ya­pı­la­ra sa­hip ol­ma­sı sık rast­la­nır bir du­rum­dur. Bu­na da­ir her ör­nek­te, ev­rim­ci­le­rin "ben­zer­lik­ler or­tak ata­dan ka­lı­tı­mın de­li­li­dir" şek­lin­de özet­le­ne­bi­le­cek ho­mo­lo­ji te­zi sar­sıl­mak­ta­dır. Bu du­rum­da bi­lim­sel ola­rak uy­gun tu­tum, ol­duk­ça faz­la ve so­mut bul­gu ta­ra­fın­dan red­de­di­len ho­mo­lo­ji te­zi­nin yan­lış­lı­ğı­nın ka­bul edil­me­si­dir. An­cak ev­rim­ci­ler, ho­mo­lo­ji te­zi­nin al­dı­ğı ya­ra­la­rı ko­nu ede­cek­le­ri yer­de, or­ta­da­ki toz bu­lu­tu­nu, he­men ya­kın­sak ev­ri­mi sah­ne­ye da­vet ede­rek per­de­le­me­ye ça­lış­mak­ta­dır­lar. Böy­le­ce or­tak ata­dan ka­lı­tım te­zi­ni red­de­den bi­lim­sel bul­gu­la­ra, ya­kın­sak ev­rim eti­ke­ti kul­la­nı­la­rak, ev­rim­le açık­lan­mış iz­le­ni­mi ve­ril­mek­te­dir.
San Die­go Üni­ver­si­te­si'nde gö­rev yap­mak­ta olan Ca­sey Lus­kin, bu ben­zer­lik­le­rin bir plan so­nu­cu or­ta­ya çık­tı­ğı­nı sa­vu­nan bir bi­lim ada­mı­dır. Lus­kin, ev­rim­ci­le­rin ya­kın­sak ev­rim açık­la­ma­la­rı­nın, te­ori­yi red­de­den ka­nıt­la­rı 'ha­lı al­tı­na sü­pür­mek­ten' fark­sız ol­du­ğu­nu be­lirt­tik­ten son­ra şöy­le de­mek­te­dir:
"An­cak aleyh­te­ki bu ör­nek­ler bir ye­re git­me­mek­te­dir ve ka­nıt­la­rın tu­tar­sız bir şe­kil­de ele alın­ma­sı, bi­lim­de ha­yat­ta kal­mak için uzun va­de­de uy­gun bir dav­ra­nış de­ğil­dir".96

5. Ya­kın­sak ev­rim ak­la ay­kı­rı bir se­nar­yo­dur
Bi­yo­lo­ji hak­kın­da bi­raz bil­gi sa­hi­bi olan bir ki­şi, ya­kın­sak ev­rim id­dia­sı üze­rin­de dü­şün­dü­ğün­de, bu­nun ak­la ta­ma­men ay­kı­rı bir se­nar­yo ol­du­ğu­nu gö­re­bi­lir. Şim­di bu­nu kı­sa­ca açık­la­ya­lım.
Ka­nat, ka­fa­ta­sı ve göz­de­ki ben­zer­lik ör­nek­le­ri, can­lı­la­rın dış gö­rü­nü­müy­le ya­ni mor­fo­lo­ji­le­riy­le il­gi­li­dir. Can­lı­la­rın mor­fo­lo­ji­si ya­ni dış gö­rü­nü­mü de DNA'da­ki ge­ne­tik bil­gi­ye gö­re be­lir­le­nir. Bu yüz­den ya­kın­sak ev­rim se­nar­yo­su, bu ya­pı­la­rın mo­le­kü­ler se­vi­ye­de bir ev­ri­min ürü­nü ol­du­ğu­nu var­say­mak­ta­dır. Bu id­dia­ya gö­re bun­la­rı üre­ten mo­le­kül­ler bir­bir­le­rin­den ba­ğım­sız yol­lar­dan, ben­zer ya­pı­la­rı ge­liş­ti­re­cek şe­kil­de, ya­ni ya­kın­sak ev­rim­le ev­rim­leş­miş ol­ma­lı­dır. An­cak bu se­nar­yo, bi­lim­sel bul­gu­lar kar­şı­sın­da ger­çek­dı­şı bir ha­yal ol­mak­tan öte an­lam ta­şı­ma­mak­ta­dır. Bu­nu açık­ça or­ta­ya ko­yan bir ör­nek, ev­rim­ci Pa­ul Er­bich'in ça­lış­ma­sı­dır.
1969 yı­lın­da ya­pı­lan bir bi­lim­sel ke­şif, he­mog­lo­bi­nin çok de­ği­şik can­lı ka­te­go­ri­le­rin­de ta­ma­men ay­nı ya­pı ve fonk­si­yon­da bu­lun­du­ğu­nu or­ta­ya ko­ya­rak ho­mo­lo­ji te­zi (or­tak ata­dan ka­lı­tım) id­di­ası­na öl­dü­rü­cü bir dar­be vur­muş­tur. Ev­rim­ci Pa­ul Er­bich, 1985 yı­lın­da ya­yın­la­nan bi­lim­sel ma­ka­le­sin­de, çok fark­lı can­lı ka­te­go­ri­le­rin­de pay­la­şı­lan he­mog­lo­bin mo­le­kü­lü­nün rast­lan­tı­sal ev­ri­mi­nin ih­ti­mal he­sa­bı­nı yap­mış­tır. Er­bich, bu mo­le­kü­lün fark­lı fark­lı kol­lar­dan ev­rim­leş­me se­nar­yo­su­nu ma­te­ma­tik­sel ola­rak ir­de­le­di­ği ya­zı­sın­da şun­la­rı yaz­mış­tır:
"Yak­la­şık ola­rak ay­nı ya­pı ve fonk­si­yo­na sa­hip (ho­mo­log) pro­te­in­ler fi­lo­ge­ne­tik ola­rak [ha­ya­li ha­yat ağa­cı üze­rin­de­ki bağ­lan­tı­la­rı açı­sın­dan] fark­lı olan hat­ta uzak olan ka­te­go­ri­ler­de or­ta­ya çı­ka­rıl­mak­ta­dır (ör­ne­ğin omur­ga­lı­lar­da, ba­zı omur­ga­sız­lar­da ve hat­ta bel­li bit­ki­ler­de bu­lu­nan he­mog­lo­bin mo­le­kül­le­ri)… Yak­la­şık ola­rak ay­nı ya­pı ve fonk­si­yo­na sa­hip iki pro­tei­nin ya­kın­sak ev­rim­le or­ta­ya çık­ma ih­ti­ma­li ma­kul sa­yı­la­ma­ya­cak ka­dar az­dır, böy­le bir ya­kın­sak­lı­ğın ger­çek­leş­me ih­ti­ma­li­ni gö­rü­nür­de ar­tı­ra­bi­le­cek olan mev­cut tüm şart­lar sağ­lan­mış ol­sa bi­le. Bu­na gö­re, iki fark­lı an­cak fonk­si­yo­nel ola­rak bağ­lan­tı­lı pro­tei­nin rast­lan­tı­sal ev­ri­mi­nin ma­ku­li­yet de­re­ce­si da­ha faz­la gö­rün­me­mek­te­dir". 97
Er­bich'in ma­te­ma­tik­sel in­ce­le­me­ye da­ya­lı bu yo­ru­mu, sa­de­ce iki pro­te­in dü­ze­yin­de ya­kın­sak ev­ri­min ola­sı­lı­ğı hak­kın­da­dır. Ör­ne­ğin, in­san ve mü­rek­kep ba­lı­ğın­da pay­la­şı­lan gö­ze da­ir ya­kın­sak ev­rim se­nar­yo­sun­da ise, ya­pı­sal ve fonk­si­yo­nel ola­rak çok ge­niş bir çe­şit­li­lik or­ta­ya ko­yan mik­tar­da pro­te­in söz ko­nu­su­dur. Er­bich'in yo­rum­la­rı­na gö­re gö­zün ya­kın­sak ev­ri­mi se­nar­yo­su­nun ta­ma­men ih­ti­mal dı­şı ve ak­la ay­kı­rı bir se­nar­yo ol­du­ğu açık­tır.
Bu­nun ak­la ne de­re­ce ay­kı­rı ol­du­ğu­nu gös­ter­mek için şöy­le bir ör­nek ve­ri­le­bi­lir:
Bir­bir­le­rin­den ha­ber­siz ola­rak ve fark­lı or­tam­lar­da ça­lı­şan ve mi­mar, mü­hen­dis ve iş­çi­ler­den mey­da­na ge­len iki ka­la­ba­lık grup­tan bi­rer "şe­hir" ta­sar­la­yıp imar et­me­le­ri­nin is­ten­di­ği­ni farz ede­lim. Ve bu şe­hir tren is­tas­yo­nu, has­ta­ne­le­ri, park­la­rı, ko­nut­la­rı, yol­la­rı ile ek­sik­siz bir şe­hir ol­sun.
Bu iki gru­bun uzun bir sü­re ça­lış­tı­ğı­nı ve üret­tik­le­ri şe­hir­le­ri in­ce­le­di­ği­mi­zi far­ze­de­lim. Aca­ba bun­la­rın bir­bir­le­ri­ne ne­re­dey­se tı­pa­tıp ben­zer ol­ma ih­ti­ma­li ola­bi­lir mi? El­bet­te ola­maz ve bu­nu id­di­a et­mek ak­la ay­kı­rı­dır.
Üs­te­lik ya­kın­sak ev­rim se­nar­yo­su­na inan­mak, bu iki şeh­rin bir­bi­ri­ne son de­re­ce ben­zer ola­ca­ğı­na inan­mak­tan da­ha da akıl dı­şı­dır. Çün­kü ver­di­ği­miz ör­nek­te, bir ama­ca yö­ne­lik ola­rak ha­re­ket eden bil­gi ve ye­te­nek sa­hi­bi iş­çi­ler ça­lış­mak­ta­dır. Ev­rim­ci­le­rin se­nar­yo­sun­da ise te­sa­düf­le­re da­ya­lı, hiç­bir ak­lı bu­lun­ma­yan, plan­la­ma ve ile­ri­yi gör­me ye­te­nek­le­ri bu­lun­ma­yan mu­tas­yon­la­rın ça­lış­tı­ğı var­sa­yıl­mak­ta­dır. Kı­sa­ca ha­tır­la­ya­cak olur­sak, bi­lim­sel göz­lem­ler, mu­tas­yon­la­rın ge­ne­tik bil­gi­yi tah­rip et­ti­ği­ni, can­lı için yı­kı­cı ni­te­lik­te ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­muş­tur.
Bu­na gö­re, ya­kın­sak ev­ri­mi sa­vu­nan ev­rim­ci­le­rin inan­cı; mev­cut ya­pı mal­ze­me­le­ri­nin ar­dı ar­dı­na ge­len dep­rem­ler­le or­ga­ni­ze ola­ca­ğı ve or­ta­ya bir­bi­ri­ne ne­re­dey­se ta­ma­men ben­zer iki şe­hir çı­ka­ra­bi­le­ce­ği inan­cı ka­dar kör bir inanç­tır.

6. Ana­log or­gan­la­rın ger­çek kö­ke­ni Ya­ra­tı­lış'tır
Ev­rim­ci ön yar­gı­la­ra kö­rü­kö­rü­ne ba­ğım­lı ol­ma­yan bi­ri­si için, "Ana­log ola­rak ni­te­le­nen or­gan­la­rın kö­ke­ni ne­dir?" so­ru­su­na ve­ri­le­bi­le­cek akıl­cı ce­va­bın ya­ra­tı­lış' ol­du­ğu açık­tır. Bu ya­zı­da ör­nek ve­ri­len ka­nat, ka­fa­ta­sı ve göz gi­bi or­gan­lar, ken­di iç­le­rin­de­ki komp­leks or­ga­ni­zas­yon­la­rıy­la açık bir ola­ğa­nüs­tü­lük ve komp­leks­lik or­ta­ya koy­mak­ta­dır­lar. Da­ha­sı, bu or­gan­lar can­lı­la­rın ha­yat­la­rı­nı çev­re­ye uyum sağ­la­mış şe­kil­de sür­dür­me­le­ri­ne kat­kı­la­rıy­la da bir amaç ve do­la­yı­sıy­la bir pla­na gö­re ya­ra­tıl­mış­lar­dır.
Ay­rı­ca bu or­gan­la­rın her bi­ri 'komp­leks mor­fo­lo­jik ye­ni­lik­ler'dir. Fo­sil ka­yıt­la­rın­da ka­na­tın da, ka­fa­ta­sı­nın da, gö­zün de ka­de­me­li ola­rak ge­liş­ti­ği­ni gös­te­ren de­lil­ler mev­cut de­ğil­dir. Bun­lar ku­sur­suz ya­pı­la­rıy­la ani­den or­ta­ya çı­kar­lar. Bu or­gan­la­rın, do­ğa ta­ri­hin­de ya­şa­mış can­lı­lar­da ge­niş bir ya­yı­lım or­ta­ya koy­ma­sı ve ani­den or­ta­ya çık­ma­la­rı, tüm bu do­na­nım­la­rın her bir can­lı için ay­rı ola­rak ya­ra­tıl­mış, an­cak te­mel­de or­tak bir dü­zen or­ta­ya ko­yan ya­pı­lar ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir.
Ör­ne­ğin, bir­bir­le­rin­den ba­ğım­sız ola­rak ha­re­ket eden fark­lı fark­lı uçak fab­ri­ka­la­rı, müm­kün ola­bi­le­cek tüm ta­sa­rım ter­cih­le­ri açı­sın­dan bir­bir­le­rin­den fark­lı uçak­lar üre­ti­yor ol­sa­lar da uçak­la­rı­nın mo­to­ru­nu, sa­de­ce mo­tor üre­ten bel­li bir fab­ri­ka­dan se­çip ta­ma­men ay­nı mo­to­ru kul­la­na­bi­lir­ler. Kar­go, as­ke­ri ve­ya yol­cu ta­şı­ma ama­cıy­la üre­ti­len bu fark­lı uçak­la­rın ay­nı mo­to­ra sa­hip ol­ma­sı, mo­to­run üç ay­rı de­fa te­sa­düf­ler­le or­ta­ya çık­tı­ğı­nın gös­ter­ge­si de­ğil­dir.
Mo­tor­da açık bir ta­sa­rım var­dır. An­cak bi­yo­lo­jik ya­pı­lar çok da­ha bü­yük ve komp­leks bir ya­pı­ya sa­hip­tir­ler. Can­lı­lar­da­ki ku­sur­suz bi­yo­lo­jik ya­pı­la­rı üs­tün güç sa­hi­bi olan Al­lah ya­rat­mış­tır.
Ni­te­kim mo­dern bi­li­min, gö­zün ge­ne­tik alt­ya­pı­sıy­la il­gi­li or­ta­ya koy­du­ğu bul­gu­lar da Dar­wi­nizm'i yık­mak­ta, Yaratılış Gerçeği­ni doğ­ru­la­mak­ta­dır. Dar­wi­nizm'in önem­li eleş­tir­men­le­rin­den ma­te­ma­tik dok­to­ru Da­vid Ber­lins­ki bu ge­liş­me­nin te­ori­yi ge­çer­siz kı­lı­şı­nı şöy­le açık­lar:
"Gö­zün kö­ke­niy­le il­gi­li ka­nıt­lar için 'ye­ni ve hay­ret ve­ri­ci ka­nıt­lar' di­yen Mr. Gross'a ka­tı­lı­yo­rum. Şim­di, ger­çek­le­re ba­ka­lım. Hal­der, Cal­la­erts ve Geh­ring'in İs­viç­re'de­ki araş­tır­ma gru­bu Dro­sop­hi­li­a'da­ki ey ge­ni­nin fa­re ve in­san­da gö­zün ge­li­şi­mi­ni kon­trol eden gen­ler­le tı­pa­tıp ay­nı ol­du­ğu­nu keş­fet­ti. Uzun bir sü­re­dir yer­leş­miş bir Dar­win­ci açık­la­ma olan ya­kın­sak ev­rim şim­di ar­tık git­gi­de ka­ran­lı­ğa doğ­ru gi­di­yor. Ay­nı gru­bun da­ha ye­ni olan "In­duc­ti­on of Ec­to­pic Eyes by Tar­ge­ted Ex­pres­si­on of the Eye­less Ge­ne in Dro­sop­hi­la" (Sci­en­ce 267, 1988) baş­lık­lı ma­ka­le­si, ey ge­ni­nin, su fıs­ki­ye­si (As­ci­di­ans), ka­fa­dan ba­cak­lı­lar ve Ne­mer­te­an'lar­da (renk­li su so­lu­can­la­rı­nın oluş­tur­du­ğu bir fi­lum, ka­te­go­ri) kar­şı­lı­ğı olan göz ge­niy­le ol­duk­ça ben­zer ol­ma­sı­nı gös­ter­me­siy­le bi­yo­lo­ji ta­ri­hin­de­ki en çar­pı­cı ma­ka­le­ler ara­sın­da yer alı­yor.
Bu du­rum, ey ge­ni­nin fonk­si­yo­nu­nun çok hüc­re­li can­lı­lar ara­sın­da ev­ren­sel ol­du­ğu­na ve bu can­lı­la­rın gö­zün te­mel ta­sa­rı­mı­nı ya­rım mil­yar yıl­dır pay­laş­tık­la­rı­na da­ir kuv­vet­li de­lil oluş­tu­ru­yor. Ey ge­ni açık­ça, son de­re­ce fark­lı or­ga­niz­ma­la­ra ge­nel ta­li­mat­lar ve­re­bi­len bir ana kon­trol me­ka­niz­ma­sı. Bu ger­çek­le­rin bil­gi­si­ne sa­hip hiç kim­se bun­la­rın Dar­win­ci te­ori­yi des­tek­le­di­ği­ni ha­yal ede­mez. Na­sıl olur da rast­lan­tı­sal var­yas­yon ve do­ğal se­lek­si­yon me­ka­niz­ma­la­rı, mor­fo­lo­jik ge­li­şi­min sey­ri­ni ön­ce­den tah­min et­me ve ol­duk­ça fark­lı or­ga­niz­ma­lar­da bu­nun ifa­de­si­ni kon­trol et­me ka­pa­si­te­le­ri­ne sa­hip bir araç üret­miş ola­bi­lir?"98
Bu du­rum, gö­zün ge­li­şi­mi­ni kon­trol eden bu ge­nin yüz mil­yon­lar­ca yıl­dır hiç­bir de­ği­şik­li­ğe uğ­ra­ma­dı­ğı­nı ve söz ko­nu­su fi­lum­la­rın do­ğa ta­ri­hi ka­dar es­ki ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­mak­ta­dır.
Da­ha­sı, bi­li­nen ilk hay­van grup­la­rı 530 mil­yon yıl ka­dar ön­ce Kambri­yen dö­ne­min­de ani­den or­ta­ya çık­mış­lar­dır ve te­mel göz ya­pı­sı­nın beş­yüz mil­yon yıl­lık bir geç­mi­şe sa­hip ol­ma­sı, böy­le­si­ne komp­leks bir ge­nin hay­van ta­ri­hi­nin he­nüz ba­şın­da bir dö­nem­de ani­den or­ta­ya çık­tı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir. El­bet­te bu komp­leks ya­pı­nın böy­le­si­ne fark­lı fi­lum­lar­da ay­nı an­da or­ta­ya çı­kı­şı ve yüz mil­yon­lar­ca yıl de­ği­şi­me uğ­ra­ma­ma­sı Dar­wi­nizm'i ke­sin ola­rak yık­mak­ta­dır. Bu­nun tek ge­çer­li açık­la­ma­sı, göz ge­ni­nin bu can­lı­lar­la bir­lik­te, ilk an­da ya­ra­tıl­dı­ğı­dır.
Ya­ra­tı­lış, mo­dern bi­li­min gös­ter­di­ği ger­çek­tir ve ana­log or­gan­la­rın ger­çek kö­ke­ni Yü­ce Al­lah'ın ku­sur­suz ya­rat­ma­sı­dır. Rab­bi­miz ayet­le­rin­de şöy­le bu­yur­mak­ta­dır:

Hamd, gök­le­ri ve ye­ri ya­ra­tan, ka­ran­lık­la­rı ve ay­dın­lı­ğı (nu­ru) kı­lan Al­lah'adır. (Bun­dan) Son­ra bi­le, in­kar eden­ler, Rab­le­ri­ne (bir­ta­kım var­lık­la­rı ve güç­le­ri) denk tu­tu­yor­lar. Si­zi ça­mur­dan ya­ra­tan, son­ra bir ecel be­lir­le­yen O'dur. Adı ko­nul­muş ecel, O'nun Ka­tın­da­dır. Son­ra siz (yi­ne) kuş­ku­ya ka­pı­lı­yor­su­nuz. Gök­ler­de ve yer­de Al­lah O'dur. Giz­li­ni­zi ve açı­ğı­nı­zı bi­lir; ka­zan­dık­la­rı­nı­zı da bi­lir. (Enam Su­re­si, 1-3)























BENCİL GEN YANILGISI

Ben­cil gen ya­nıl­gı­sı, ate­izm pro­pa­gan­da­sı­nın en yay­gın an­cak bir o ka­dar da akıl­dı­şı olan id­di­ala­rın­dan bi­ri­dir. Bu tez, Ox­ford Üni­ver­si­te­si'nde gö­rev­li ev­rim­ci bir zoo­log ve ay­nı za­man­da ate­ist olan Ric­hard Daw­kins ta­ra­fın­dan or­ta­ya atıl­mış­tır.

Gen­le­rin ben­cil­li­ği­ne inan­mak, ak­lı bir ya­na bı­rak­mak­la ay­nı şey­dir
Daw­kins, "The Sel­fish Ge­ne" (Ben­cil Gen) ad­lı ki­ta­bın­da tüm can­lı­la­rın as­lın­da "ben­cil, çı­kar­cı ve sa­de­ce ken­di­si­ni ço­ğal­ta­rak var­lı­ğı­nı ko­ru­ma­ya ça­lı­şan gen­ler­den iba­ret ol­du­ğu­nu" ile­ri sür­müş­tür. Bu doğ­rul­tu­da gen­le­rin can­sız mo­le­kül­ler­den bir ara­ya gel­dik­le­ri, ya­şam baş­la­dık­tan son­ra, or­ga­niz­ma­la­rı ken­di­le­ri­ni kop­ya­la­yıp yay­mak için bir araç ola­rak kul­lan­dık­la­rı­na da­ir hi­ka­ye­ler ge­liş­tir­miş­tir.
Oy­sa bu id­di­a son de­re­ce çü­rük ve akıl­dı­şı bir var­sa­yı­ma da­yan­mak­ta­dır: Gen­le­rin bir ak­lı, bi­lin­ci ve hat­ta "ka­rak­te­ri" ol­du­ğu var­sa­yı­mı­na...
Bu var­sa­yı­mın saç­ma­lı­ğı­nı gör­mek için­se, gen­le­rin ne ol­du­ğu­na bak­mak ye­ter­li­dir: Gen­ler, bir­bi­ri­ne ek­len­miş ve özel bir "kat­la­ma ve pa­ket­le­me" yön­te­mi ile sı­kış­tı­rıl­mış DNA par­ça­la­rı­dır. DNA, bir can­lı hak­kın­da­ki tüm ka­lıt­sal bil­gi­le­rin kod­lan­mış ol­du­ğu bir şif­re­le­me sis­te­mi­dir. DNA, "baz" adı ve­ri­len dört fark­lı mo­le­kü­lün bir zin­cir bo­yun­ca bir­bi­ri­ne ek­len­me­siy­le olu­şur. Ade­nin, ti­min, si­to­zin ve gua­nin ad­lı bu mo­le­kül­le­rin sı­ra­la­nış bi­çi­mi, bir tür kod oluş­tur­mak­ta ve böy­le­ce DNA can­lı hak­kın­da­ki tüm fi­zik­sel özel­lik­le­rin bil­gi­si­ni sak­la­mak­ta­dır.
Gen­le­ri 'ben­cil­leş­tir­mek', on­la­rı soy­la­rı­nın de­va­mı­nı 'amaç­la­yan' var­lık­lar ola­rak an­lat­mak, sof­ra tu­zu­nun ya da su mo­le­kü­lü­nün ben­cil ve çı­kar­cı ol­du­ğu­nu an­lat­mak­tan fark­sız­dır. 'Ben­cil sof­ra tu­zu', 'ben­cil su mo­le­kü­lü' gi­bi kav­ram­lar ne ka­dar bi­lim­sel­se, 'ben­cil gen' de o ka­dar bi­lim­sel bir kav­ram­dır.

Bi­lim­sel te­rim­ler­le süs­len­miş pro­pa­gan­da ma­sal­la­rı
Daw­kins, ben­cil gen te­zi­ni sa­vu­nur­ken, bi­li­min de­ğil ede­bi­ya­tın yön­tem­le­ri­ne da­yan­mak­ta­dır. Ben­cil gen te­zi­ni "ki­şi­leş­tir­me" üze­ri­ne kur­ma­sı da bu­nun açık bir gös­ter­ge­si­dir. Ki­şi­leş­tir­me, can­sız var­lık­la­ra, hay­van­la­ra ve­ya do­ğa kuv­vet­le­ri­ne in­san özel­lik­le­ri­nin at­fe­dil­me­si­ni ifa­de eder. Ede­bi­yat­ta oku­yu­cu­nun "ha­yal gü­cü­ne" hi­tap eden, ger­çek­lik ale­mi­nin dı­şın­da ge­zi­nen hi­ka­ye­ler­de sık­lık­la kul­la­nı­lır. Bu özel­li­ği do­la­yı­sıy­la bir pro­pa­gan­da tak­ti­ği ola­rak da iş­lev gö­rür.
Bi­lim­de ve man­tık­ta ise bu tür yön­tem­le­re yer yok­tur. Ni­te­kim Daw­kins, bi­lim­sel­lik ve ma­sal­cı­lık ara­sın­da­ki sı­nı­rı ko­ru­ma­dı­ğı için bi­lim dün­ya­sı­nın eleş­ti­ri ok­la­rı­nı üze­ri­ne çe­vir­miş­tir.
Avus­tral­ya­lı bi­lim ada­mı Lucy G. Sul­li­van, Daw­kins'i, "yaz­dık­la­rı­nın sah­te-bi­lim­sel te­ori­le­rin pa­laz­lan­ma­sı­na ve da­ha çok ede­bi­ya­tın ko­nu­su ola­bi­le­cek il­gi alan­la­rı­nın bi­li­me gir­me­si­ne yol aç­tı­ğı" için eleş­tir­miş­tir.99
Har­vard Üni­ver­si­te­si'nden ev­rim ge­ne­tik­çi­si Ric­hard Le­won­tin, Daw­kins'i 'pi­ya­sa­da sa­tan hi­ka­ye­le­rin­de doğ­ru­lan­ma­mış ve­ya ger­çe­ğe ay­kı­rı id­di­ala­ra yer ve­ren' ya­zar­lar ara­sın­da say­mış­tır:
"Ye­ter­li ka­nı­ta da­yan­ma­yan id­dia­lar, bi­lim li­te­ra­tü­rü­nü, özel­lik­le po­pü­ler bi­lim ya­zar­lı­ğı li­te­ra­tü­rü­nü dol­dur­mak­ta­dır. Carl Sa­gan'ın "bi­li­min po­pü­ler­leş­me­si­ne kat­kı­da bu­lu­nan en iyi çağ­daş ya­zar­lar lis­te­si, E. O. Wil­son, Le­wis Tho­mas ve Ric­hard Daw­kins'i içer­mek­te­dir, ki bun­la­rın her bi­ri, pi­ya­sa­da sat­tık­la­rı hi­ka­ye­le­ri­nin için­de, doğ­ru­lan­ma­mış ve­ya ger­çe­ğe ay­kı­rı id­di­ala­ra yer ver­miş­ler­dir.100
Biz­zat Daw­kins'in ken­di­si, yap­tı­ğı­nın bir ta­raf­tar­lık ol­du­ğu­nu, te­zi­nin bi­lim­sel bir tez ol­ma­dı­ğı­nı iti­raf et­mek­le tüm bun­la­rı pro­pa­gan­da amaç­lı ola­rak sür­dür­dü­ğü­nü de göz­ler önü­ne ser­mek­te­dir. The Ex­ten­ded Phe­noty­pe (Ge­niş­le­til­miş Fe­no­tip) isim­li ki­ta­bı­nın bi­rin­ci say­fa­sın­da Daw­kins şun­la­rı yaz­mak­ta­dır:
Bu ça­lış­mam, utan­maz­ca bir ta­raf­tar­lık. Hay­van ve bit­ki­le­re bak­mak ve yap­tık­la­rı­nı ne­den yap­tık­la­rı­nı me­rak et­mek için bel­li bir yön­te­mi sa­vun­mak is­ti­yo­rum. Ta­raf­tar­lı­ğı­nı yap­tı­ğım şey, ye­ni bir teo­ri, doğ­ru­la­na­bi­lir ve­ya yan­lış­la­na­bi­lir ye­ni bir hi­po­tez ya da ön­gö­rü­le­riy­le de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir bir mo­del de de­ğil.101

So­nuç:
Es­ki çağ­lar­da Al­lah inan­cın­dan yüz çe­vir­miş olan in­san­lar, tah­ta­dan taş­tan oy­ma put­la­rın önün­de bel bü­küp eği­lir­ler­di. Daw­kins gi­bi ate­ist­ler de şu­ur­suz mo­le­kül­ler­den me­det um­mak­ta, gen­ler­den bir ara­ya gel­me­le­ri­ni, ben­cil­ce plan­lar yap­ma­la­rı­nı, ken­di var­lık­la­rı­nın de­va­mı için or­ga­niz­ma­la­rı kul­lan­ma­la­rı­nı ve ni­ha­yet bu hi­ka­ye­yi ya­za­cak bi­lim adam­la­rı­nı ya­rat­mış ol­ma­la­rı­nı is­te­mek­te­dir­ler. Oy­sa gen­ler de, tah­ta­dan taş­tan put­lar gi­bi aciz bi­rer var­lık­tır. Her şe­yin Ya­ra­tı­cı­sı olan tek İlah, Yü­ce Al­lah'tır.

O'nun dı­şın­da, hiç­bir şe­yi ya­rat­ma­yan, üs­te­lik ken­di­le­ri ya­ra­tıl­mış olan, ken­di ne­fis­le­ri­ne bi­le ne za­rar, ne ya­rar sağ­la­ya­ma­yan, öl­dür­me­ye, ya­şat­ma­ya ve ye­ni­den di­ril­tip-yay­ma­ya güç­le­ri yet­me­yen bir­ta­kım ilah­lar edin­di­ler. (Fur­kan Su­re­si, 3)









Evrimcilerin 'İçgüdü' Aldatmacası

Doğa­da­ki can­lı­lar­da gö­rü­len bir­çok özel­lik ev­rim te­ori­si için çok bü­yük bir aç­maz­dır. Arı­la­rın ve ka­rın­ca­la­rın bü­yük top­lu­luk­lar ha­lin­de ya­şa­ya­rak, sos­yal ya­şa­mın en gü­zel ve en di­sip­lin­li ör­nek­le­ri­ni gös­ter­me­le­ri, arı­la­rın mi­mar­lık ha­ri­ka­sı pe­tek­le­ri in­şa et­me­le­ri, örüm­cek­le­rin tek­no­lo­ji­nin an­cak tak­lit­le eri­şe­bil­di­ği ka­li­te­de üret­tik­le­ri ağ­lar­la in­şa et­tik­le­ri ya­pı­lar, en vah­şi hay­va­nın da­hi yav­ru­su­na ve­ya di­ğer can­lı­la­ra gös­ter­di­ği fe­da­kar­lık ör­nek­le­ri ve da­ha sa­yı­la­ma­ya­cak ka­dar çok akıl, mu­ha­ke­me, ka­rar al­ma gi­bi an­cak in­sa­na mah­sus özel­lik­le­ri gös­ter­me­le­ri ev­ri­min öne sür­dü­ğü hiç­bir me­ka­niz­ma ta­ra­fın­dan açık­la­na­maz.
Ev­rim­ci­ler bu ya­şam şe­kil­le­ri­nin ya da dav­ra­nış­la­rın, can­lı­la­rın iç­le­rin­den ge­len bir dür­tüy­le mey­da­na gel­di­ği­ni söy­ler­ler. An­cak bu dür­tü­nün na­sıl bir şey ol­du­ğu­nu ken­di­le­ri de açık­la­ya­maz­lar.
Dar­wi­nist­ler, can­lı­la­rın dav­ra­nış­la­rı­na bü­yük bir "gü­cün" et­ki et­ti­ği ger­çe­ği­ni ka­bul eder­ler. Bir baş­ka de­yiş­le, can­lı­lar ara­sın­da­ki fe­da­kar­lı­ğın, iş bö­lü­mü­nün ve mü­kem­mel or­ga­ni­zas­yo­nun kay­na­ğı­nı bir gü­cün yön­len­dir­me­si­ne bağ­lar­lar.
An­cak bu gü­ce yal­nız­ca "iç­gü­dü" adı­nı ve­rip ko­nu­yu ka­pa­tır­lar. İç­gü­dü de­dik­le­ri gü­cün ger­çek sa­hi­bi­ni de "ta­bi­at ana" adı­nı ver­dik­le­ri kli­şe­leş­miş bir ka­lıp­la açık­lar­lar.
Oy­sa bu­gü­ne ka­dar hiç­bir ev­rim­ci, iç­gü­dü di­ye ad­lan­dır­dı­ğı şe­yin can­lı­la­rın be­den­le­rin­de bu­lun­du­ğu ana mer­ke­zi gös­te­re­bil­miş de­ğil­dir. Eğer can­lı­ya ait iç­gü­dü di­ye ha­ya­li bir gü­cün var­lı­ğı­na ina­nı­yor­lar­sa, bu dür­tü­nün can­lı­la­rın vü­cu­du­nun ne­re­sin­de ol­du­ğu­nu açık­la­ma­la­rı ge­rek­mek­te­dir. Aca­ba bu dür­tü bir­kaç yüz gram­lık et par­ça­sın­dan olu­şan be­yin­de mi­dir, yok­sa vü­cu­du oluş­tu­ran pro­te­in ve ami­no­asit­le­rin her­han­gi bir kö­şe­sin­de mi?
Pe­ki ta­bi­at ana ola­rak ad­lan­dır­dık­la­rı şey ne­re­de­dir ve na­sıl bir güç­tür? Na­sıl bi­linç­li bir gü­cü var­dır ki, her şe­yi yön­len­dir­mek­te, can­lı­la­ra fe­da­kar­lık, mi­mar­lık ye­te­ne­ği ve mu­ha­ke­me yar­gı özel­li­ği ve­re­bil­mek­te­dir? Dar­wi­nist­ler, eğer "iç­gü­dü"yü, bi­linç­li bir güç ola­rak ta­nım­lı­yor­lar­sa, bu so­ru­la­ra mut­la­ka ce­vap ver­me­le­ri ge­rek­mek­te­dir. Ama ev­rim­ci­ler, ya­şa­mın baş­lan­gı­cı ve ha­ya­li ge­li­şi­mi ile il­gi­li her so­ru­ya ol­duk­la­rı gi­bi bu so­ru­lar kar­şı­sın­da da sus­kun­dur­lar.
Can­lı­la­rın vü­cu­du­nu açıp bak­tı­ğı­mız­da, iç­gü­dü adı ve­ri­len bu bil­gi kay­na­ğı­nın can­lı­la­rın ne­re­sin­de ol­du­ğu­nu bu­la­ma­yız. Çün­kü iç­gü­dü, ma­na­yı ifa­de eden ve mad­de­sel kar­şı­lı­ğı bu­lun­ma­yan bir his­tir. Bu da her şe­yin mad­de­ler yı­ğı­nın­dan oluş­tu­ğu gö­rü­şü­nü sa­vu­nup "ma­na­yı red­de­den" Dar­wi­nist­ler ve ma­ter­ya­list­ler açı­sın­dan bü­yük bir çe­liş­ki oluş­tur­mak­ta­dır.
İç­gü­dü­le­rin ev­rim te­ori­si­nin bü­tü­nü­nü teh­dit eden bir bil­me­ce oluş­tu­ra­bi­le­ce­ği­ni ilk ola­rak ifa­de eden isim ise şa­şır­tı­cı­dır. Bu ki­şi te­ori­nin ku­ru­cu­su Char­les Dar­win'dir. Dar­win bu ko­nu­da şun­la­rı yaz­mış­tır:
'İç­gü­dü­ler Do­ğal Seç­mey­le ka­za­nı­la­bi­lir ve de­ği­şik­li­ğe uğ­ra­ya­bi­lir mi? Arı­yı bü­yük ma­te­ma­tik­çi­le­rin bu­luş­la­rı­nı çok ön­ce­den uy­gu­la­dı­ğı pe­tek göz­le­ri­ni yap­ma­ya yö­nel­ten iç­gü­dü için ne di­ye­ce­ğiz?'102
'İç­gü­dü­le­rin bir­ço­ğu öy­le­si­ne şa­şır­tı­cı­dır ki, on­la­rın ge­li­şi­mi oku­ra bel­ki te­ori­mi tü­müy­le yık­ma­ya ye­ter güç­te gö­rü­ne­cek­tir'.103
'Bir tek ku­şak­ta alış­kan­lık­la bir­çok iç­gü­dü edi­nil­di­ği­ni ve son­ra bu­nu iz­le­yen ku­şak­la­ra so­ya­çe­kim­le ile­til­di­ği­ni var­say­mak ağır bir ya­nıl­gı olur. Bil­di­ği­miz en şa­şır­tı­cı iç­gü­dü­ler, ör­ne­ğin ba­la­rı­sı­nın ve ka­rın­ca­la­rın bir­ço­ğu­nun iç­gü­dü­le­ri, alış­kan­lık­la ka­za­nıl­mış ola­maz'.104 (vur­gu­lar bi­ze ait)
Ev­rim te­ori­si­nin aç­maz­la­rın­dan bi­ri olan iç­gü­dü prob­le­mi Dar­win'den bu ya­na ay­nen sür­mek­te­dir. Can­lı­lar­da­ki hay­ran­lık uyan­dı­rı­cı dav­ra­nış­la­rı 'iç­gü­dü' ola­rak ni­te­le­yip bu nok­ta­da du­rak­sa­mak­la hiç­bir şey açık­lan­mış sa­yıl­ma­ya­cak­tır. Ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şey, iç­gü­dü­nün kay­na­ğı­nı an­la­ma­ya ça­lış­mak­tır. Bu ya­pıl­dı­ğın­da gö­rü­le­cek­tir ki, eğer bir can­lı­da iç­gü­dü var­sa, onu gü­den, ona ne­ler yap­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni gös­te­ren, il­ham eden bir güç var de­mek­tir. Ve açık­tır ki bu güç, ev­re­nin tek sa­hi­bi ve ha­ki­mi olan Al­lah'tır. Bi­lim adam­la­rı­nın iç­gü­dü ola­rak al­gı­la­dık­la­rı dav­ra­nış­lar, Al­lah'ın can­lı­la­ra il­ha­mın­dan baş­ka bir­şey de­ğil­dir. Bir ayet­te şöy­le buy­rul­mak­ta­dır:

... Ha­yır, gök­ler­de ve yer­de her ne var­sa O'nun­dur, tü­mü O'na gö­nül­den bo­yun eğ­miş­ler­dir. (Ba­ka­ra Su­re­si, 116)

Canlıların tesadüfen oluşamayacağını açıkça ortaya koyan sayısız örnekten bazıları şöyledir:
Hay­van­lar arasında en vah­şi­le­rin­den bi­ri ola­rak bi­li­nen tim­sah­lar, 3 ay bo­yun­ca yu­mur­ta­larının başından bir an bi­le ayrılma­dan on­ları ko­rur­lar.
Er­kek pen­gu­en ku­tup kışında ku­luç­ka­ya ya­tar­ken, di­şi yi­ye­cek ara­ma­ya çıkar. Isının -40°C'ye düş­tü­ğü kış bo­yun­ca bu­zul­lar git­tik­çe bü­yür ve be­si­ne ulaş­mak zor­laşır. Tek bir yu­mur­ta bıra­kan di­şi pen­gu­en­ler he­men de­ni­ze dö­ner­ler. Er­kek, ku­luç­ka­ya yattığı dört ay bo­yun­ca ku­tup fırtına­larına karşı koy­mak zo­run­dadır. Hiç­bir şey ye­me­den yu­mur­ta­ları ko­ru­yan erkek bu zaman zarfında yarı yarıya ki­lo kay­be­der. Ama as­la yu­mur­tayı terk et­mez. Dört ay so­nun­da yu­mur­ta­lar kırılma­ya baş­ladığında di­şi de ge­lir. An­ne yüz­ler­ce pen­gue­nin arasından eşi­ni ve yav­ru­su­nu he­men bu­lur. Kur­sağında­ki­le­ri bo­şal­ta­rak yav­ru­nun bakım işi­ni üst­le­nir. Her ye­rin buz­lar­la kaplı ol­du­ğu or­tam­da yu­va yap­ma ola­nağı yok­tur. An­ne ile ba­ba, yav­ru­yu so­ğuk­tan ko­ru­mak için ayak­larının üs­tü­ne ko­yup, karınlarıyla ısıtırlar.
Göç eden kuş­lar­dan olan al­bat­ros­lar, her za­man ken­di doğ­duk­ları yer­de çift­le­şir­ler. Bu ne­den­le üre­me za­man­larında ko­lo­ni­ler ha­lin­de bir ara­ya ge­le­rek top­lanırlar. Di­şi­ler gel­me­den haf­ta­lar ön­ce, er­kek­ler ge­lip bu­ra­da da­ha ön­ce­den bu­lu­nan yu­va­ları ta­mir ede­rek di­şi ve yav­ru­lar için mü­kem­mel bir kon­for sağ­lar.





“Evrimsel Silahlanma Yarışı Masalı”

Beslenme zincirindeki av ve avcı türler, sahip oldukları saldırı ve savunma sistemleriyle silahlarla donanmış gibidirler. Bir zebraya saldıran aslan, avını yakalayıp etkisiz hale getirmede güçlü pençelerini ve sivri dişlerini kullanır. Buna karşın zebra, avcıdan kaçmada bacaklarının kuvvetine dayanır. Veya gökyüzünde süzülmekte olan bir kartalın gözleri bir tür radar, arazideki tavşanın kamuflaj sağlayan kürkü ise bir tür anti-radar kalkan görevi görür. Çarpıcı bir diğer örnek de bazı bitki türleri ile bu bitkiler üzerinde parazit bir yaşam sürdüren böceklerle ilgilidir. Bitkiler parazit böceklerin saldırısına uğradıkları zaman zehirli salgılar salgılayarak kimyasal bir savaş başlatırlar.
Bu özellikleri düşünüldüğünde canlılar arasındaki rekabet ile askeri alandaki savunma sistemleri arasında benzer bir durum olduğu görülmektedir. Bu benzerlik, hayvanlardaki üstün yaratılışın açık bir delilidir. Doğada olağanüstü kompleks yapılar bulunduğu gerçeğini inkar eden evrimciler ise, canlılardaki bu donanımları "evrimsel silahlanma yarışı" başlığı altında yorumlamaktadırlar. Böylelikle canlılardaki bu mükemmel yapıların evrimsel bir süreçte ortaya çıktığı izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. Halbuki bu, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, yanıltıcı bir kelime oyunundan ibarettir.
Hatta 1999 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir çalışma, bu yöndeki evrimci iddianın tam aksi yönde bulgular ortaya koymuştur. Bu çalışmayı gerçekleştiren araştırmacılar, vardıkları sonucu "silahlanma yarışı varsayımını reddediyoruz" şeklinde ilan etmişlerdir.105
Söz konusu çalışmada, ABD'deki Chicago Üniversitesi'nden Eli A. Stahl ve ekibi, Arabidopsis thaliana isimli bitki türünün, bakterilerin meydana getirdiği çürümeye karşı direnç genlerini incelemiş, ancak hiçbir 'yarış' izine rastlamamışlardır. A. thaliana'nın, Hindistan'dan Kazakistan'a kadar 26 ayrı bölgeden toplanmış örneklerini, Pseudomonas bakteriyel çürümesine karşı başlattığı fizyolojik tepkiyi kontrol eden genler açısından inceleyen bilim adamları, sadece 12 popülasyonda rpm1 ismi verilen direnç genine rastlamışlardır. Direnç geninin popülasyon içinde oldukça az bir oranda bulunması, evrimsel silahlanma yarışı tezinin bir hayalden ibaret olduğunu ortaya koymuştur.
Ulusal Okyanus ve Atmosfer İşletmesi'nden çevrebilimci Peter M. Kareiva ise söz konusu bulgular üzerindeki yorumunda "Tırmanan silahlanma yarışının herhangi bir çeşidine dair yeterli deneysel kanıt bulunduğunu düşünmüyorum. Bu fikrin etkisi büyük ölçüde benzetmenin kuvvetinden meydana geliyor olmalı" sözlerine yer vermiştir.106
Bu bilgilerin ortaya koyduğu gibi, evrimcilerin, canlılardaki silahlanma örneklerine bakarak anlattıkları evrim masallarının doğada bir karşılığı bulunmamaktadır. Evrimsel silahlanma yarışı doğanın gerçeklerinde değil, evrimcilerin hayallerinde yaşamaktadır.

Diğer yandan, doğada evrim teorisini 'kalbinden vuran' silahlanma örnekleri mevcuttur. Bunlardan biri, Microstomum isimli su kurdunun bir tatlı su polipi olan Hydra'dan aldığı hayret verici bir sisteme dayanmaktadır. BBC'nin eski editörü Gordon Rattray Taylor, "evrim teorisini kalbinden vuran ve bilim tarafından açıklanamamış bir taktik" olarak tanımladığı bu sistemi Büyük Evrim Gizemi başlıklı kitabında ele alır ve Darwinist dogmanın çöküşünün çarpıcı bir örneği olarak anlatır.
Hydra, boyu yaklaşık 1.2 cm'ye kadar uzayabilen ve sualtı bitkilerine tutunarak yaşayan bir canlıdır. Bu canlı, etrafında yiyecekleri ağzına doğru yönlendiren kolların bulunduğu bir tüp ve bitkilere tutunmasını sağlayan bir ayaktan oluşmaktadır. Dikkat çekici bir özelliği, takla (parende) atarak ilerlemesidir. Önce başını tutunmuş olduğu yüzeye doğru eğer ve sonra ayağını atarak yer değiştirir.
Hydra'nın bazı türleri nematokist olarak bilinen ısıran hücrelere sahiptirler. Bu hücrelerin her birinde patlayıcı güç ile fırlatılabilen kıvrımlı, zehirli tüycükler bulunmaktadır. Bir başka duyusal tüycük ise hücrenin dışına doğru büyür ve herhangi bir şeye dokundukları anda nematokistlerin deşarjını sağlayan tetikleyici mekanizma olarak görev yapar. Bu tip hücreler Hydra'ların yüzeyinde gruplar halinde bulunmaktadır.
Hydra'nın bu savunma sistemi başlı başına ilgi çekicidir ama daha da dikkat çekici olan, Hydra'ları yiyerek beslenmelerini çeşitlendiren Microstomum denilen su kurtlarının bundan faydalanma şeklidir. Bu su kurdu Hydra'ları yediğinde nematokistleri ya da geliştiklerinde bunları oluşturacak olan genç hücreleri sindirmez. Ancak bir şekilde bu hücreleri vücudundan geçirir ve ısıran noktaları dışarı gelecek şekilde yüzeyine – yani derisine - yerleştirir. Sonra bir düşman yaklaştığında bu nematokistleri deşarj eder: Microstomum'un bir başka çeşidi ise, düşmanın yaklaşıp dokunmasını bile beklemeden zehirli küçük oklarını bir mermi veya roket gibi firlatır.
Microstomum, silahlarıyla tamamen donandıktan sonra, Hydra'larla beslenmeyi keser ve normal beslenmesine döner. Ancak bütün cephanesini kullandıktan sonra yeniden silahlanmak için tekrar Hydra'larla beslenir. Bu olağanüstü programı uygulayabilmek için Microstomum'un üç değişik dokusunun işbirliği yapması gerekmektedir: Endoderm, parankim ve epiderm. Peki ama Microstomum bu kompleks yapıyı nasıl edinmiştir? Beslenmesini bu şekilde ayarlamayı nasıl öğrenmiştir?
En çarpıcı nokta, bunların hepsinin beyni ya da sinir sistemi olmayan küçücük bir canlıda meydana gelmesidir. Buna rağmen bu canlı, bir hafıza ortaya koyabilmektedir.107
Tesadüflerin nematokist hücresi üretmesi, bir kısım tesadüflerin bunları bazı canlılar için zararlı kılması, bir başka kısım tesadüflerin Microstomum'un zarar görmemesini, diğer tesadüflerin de bunları sırtına yerleştirmeyi sağlaması kesinlikle imkansızdır ve buna inanmanın akıl dışı bir kabul olacağı da açıktır.
Canlılardaki silahların bir 'amaç' ortaya koyduğu, tesadüfleri ve şuursuz doğa olaylarını dayanak alan evrimcileri açıklamasız bıraktığı bir gerçektir. Nitekim Gordon Rattray Taylor kitabında, evrim teorisinin, doğal seçilim ve rastlantısal varyasyonların, bu kadar koordinasyon gerektiren bir programı nasıl meydana getirebildiğini açıklamakta tamamen yetersiz kaldığını belirttikten sonra şunları yazmaktadır:
Fizyologlar da Hydra'dan alınan hücrelerin Microstomum'un vücudunda nasıl göç ettiğini açıklayamamaktadırlar. Normalde, memelilerin fertilize olmuş [döllenmiş] yumurtası embriyo haline gelirken çok benzer bir şekilde göç eder. Örneğin embriyoda hücre kümesinin çeşitli yerlerinden gelen hücreler, kalbi oluşturmak üzere bulunmaları gereken yerde bir araya toplanırlar, sanki kaderlerinin "kalp"ten başka bir şey olmamak olduğunu biliyorlarmış gibidirler. Burada Darwinistlerin inanmayı reddettikleri türden bir amaçlılığın bir başka örneğini görmekteyiz.108
Elbette ne Hydra ne Microstomum ne de diğer canlılar, bedenlerindeki silah sistemlerini kendileri akledip tasarlamış ve bu sistemleri bedenlerinde üretmeyi amaçlamışlardır. Bütün bunları, bu canlılara veren üstün bir Yaratıcı vardır. Kuşkusuz bu Yaratıcı, tüm canlıların Rabbi olan Allah'tır.

Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 27)



























Maymunların Zeki Davranışları, İnsanın Maymunlardan Evrimleştiğini Göstermez

Maymunlarda çeşitli zeki ve sosyal davranışlar görülür. Evrimciler, maymunların başarıyla taklit ettikleri insan davranışlarına dikkat çekerek arada benzerlikler kurarlar. Maymunların zeka açısından insana en yakın canlı olduğunu iddia ederek, bu benzerlikleri insanın maymundan evrimleştiği iddiasına dayanak gösterirler. Oysa maymun zeka ve davranışlarının evrime kanıt olduğu iddiası geçersizdir. Çünkü doğada, evrimcilerin hayali ağacında insana çok uzak olarak düşündükleri pek çok canlı, insani davranışlara oldukça yakın özellikler göstermektedir.
İnsanlardaki bazı davranışları taklit edebilen canlılara bazı örnekler şunlardır:
1. Pasifik adalarından New Caledonia'da yaşayan Corvus moneduloides türü kargalar alet yapımında şempanzelerden çok üstündür. 2002 yılının sonlarına doğru keşfedilen bir karganın bu alandaki yeteneği bilim adamlarını şaşkına uğratmıştır.109 BBC, "Betty, en yakın akrabalarımızı utandırdı" yorumunu yaparak şempanzelerin insandan sonra en zeki canlılar olduğu tezinin geçersiz olduğunu vurgulamıştır.110 2003 yılında kargaları New Caledonia adasındaki doğal ortamlarında inceleyen araştırmacılar, bu canlıların kişisel yetenekleriyle geliştirdikleri aletlerin bilgisini, bireyler ve nesiller arasında aktararak 'teknolojik ilerleme' ortaya koyduğu sonucuna varmıştır.111
2. İnsan dışında sembolik lisana sahip tek canlı bal arılarıdır.112 Bir arı, diğer arıların hiç görmediği bir yiyecek kaynağını yüzlerce metre uzakta olmasına karşın, adeta koordinat verircesine özel bir dans ile diğer arılara anlatabilir.
3. Arılar hiçbir maymunun yapamayacağı matematiksel hesaplamalar yaparlar. Örneğin peteklerini, alan/çevre oranı açısından optimum geometrik şekilde, altıgenler halinde üretirler.113
4. Termitler gözleri görmemesine rağmen mükemmel havalandırma sistemlerine sahip dev yuvalar yapabilirler. Bu durum gözü görmeyen insanların bir araya gelip 960 metrelik dev gökdelenler yapması anlamına gelir. Ayrıca kunduzlar da inşaat teknikleri uygulayabilir ve nehirlerin akıntısını kesen barajlar inşa edebilirler.
5. Schwarzula isimli yaban arısı veya yaprak kesici karıncalar çok daha karmaşık bir kültürü, çiftçilik kültürünü uygulamaktadırlar. Schwarzula, toplayıp yuvasında biriktirdiği bir tür larvanın salgılarını kullanarak 'hayvancılık' yapmakta114, yaprak kesici karıncalar ise mantar yetiştirerek 'tarım' yapmaktadırlar.

Maymun Davranışlarına Dair Zorlama Yorumlar
Evrimciler şempanzeleri; yüz ifadesini ve duygusal durumu anlama ile iletişim yeteneği açısından da insanlara benzetir ve propagandalarına malzeme yaparlar. Ancak şempanzelerin bu yetenekleri de evrimcilerin iddiaları açısından bir anlam ifade etmez. Çünkü bunun gibi karmaşık sosyal davranışlar sergileyen daha birçok canlı vardır. Örneğin kargalar, akrabaları söz konusu olduğunda başka kargaların yiyeceğini çalarken farklı davranır; imparator penguenleri ise uzun bir dönem sonunda yanına döndükleri ailelerini binlerce penguen arasından kolaylıkla tanıyabilirler…
İnsan, akıl sahibi bir varlık olarak davranışlarını çeşitli değerler açısından değerlendirebilir, doğru ve yanlışa dair kanaatlere varabilir. Bu özelliği, akla, vicdana ve ahlaki değerlere sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Evrimciler ise, insanın bedenen ve zihnen hayali evrim sürecinde ortaya çıkmış olan bir canlı olduğu masalını bir dogma olarak benimsemişlerdir ve çeşitli gazete ve dergilerde insan ahlakının sözde evrimsel kökenlerine dair spekülasyonlar ortaya koymaktadırlar.
Bu alanda yaptıkları çalışmaların çoğunluğunu, insanın en yakın akrabası olduğunu ileri sürdükleri maymunlar üzerinde gerçekleştirirler. Maymunlar, evrimci araştırmacılar için adeta birer sembol haline gelmişlerdir. Bu canlılara baktıklarında sözde evrimsel tarihlerini gördükleri zannına kapılır, hayali maymun adamların insanlarla ne gibi benzer davranışlar ortaya koymuş olabileceğini kurgularlar. Bu kurgulamalar zamanla öylesine yoğun bir hal alır ki, bir süre sonra deney maymunlarını kendi istedikleri yönde yönlendirdiklerinin farkına bile varmaz, maymunlara 'yaptırdıkları numaralar'ın, varsayımlarını doğruladığı zannına kapılırlar.
Örneğin, Minnesota Üniversitesi'nden Jeffrey Stevens'ın maymun ahlakıyla ilgili zorlama yorumlar içeren çalışması bunlardan biridir. Stevens, bir mağaraya yerleştirdiği, bir tanesi aç olan bir grup maymuna bir miktar yiyecek verdikten sonra, yiyecek paylaşımının nasıl gerçekleştiğini incelemiştir. Araştırmacı, primatların aç arkadaşlarına nadiren yiyecek verdiklerini, ama çalma veya dövüşme olasılığında yiyecek paylaşımının oldukça sık gerçekleştiğini görmüştür.
Stevens'ın bu durumdan yaptığı çıkarım oldukça ilginçtir. Stevens, maymunların huzur elde etmek için yiyeceklerini verdiklerini ve bu davranışın bir ebeveynin çocuğuna susması için oyuncak almasına benzediğini söylemektedir. Ayrıca yiyeceklerin küçük lokmalar halinde olması durumunda maymunların komşularını daha çok rahatsız ettiklerini belirtmekte, bunu da bir dilencinin sadaka verenin cebini boşaltmaya eğilimli olmasına benzetmektedir.
Ancak elbette bu benzetmeler sadece araştırmacının hayalini yansıtmakta, evrim teorisine hiçbir bilimsel destek sağlamamaktadır. Maymun olmayan çok sayıda türün, yiyecek paylaşımı açısından incelenmesi, bu bakış açısı ile çeşitli insan davranışlarına benzetilebilir. İnsanlar kimi durumda bencil davranmakta kimi durumda cömertlik gösterebilmektedirler. Bu bozuk mantığa göre kuşların, sırtlanların ya da herhangi bir canlı türünün paylaşımıyla insan davranışları arasında benzerlikler kurulabilecek; insanla kuşların ahlakının ya da insanla sırtlanın ahlakının benzeştiği söylenebilecektir.
Bu benzetmeler Darwinizm'e körükörüne bağlı bir araştırmacının dilediği yönde, dilediği miktarda kurguladığı hayallerden ibarettir. Yukarıda belirtildiği gibi, söz konusu araştırmacı, maymunların mağarada küçük lokmalara odaklanmalarını dilencinin sadaka verenin cebini boşaltmasına benzetmektedir. Bu araştırmacı bir başka deney ortamında yiyeceğini cömertçe paylaşan bir maymunla karşılaşabilir ve bunu yine kendi istediği şekilde yorumlayabilir.
Bu benzetmeler her şekilde mümkündür ve bilimsel kanıt oluşturmaktan bütünüyle uzaktırlar. Bunların sürekli tekrarı yoluyla ise insan ve maymunlar arasındaki sözde benzerliklerin zihinlerde yerleşmesi ve bunların tek taraflı yorumuyla evrim teorisine suni bir destek sağlanması umulmaktadır. Bir hafta saldırganlık; bir hafta fedakarlık; bir diğer hafta ise kıskançlık açısından benzerliklerin -teoriye destek sağlıyormuşçasına- karşımıza çıkarılmasından umulan budur. Geçersiz bir dünya görüşünü yaygınlaştırmak ve kitleleri bu yönde düşünmeye alıştırmak...
İnsan ahlakının kökenini tesadüfi ve amaçsız bir süreçte aramanın anlamsızlığı ortadadır. Darwinistlerin hayallerinde yaşayan evren, şuursuz tesadüflere dayandırdıkları, hiçbir varlık amacı olmayan bir evrendir. Oysa kainattaki her detay evrimcilerin bu iddialarını yalanlamaktadır; bu detayların başında insanın vicdanlı, şuurlu, iyi ve kötü kavramını bilen, ahlak sahibi bir varlık olması gelmektedir. İnsan yaratıldığı ilk günden beri insandır ve yaratıldığı ilk günden beri ahlaki değerlerin bilincindedir. Doğru ve yanlış arasında ayrım yapmamızı sağlayan faktör, ahlak kurallarıdır. Ahlak kurallarının varlığı da bu kuralları koyan bir Yaratıcı'nın varlığını kanıtlar. İnsanı yaratan, ona doğruyu ve yanlışı gösteren Yüce Allah'tır.

Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)

Sonuç:
Doğada, yetenekleri olan ne kadar canlı olursa olsun, onların bu özelliklere sahip olmaları söz konusu canlıların insanla akraba olduğunu göstermez. Dolayısıyla maymunlardaki "insan benzeri" davranışlar da insanın evrimi senaryolarına bir dayanak değildir. Evrimciler kendi önyargıları doğrultusunda hayali benzerlikler kurmakta, şempanzelerin insana benzer yönlerini çarpıtıp evrim propagandasında kullanmaktadırlar. Halbuki propaganda amacıyla sürdürdükleri iddia kendi teorilerine de aykırıdır: Çünkü hayali evrim ağacında insana çok uzak olarak belirtilen canlılar, insanın en yakın akrabası olarak gösterilen şempanzeden çok daha zeki davranışlar gösterebilmektedirler. Kısacası şempanze zekasının insanınkine en yakın olduğu; bunun da evrim kanıtı olduğu iddiası temelsiz bir aldatmacadan ibarettir.








“İnsan Biyolojik Bir Makinedir” Yanılgısı

Materyalistler, her şeyin maddeden ibaret olduğu hezeyanları dolayısıyla insanın sadece biyolojik bir makineden ibaret olduğu yanılgısına kapılmışlardır. İnsanın özelliklerini araştıran evrimci bilim adamlarının konuya yaklaşımını da bu yanlış bakış açısı belirler. Çeşitli insan davranışlarıyla ilgili görünen kimyasalları, beyin bölgelerini veya genleri; incelenen insan davranışının "tek" etkin kaynağı olarak yorumlarlar. Ve topluma insanın fiziksel ve kimyasal etkileşimlerle yaşamını sürdüren, "biyolojik bir makine" olduğu propagandasını yaparlar. Ancak 'insan biyolojik bir makinedir' görüşünde derin bir yanılgı söz konusudur. Bu görüşün mantıksal ve bilimsel olarak hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.

Bu düşünce kendi kendini çürütmektedir
Materyalistler, insan aklının da nöronların elektrokimyasal faaliyetlerinin bir ürünü olduğunu varsaymaktadırlar. Ancak nöronlar da nihayetinde, oksijen, karbon, azot ve hidrojen gibi atomların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Dolayısıyla 'insan biyolojik bir makinedir' iddiası, atomların bir araya gelip kendileri hakkında yorumlarda bulunduklarına inanmakla aynı şeydir. Bunun ise ne denli saçma bir düşünce olduğu açıktır. Atomlar, bir çekirdek ve bunun etrafında dönen elektronlardan meydana gelirler ve düşünme yeteneği ile hissetme özelliğine sahip değildirler.
Atomlar neşeyi, sevgiyi, hoşgörüyü, tevazuyu, merhameti hissedemez, kendileri hakkında düşünüp muhakeme yapamazlar. İnsan bilinci, materyalizm için, içinden çıkılması mümkün olmayan bir açmaz oluşturmaktadır. Evrimci biyolog Julian Huxley, nöron faaliyetleri ile bilinç arasındaki ilişkiyi, 'Aleaddin'in Lambası' hikayesindeki madde üstü bir olaya benzetmiştir:
"Bilinçli hal kadar olağanüstü birşeyin nasıl olup da bir sinir hücresinin başlatıcı hareketi sonucu ortaya çıktığı, aynı Aleaddin'in lambası hikayesinde lambanın ovuşturulmasıyla cinin görünmesi kadar anlaşılmazdır..."115
Evrimcilerin "İnsan biyolojik bir makinedir" iddiası, aklın kaynağını beyindeki kimyasal etkileşimlere dayandırmaktadır. Kimyasal etkileşimlerin ürünü olduğu varsayılan bir teorinin ise doğruluğunu bilmek mümkün değildir ve bu sebeple de "insan bir makinedir" iddiası geçersizdir.

Bu düşüncenin propagandasında konu edilen
çalışmalar bilimsel olarak güvenilir değildir
İnsanın biyolojik bir makineden ibaret olduğu propagandasının ana unsuru, belli bir davranışı kontrol ettiği iddia edilen genlerle ilgili medya haberleridir. (Örneğin kıskançlık geni, alkolizm geni veya saldırganlık geni vs.) Bu iddialar medyada yüksek sesle ilan edilir ancak istisnasız olarak her biri sessizce çürütülmüştür. Evrimci bilim dergisi Science'da bu konuyla ilgili olarak yayınlanan Genler ve Davranış başlıklı makalede şunlar ifade edilmektedir:
"Bilim adamları belli genlerin veya kromozom bölgelerinin davranış özellikleriyle bağlantılı olduğunu tekrar tekrar iddia ettiler ama elde ettikleri bulgulara [başka çalışmalarda] yeniden ulaşılamaması üzerine bunları geri çekmek durumunda kaldılar... Bu iddiaların hepsi büyük coşkuyla ilan edildi; hepsi popüler medyada sorgusuz sualsiz selamlandı ama hepsi artık itibardan düşmüş durumda."116 (vurgu bize ait)
Laboratuvar gerçekleri, insan davranışlarının genlerle yönetildiği yönünde hiçbir bilgi ortaya koymamaktadır. Ancak medyada genler ve davranışlar arasındaki bağlantı iddialarının abartılı reklamlarla duyurulması toplumda bazı insan davranışlarını yöneten genlerin bulunduğu şeklinde yanlış anlamaya yol açmıştır. "Gen efsanesi" olarak isimlendirilen bu propaganda hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir.
İnsan, şuursuz atomların rastlantısal bir oluşumu veya biyolojik bir makineden ibaret değil, Yüce Allah'ın üstün bir akıl ve sonsuz bir kudret ile var ettiği bir canlıdır. Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

"Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alakı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir". (Müminun Suresi, 12-14)


















Dilin Evrimi Açmazı

Bizler konuşurken düşüncelerimizi dil sayesinde düzenli kalıplar ve karşı tarafın anlayacağı şekilde anlamlı ifadelerle aktarırız. Tüm bunlar son derece özelleşmiş kas hareketleri ve söz dizimi gerektirdiği halde çoğu insan bundan haberdar bile değildir, böyle bir şeyi dikkate bile almayız. Biz sadece konuşmayı 'dileriz'. Konuşmak istediğimizde 100'e yakın kasın uyumlu şekilde kasılıp gevşeyerek sesler, heceler ve kelimeler çıkarması ve özne, yüklem, zamir gibi ögelerin uygun sırada dizilmesiyle karşı tarafın anlayacağı cümleler ortaya çıkar. Bu kadar kompleks aşamalara dayalı bir yeteneği kullanmak için bizim 'dilemek' dışında neredeyse hiçbir şey yapmıyor oluşumuz, konuşmanın biyolojik yapılarla sınırlı bir yetenek olmadığını açıkça göstermektedir.
İnsanın konuşma becerisi, evrim sürecinin hayali gereklilikleriyle veya hayali mekanizmalarıyla açıklanamayan son derece kompleks bir yetenektir. Evrimciler, uzun çalışmalarına rağmen, son derece kompleks bir yetenek olan konuşmanın, basit hayvansı iletişim şekillerinden evrimleştiği yönündeki iddialarına kanıt göstermede kuşkusuz ki başarısız olmuşlardır. Pennsylvania Üniversitesi'nden David Premack'in, 'İnsan dili, evrim teorisi için bir utançtır'117 şeklindeki sözleri bu başarısızlığı net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Ünlü dil bilimci Derek Bickerton, 'utancın' sebeplerini şöyle özetlemiştir:
"Konuşma insan öncesi bir nesilden gelmiş olabilir mi? Hayır. Hayvan iletişimi yapılarına benzeşmekte midir? Hayır... Hiçbir maymun, yoğun eğitime rağmen, gramer kurallarının köklerine vakıf olamamıştır. Kelimeler nasıl ortaya çıktı, sözlerin dizilişi nasıl ortaya çıktı? Bu problemler konuşmanın evriminin kalbinde yatmaktadır."118
Yeryüzünde mevcut tüm diller komplekstir ve bu kompleksliğin kademeli olarak nasıl kazanılmış olabileceği evrimcilerce hayal dahi edilememektedir. İngiltere'nin en fanatik evrimci biyoloğu Richard Dawkins'e göre, en ilkel olarak bilinen kabile dilleri de dahil olmak üzere, Dünya üzerindeki her dil yüksek derecede komplekstir:
"Bu konuda en açık örnek konuşmadır. Hiç kimse nasıl başladığını bilmemektedir... Anlambilim yani kelimeler ve anlamlarının kökeni de eşit derecede belirsizdir. ...dünya üzerindeki binlerce dilin hepsi de çok komplekstir.
Bunun kademeli olarak geliştiğini düşünmeye eğilimliyim, fakat böyle olması gerektiği tam olarak açık değildir. Bazıları, belli bir yer ve belli bir zamanda tek bir zeka tarafından icat edildiğini ve aniden başladığını düşünür."119
W. K. Wilkins ve J. Wakefield adlı iki evrimci beyin araştırmacısı ise bu konuda şunları söylemektedirler:
"Dil evriminin geçiş aşamalarıyla ilgili delil yoktur. Buna rağmen, alternatif fikirleri kabul etmemiz zordur. Eğer türe özgü bazı özellikler parçalara ayrılmış bir şekilde evrimleşmiyorsa, bu durumu açıklamak için iki yol gözüküyor. Ya henüz keşfedemediğimiz bir güç, belki de İlahi bir müdahaleyle, olması gerektiği gibi yerleştirilmiştir. Ya da türlerin gelişiminde nispeten ani bir değişikliğin, belki de bir tür spontane ve yaygın mutasyonun sonucudur... Ama böyle tesadüfi bir mutasyonun rastlantısal doğası, bu iddiayı şüpheli bir hale getiriyor. Daha önce belirtildiği gibi (Pinker and Bloom, 1990), dil gibi kompleks ve görünüşe göre görevlerine bu kadar ideal bir şekilde uygun bir sisteme yol açacak mutasyonun ihtimali yok denecek kadar düşüktür."120
Çok karmaşık bir hesaplama gerektirdiği göz önüne alındığında konuşma kuralları insanı hayrete düşürmektedir. İşte bu nedenledir ki, bazı insanlar için konuşma yeteneğinin nasıl kazanıldığı büyük bir sır olarak kalmaktadır. Noam Chomsky bunu şu şekilde ifade eder:
"Konuşmanın oluşumu ile ilgili olarak buraya kadar hiçbir şey söylemedim. Sebebi ise, söylenebilecek çok az şey olması. Dışarıdan görünen birkaç husus dışında, konuşmak büyük ölçüde bir sırdır."121
Evrimci ön yargılara saplanıp kalmayan birisi için ise konuşma becerisinin kaynağı çok açıktır. Bu yeteneği insana veren Yüce Allah'tır. Allah insanlara konuşmayı ilham eder ve onları konuşturur. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:

... Dediler ki: "Her şeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz." (Fussilet Suresi, 21)

Evrimciler, dilin dayandığı biyolojik yapıların kompleksliğini açıklayamadıkları gibi, dili mümkün kılan bilincin kökenini de açıklayamamaktadırlar. Maddeye hiçbir şekilde indirgenemeyen insan bilinci ve dildeki komplekslik, dilin üstün bir akıl tarafından tasarlandığını, bir diğer deyişle yaratıldığını göstermektedir.
İnsana konuşmayı öğreten Yüce Allah'tır. Allah bir Kuran ayetinde bu durumu şöyle bildirmektedir:

'Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti...' (Bakara Suresi, 31)
















Biyocoğrafya Hikayeleri


Biyocoğrafya, canlıların yaşam alanlarının haritaları, bu alanların özellikleri, organizmaların yayılmasındaki sorunlar ile yaşam alanlarına göre gruplanmış türler gibi konuları içerir. Bu konuların evrim teorisinin iddialarıyla bir ilgisi yoktur. Nitekim biyocoğrafya konusunda yayınlanan kitaplar da sayfalarının çoğunluğunda evrim teorisi lehinde herhangi bir delil vermeyen verilerle doludur.122
Örneğin canlıların yeryüzündeki dağılımına bakıldığında türlerin genellikle global bir dağılım ortaya koymadıkları görülür. Türler daha çok belli iklim ve çevre şartlarına sahip alanlarda kümeler halinde yayılmışlardır. Evrimciler, Darwin'den bu yana bu yayılımı evrim kanıtı olarak göstermeye çalışmış ancak bu çabalar, coğrafi yayılımın "ana" canlı kategorileri açısından, herhangi bir evrim senaryosuna oturtulamaması yüzünden sonuçsuz kalmıştır.
New York Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden G. Nelson ve N. Platnick, Sistematik ve Biyocoğrafya isimli uzmanlık kitaplarında, bu alanda yapılan çalışmaları değerlendirmiş ve vardıkları sonucu şöyle açıklamışlardır:
"Bu nedenle biyocoğrafyanın (veya canlıların coğrafi dağılımlarının) evrimin lehinde veya aleyhinde bir delil sunmadığı sonucuna varıyoruz."123
Bu sebeple biyocoğrafyanın bulguları evrim teorisi için bilimsel kanıt oluşturmamaktadır. Evrimcilerin "Bu canlı burada yaşıyor demek ki burada evrimleşmiş, şu canlı da orada yaşıyor demek ki orada evrimleşmiş" gibi iddiaları hayal gücüne dayalı masallardan ibarettir.

İnsan Aklının Evrimi
Propagandası Niye Çürüktür?
İnsan, diğer canlılarla biyolojik açıdan bazı benzerlikler taşısa da, medeniyet kurmuş bir canlı olarak eşsizdir. Üniversiteler, hastaneler, fabrikalar inşa etmiş, devletler kurmuş, besteler yapmış, olimpiyatlar düzenlemiş, uzaya gitmiş olan insan, tüm bunları aklı sayesinde başarmıştır. Evrimciler insan aklının, sözde yaşayan en yakın akrabası olarak kabul ettikleri şempanzelerle ayrıldıktan sonra yaşanan süreçte evrimleşerek bugünkü halini aldığını iddia ederler. Aklın sözde evriminde var olduğunu iddia ettikleri sıçramaları ise beyinde meydana gelen rastlantısal değişimlere ve alet yapımı yeteneğinin geliştirici etkisine dayandırırlar. Bu iddialarını TV belgesellerinde sık sık karşımıza çıkarır ve önce taştan bıçak, sonra da mızrak yapmayı öğrenen hayali maymun adamların hikayesini anlatırlar. Ancak bu propaganda geçersizdir. Bizlere aktarılan senaryolar bilimsel gösterilmeye çalışılmalarına karşın tamamen bilim dışıdır ve tek kaynakları Darwinist önyargılardır. Ve kuşkusuz en önemlisi insan aklının maddeye indirgenemez oluşudur. Bu gerçek materyalizmin geçersizliğini belgeleyerek aklın evrimi iddialarını temelinden yıkmaktadır.
Gerçekte aklın evrimle ortaya çıktığını iddia eden evrimciler, ilkel bir akıl seviyesine sahip olmanın neye benzediğini kişisel olarak tecrübe etme ve sözde evrimsel süreçteki şartları tekrarlama imkanına sahip değildirler. Nature dergisinin editörü Henry Gee, bir evrimci olmasına karşın sağduyulu bir yaklaşım göstermekte ve bu tür iddiaların bilim dışı olduğunu açıkça kabul etmektedir:
"Mesela, insanın evriminin, vücudun duruşu, beyin hacmi ile ateş, alet kullanımı gibi teknolojik başarılar ve lisanın ortaya çıkmasını sağlayan el-göz koordinasyonundaki gelişmelere bağlı olarak geliştiği söylenir. Ancak bu gibi senaryolar subjektiftir. Deneylerle asla test edilemezler, öyleyse bilimsel değildirler. Genelde kullanımda olmaları, bilimsel testlere değil, sahiplerinin iddia ve otoritesine dayanır."124
Bu tür senaryolar bilim dışı olmalarının yanı sıra mantıksal açıdan da tutarsızdırlar. Evrimciler sözde evrimle oluşan akıl sayesinde alet kullanımının başlayıp geliştiğini; alet kullanımı sayesinde de aklın geliştiğini savunmaktadırlar. Oysa böyle bir gelişim ancak insan aklı zaten mevcutken mümkündür. Bu anlatıma göre ilk olarak teknolojinin mi yoksa aklın mı evrimle ortaya çıktığı sorusu cevapsızdır.
Darwinizm'in etkili eleştirmenlerinden Phillip Johnson bu konuda şunları yazar:
"Aklın ürünü olan bir teori, teoriyi üreten aklı uygun bir şekilde asla açıklayamaz. Mutlak doğruyu keşfeden üstün bilimsel aklın hikayesi ancak ve ancak aklı verilmiş bir yetenek olarak kabul ederseniz tatmin edicidir. Aklı kendi icatlarının bir ürünü olarak açıklamaya çalıştığımız anda, çıkışı olmayan aynalı bir koridora girmişizdir."125
Evrimciler, aklın rastlantısal olarak geliştiği iddialarına dayanak olarak iki faktör gösterirler. Birincisi mutasyondur. Ancak mutasyonların aklı evrimleştirdiği iddiasının saçmalığı ortadadır. Mutasyonlar etkili oldukları zaman organizmada önemli bozukluklar meydana getirirler. Beyinde meydana gelmiş ve kişiyi zihinsel faaliyetler açısından daha ileri bir seviyeye ulaştırmış tek bir mutasyon dahi bilinmemektedir. Bu gerçeklere rağmen, mutasyonların insan aklını geliştirebileceğini iddia etmek, yüksekten yere doğru atılan bir radyonun düştüğünde bir televizyona dönüşebileceğini iddia etmek kadar saçmadır.
George Marshall Enstitüsü başkanı Robert Jastrow bu saçma iddianın dayandığı mantığı şöyle ifade eder:
"İnsan gözünün rastlantı ürünü olduğunu kabul etmek zordur; ancak insan zekasının, atalarımızın beyin hücrelerinde meydana gelen rastlantısal tahribatların ürünü olduğunu kabul etmek daha da zordur."126
Darwinistlerce, aklın sözde rastlantısal gelişimine dayanak gösterilen ikinci faktör ise "ortaya çıkma olgusu"dur. Darwinistler bunu, "tesadüf eseri gerçekleşen bir rastlantının, hiç beklenmeyen bir başka şeyin ortaya çıkışına yol açabileceği fikri" olarak tarif etmektedirler. Bunun "klasik bilimsel örneği"nin su olduğunu iddia ederler. Buna göre oksijen ve hidrojen kendi başlarına suya benzer bir özellik taşımamakta, ancak belli oranda birleştiklerinde ortaya çıkan su molekülleri de önceden tahmin edilemeyen özellikler ortaya koymaktadır.
Bu mantığa göre, insan bilincinin kökeninde, beyin kimyasında meydana gelen rastlantısal bir değişimin yattığı varsayılmaktadır.
Ancak bu benzetme sadece bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü herkes gayet iyi bilir ki, insan bilinci su örneğindeki gibi kurala bağlı ve basit bir olgu değildir. Örneğin bir insan, yanında olmadığı halde aile yakınlarının görünümlerini ve seslerini hayal edebilir. Elbette görüntü ve seslerini sanki yanındalarmış gibi hissetmesi, beynindeki atomların belli kurallara göre birleşmesinden değil, kendi dilemesinden kaynaklanır. Kısacası beklenmedik özellikler ortaya koysalar da atomlar akıl artışıyla ilgili değildirler.
İnsan aklıyla ilgili Darwinist iddiaları temelinden geçersiz kılan nokta ise, teorinin dayandığı materyalist felsefenin insan aklına açıklama getirme ihtimalinin olmamasıdır.
Modern bilim, insan aklının, materyalistlerin iddia ettiği gibi beyin hücreleri arasındaki alışverişlerden kaynaklanmadığını göstermiştir. Modern teknoloji ürünü gelişmiş tarama cihazları, materyalistlerin, beyinde akıl meydana getiren bir bölge veya süreç beklentilerini boşa çıkarmıştır. İnsan aklına maddeci bir açıklama getirilememektedir.
Colin McGinn materyalizmin bu çıkmazını daha açık bir şekilde şöyle dile getirir:
"Uzun bir süredir beden-zihin problemini çözmeye çalışıyoruz. Bütün çabamıza rağmen bir sonuç alamadık. Bu problem gizemini hala sürdürüyor. Bana kalırsa bu sırrı çözemediğimizi samimi bir şekilde itiraf etmenin vakti geldi."127
Matematikçi ve teolog William A. Dembski ise bilince, beyin kaynaklı bir açıklama getirilmesi ümitlerinin tükendiğini şöyle dile getirir:
"Felsefecilerin genel olarak "planlamalı yaklaşımlar" (propositional attitude) adını verdikleri amaçlar ve istekler boyutuna gelindiğinde, bilinç bilimcilerinin bu olguyu nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür... Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir..."128
Beyinde, materyalistlerin umduklarının aksine, akıl ortaya çıkaran bir nitelik olamayacağı açıktır. Çünkü beyindeki hücreler oksijen, karbon, nitrojen gibi şuursuz atomlardan meydana gelmektedir. Elbette bu atomlar "düşünemez", "bilemez", hatırlayamaz" ve "sevemezler". Ayrıca bu atomlar yeryüzünde yaşamakta olan milyarlarca insanın beyninde aynıdır. Ancak milyarlarca farklı insan, beyinlerinde aynı atomları taşımalarına karşın milyarlarca farklı kişilik ortaya koyarlar. Aynı durumlarda farklı duygu ve düşünceler ortaya koyabilen tüm bu insanları, bir atom yığını kabul eden materyalist felsefenin ne büyük bir safsata olduğu ortadadır.
Modern bilimin bulguları, insana sadece maddeden meydana gelen sorumsuz bir varlık olduğunu söyleyen materyalizmi yalanlamaktadır. Bilimin gösterdiği gerçek, insan aklının temelinde doğaüstü bir bilincin bulunduğudur.
Şüphesiz bu durum, Kuran'da bize bildirilen önemli bir gerçeği doğrulamaktadır. İnsan aklının kaynağı, Yaratıcımız olan Allah'ın insana üflediği ruhtur. Allah Kuran'da bizlere bu gerçeği şöyle haber vermektedir:

Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)



Evrimcilerin Sahte İlahı: Doğa

Evrimciler doğada üstün bir yaratılış olduğu gerçeğini kabul etmekten kaçınmakla birlikte, yaşamın devamını mümkün kılan biyolojik yapılar karşısında hayranlıklarını dile getirmekten kendilerini alamazlar. Ancak bunu yaparken övgüler yağdırdıkları özellikleri, sahte bir ilaha atfederler. Bu sahte ilahın adı 'Doğa'dır. (Allah'ı tenzih ederiz) Evrimcilerin anlatımlarına göre bu sahte ilah canlılara sözde şefkat duymakta, onlara ihtiyaçları olan organları vermekte, yaşamın sürekliliğini sağlamaktadır. Düşünmekte, karar vermekte, durum değerlendirmesi yapmaktadır. Genellikle Tabiat Ana şeklinde başlayan cümlelerle bu sahte ilahtan, doğadan, kişilik ve akıl sahibi bir varlık gibi söz ederler. Buna göre doğa, kimi zaman canlılara ihtiyaçlarını veren bir ana, kimi zaman onlara mükemmel bir işlevselliğe sahip sistemler sağlayan bir mühendis, kimi zaman ise canlı türlerini eleyen ve sözde bunlardan yeni canlılar oluşturan ve bu şekilde türleri evrimleştiren bir seçicidir.
Doğada çok açık bir mükemmellik vardır. Ancak bunun doğaya atfedilmesi çok saçmadır. Evrimcilerin "Tabiat ana"sı, bildiğimiz taş, toprak, su, ağaç, bitki, vs.den oluşur. Acaba bunlardan hangisinin, organeller, hücreler, organlar ve sistemler yaratmaya ve bunlardan milyonlarca farklı canlı türü meydana getirmeye gücü olabilir? Hangisinin canlılara bilinçli ve akıl yüklü eylemler yaptırması mümkün olabilir? Elbette doğanın böyle bir gücü bulunmamaktadır. Doğa, bir yaratıcı güç değil, sadece bir malzemedir.
Söz gelimi insana zevk veren bir tablo, her zaman için bir ressamın varlığını gösterir. Mükemmel bir sanat eseri olan bir tabloyu inceleyen birisi tablodan aldığı zevkle 'boyalar ne güzel resimler yapmış, ne güzel desenler yaratmış' demeyecektir. Boyaların kendi başlarına resim yapmaya güçlerinin olmadığı, bir ressam tarafından bilinçli olarak kullanıldıkları ortadadır. "Tabiat ana" gibi kavramlar, ya da "doğa insana şu yeteneği vermiş, doğa insanı böyle yaratmış" gibi klişeleşmiş sözler de, son derece aynı şekilde mantıksız ve aldatıcıdır.
Tablonun ressama işaret ettiği gibi, doğa da üstün akıl sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını gösterir. Kaya, toprak, hava ve su gibi cansız maddelerden meydana gelen doğa; yaşamın devamı için gerekli doğa kanunlarını, yaşamın temelinde bulunan 'bilgi'yi, birbirinden üstün harikalıklarla donatılmış milyonlarca canlı türünü, bir tavus kuşunun tüylerindeki mükemmel renk ve desenleri ve kendisini merak edip araştıran bilim adamlarını var edemez.
Evrimciler, doğada hangi canlı neye ihtiyaç duyuyorsa, bu ihtiyaca hemen cevap veren ona göre sözde bir evrim başlatıp canlıya yeni özellikler katan 'sihirli' bir mekanizma olduğunu sanmaktadırlar. Bu hayali irade, aslında evrimcilerin farkında olmadan tapındıkları tesadüf putudur. Oysa gerçekte putların hiçbir şeye gücü yetmez. 'Doğa'nın da, 'tesadüf'ün de canlılar yaratmak ve bunları geliştirmek gibi bir gücü yoktur.
Doğa, içindeki tüm canlılar ve sistemlerle tüm bunları yaratmaya güç yetiren, sonsuz kudret ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını işaret eder. Allah sonsuz bilgi ve kudretiyle doğayı var etmiştir ve onu her an ayakta tutmaktadır. O, tüm alemlerin Rabbi'dir, yoktan var edendir. Dilediği an, her birini ve dilediği kadarını daha yeniden yaratmaya güç yetirendir. Yüce Allah Furkan Suresi'nde şöyle buyurmaktadır:
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.

O'nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar edindiler. (Furkan Suresi, 2-3)


































Hiyerarşik Sınıflama Hakkındaki
Evrimci Yanılgılar

Bazı evrimciler canlıların; familya, takım ve alem kategorilerinde hiyerarşik bir sistemle sınıflanabilir olmalarını hayali evrimsel sürecin kanıtı olarak öne sürmektedirler.
Ancak hiyerarşik sınıflamanın bir evrim kanıtı olarak savunulması geçersizdir. Çünkü öncelikle yaşam formlarının hiyerarşik olarak sınıflanabilir olması evrimcilerce ortaya atılıp sonradan doğrulanmış bir öngörü değildir. Modern sınıflama sisteminin babası olan İsveçli bilim adamı Carl Linnaeus, yoktan yaratılışa inanmış bir bilim adamıdır ve bu sınıflamanın yaratılış ürünü olduğunu kabul etmiştir.
Hiyerarşik olarak sınıflanabilir olma özelliği, tasarım ürünlerinin iyi bilinen bir özelliğidir. Örneğin taşıtlar, kara, hava ve deniz taşıtları olarak sınıflandırılabilir, bunlar daha alt kategorilere ve bu alt kategoriler de daha küçük alt kategorilere ayrılabilir. Ancak böyle bir sınıflama, söz konusu taşıtların tesadüfi bir evrim sürecinde ortaya çıktıklarını göstermez.
Nitekim Oxford Üniversitesi zooloğu Mark Ridley, New Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde, bunu şöyle ifade etmektedir:
"Türlerin hiyerarşik olarak genuslara, ailelere, ve bu şekilde başka kategorilere sınıflandırılabilir olması evrim lehinde bir argüman değildir. Herhangi bir obje grubunu, varyasyonları evrimsel olsun ya da olmasın hiyerarşik olarak sınıflamak mümkündür."129
Sınıflamanın evrim kanıtı olarak kullanılamayacağını gösteren çok önemli bir gerçek daha vardır: Canlılar aleminde birbirinden morfolojik (yapısal) olarak ayırt edilebilir 'türler' bulunması evrim teorisi adına bir çelişkidir.
Nitekim Charles Darwin bu durumun teorisi için oluşturduğu açmazı şu sözlerle ifade etmiştir:
Eğer türler başka türlerden kalıtım yoluyla ve fark edilmeyecek derecede küçük kademelerle ortaya çıkmışsa, neden, her yerde sayısız geçiş formu görmüyoruz?
Neden doğanın bir karmaşa halinde olmadığını, bunun yerine, türlerin belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilir olduğunu görüyoruz?130
Türlerin birbirinden ayırt edilebilir olduğu ve biyolojik olarak daha üst hiyerarşiler altında sınıflanabilir olduğu bir canlılar alemi, evrim teorisinin varsayımlarını desteklememektedir. Darwinizm'in, canlılardaki benzerliklerin sebebi olarak öne sürdüğü mekanizmaların, türleri evrimleştirici hiçbir gücünün bulunmayışı dikkate alındığında şu gerçek ortaya çıkmaktadır:
Canlılar arası ilişkilerde Carl Linneaus haklı çıkmış, Charles Darwin yanılmıştır.
Canlılar birbirlerinden tesadüfi olarak evrimleşmemiş, onları Yüce Allah yaratmıştır.

O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını Bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 10-11)






















Çaresiz DarwInİstlerİn Sanal Girişimi:
Bilgisayar Simülasyonları

Darwinistler, bugüne kadar doğada, fosil kayıtlarında veya laboratuvarda canlılardaki kompleks özelliklerin aşama aşama kazanılmış olduğu iddiasını ispatlayabilecek hiçbir bilimsel kanıt gösterebilmiş değillerdir. Bu sebeple senaryolarını sanal alem üzerine geliştirirler. Geliştirdikleri yazılım platformlarında dijital organizmalar kurgulamakta, programı çalıştırmakta ve sonra da heyecanla bunların doğal seleksiyon ve mutasyonlarla nasıl evrimleştiğine dair masallar anlatmaktadırlar. Ancak bilgisayar ortamında (in silico) yapılan bu tip deneyler, bilgisayarların verilen komutları yerine getirebildiğini kanıtlamaktan başka bir iş başarmamaktadır.
Bu deneyler, evrim teorisinin varsaydığı amaçsız, tesadüfi bir süreç değil, bir hedefe doğru bilinçli şekilde yönlendirilen bir süreçtir. Örneğin bu deneylerdeki dijital organizmalar, matematiksel yeteneklerine göre 'ödüllendirilen' küçük bilgisayar programlarıdır. Başarılı işlemler yapan bir dijital organizmanın çoğalarak daha fazla başarı elde edebileceği bilgisayar zamanı kazanmasına izin verilmektedir.
Daha da önemlisi, bir 'dijital' organizma, bir 'biyolojik' organizma için asla bir yedek olamaz. Tek bir ökaryot hücreyi ele alalım ve Darwinistlere soralım: Acaba kurguladıkları atari oyununda, hücrede bulunan şu kompleks yapı, işlev ve/veya süreçlerden hangisinin 'silikon' karşılıkları mevcuttur?
Çekirdek? Hücre zarı? Sitoplazma? Enzim? Protein? Kromozomlar? Ribozom? DNA kopyalaması? RNA tercümesi? DNA ve RNA'daki hataların düzeltilmesi sistemi? Mitoz bölünme? Mayoz bölünme?...
Biz cevap verelim: Hiçbirinin.
Nitekim Nature dergisinin 9 Ocak 2003 tarihli sayısında kimyacı Steven A. Benner tarafından yayınlanan bir makalede 'sentetik biyoloji'yle ilgili bazı yorumlar yapılmış ve simülasyonların gerçeğe uzaklığını açığa çıkaran şu ifadelere yer verilmiştir:
"Replikasyonu ve evrimi in silico olarak simüle eden bilgisayar modelleri nispeten daha kolaycıdır. Bir bilgisayar programı mutasyona uğrayabilir ama çalışmaya devam edebilir. Ancak gerçek moleküller, yapılarında çok küçük bir değişiklik olsa bile, genellikle dramatik ölçüde değişime uğrarlar."131
Bir bilgisayar uzmanı olan Kevin Kelly'nin şu sözleri ise daha çarpıcıdır:
"Çok kapsamlı incelememize rağmen, kayıtlı tarihte yeni türlerin doğada ortaya çıktığına şahit olmadık. Aynı zamanda ve çok ilginç bir şekilde, hayvan ıslahı çalışmalarında da yeni türlerin ortaya çıktığını görmedik. Buna, meyve sineği çalışmalarında yüz milyonlarca nesilde hiç yeni tür ortaya çıkmaması da dahildir ki bunlarda türleşmeyi ortaya çıkarmak için sinek popülasyonlarına hafif ve yoğun baskılar kasıtlı olarak uygulanmıştır. Ve henüz "tür" teriminin bir anlam taşımadığı bilgisayar yaşamında, bir başlangıç sıçramasının ötesinde fışkıran, tamamen yeni tür çeşitlilik artışı görmeyiz.
Doğada, ıslah çalışmalarında ve yapay yaşamda varyasyonun ortaya çıktığını görürüz. Ancak daha büyük ölçekli değişimlerin yokluğunda, varyasyonun sınırlarının dar ve genellikle tür içinde sınırlı olduğunu da görürüz… Henüz hiç kimse, fosil kayıtlarında, gerçek yaşamda veya bilgisayar yaşamında, doğal seleksiyonun, kompleksliği bir sonraki seviyeye pompalamasından kaynaklanan geçiş anlarına şahit olmamıştır. Türlerin etrafında bir yerlerde bu kritik değişime engel olan veya onu gözümüzden kaçırmamıza yol açan şüpheli bir bariyer vardır.132
Darwinistleri, sanal dünyada sözde ispatlanan hayallerini terk edip, gerçek dünyayı görmeye ve doğanın gerçeklerinin evrim teorisini yalanladığını kabullenmeye davet ediyoruz.































Rekonstrüksiyon (Hayali Çizimler)
Aldatmacası

Evrimciler, teorilerini destekleyecek bilimsel deliller bulma konusundaki başarısızlıklarını çeşitli propaganda yöntemleri ile kamufle etmeyi amaçlarlar. Bu propagandanın en önemli unsuru "rekonstrüksiyon"dur. Rekonstrüksiyon, "yeniden inşa" demektir ve sadece bir kemik parçası, hatta tek bir dişi bulunmuş olan canlının resminin ya da maketinin yapılmasıdır. Gazetelerde, dergilerde, filmlerde gördüğünüz "maymun adam"ların her biri birer hayali çizim yani rekonstrüksiyondur.
Özellikle insanın evrimi konusunda evrimciler, ellerindeki fosil örnekleri üzerinde tamamen hayal gücüne dayanarak tahmin yürütürler. Bu yüzden evrimciler tarafından fosil kalıntılarına dayanılarak yapılan rekonstrüksiyonlar, tamamen evrim ideolojisinin gereklerine uygun olarak tasarlanır. Harvard Üniversitesi antropologlarından David Pilbeam, "benim uğraştığım paleoantropoloji alanında daha önce edinilmiş izlenimlerden oluşmuş teori, daima gerçek verilere baskın çıkar", derken bu gerçeği vurgular.133
Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir: Kemik kalıntılarına dayanılarak yapılan çalışmalarda sadece eldeki objenin çok genel özellikleri ortaya çıkarılabilir. Oysa asıl belirleyici ayrıntılar, zaman içinde kolayca yok olan yumuşak dokulardır. Evrime inanmış bir kimsenin, fosil kayıtlarında delil vermemiş olan bu yumuşak dokuları istediği gibi şekillendirip ortaya hayali bir yaratık çıkarması çok kolaydır. Harvard Üniversitesi'nden Earnest A. Hooton bu durumu şöyle açıklar:
Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir. Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların, altlarındaki kemikle hiçbir bağlantıları yoktur. Örneğin bir Neandertal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hiçbir bilimsel değere sahip değillerdir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılırlar... Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir.134
Kısacası rekonstrüksiyonlar evrim teorisi için hiçbir bilimsel destek sağlamamaktadır. Bunlar tam aksine, teorilerine kanıt bulamayan evrimcilerin çaresizliklerini yansıtır. Çünkü bilimsel kanıtlar gösterme konusundaki acizliklerini, hayalgücü ve sanatkarlardan aldıkları yardımla örtbas etmeye ve toplumu yanıltmaya çalışmaktadırlar. Bunu da daha çok müzelerde sergiledikleri rekonstrüksiyonlarla gerçekleştirirler. Bunun ne denli aldatıcı, bilim dışı bir çaba olduğunu göstermek için, evrimcilerin rekonstrüksiyon hileleriyle ilgili bazı örnekleri sergilemekte fayda vardır:





Evrimci Hileleri Sergisi: Rekonstrüksiyonlardan Bir Derleme

1. Bazı Göz Boyayıcı Çizim Örnekleri
Evrimciler, rekonstrüksiyonlarda burun ve dudakların yapısı, saçların şekli, kaş biçimi ve kıllar gibi fosil izi bırakması oldukça zor olan özellikleri kasıtlı olarak evrimi destekleyici nitelikte şekillendirirler. Ortaya çıkardıkları hayali varlıkları, aileleriyle yürürken, avlanırken veya günlük hayatın başka bir kesitinde gösteren ayrıntılı resimler hazırlarlar. Oysa bu çizimler tamamen birer hayal ürünüdür ve hiçbir fosil karşılıkları yoktur.

2. Bir Kafatasına Üç Farklı Çizim!
Evrimciler bu konuda o denli ileri gitmektedirler ki, aynı kafatasına birbirinden çok farklı yüzler yakıştırabilmektedirler. Australopithecus robustus (Zinjanthropus) adlı fosil için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı rekonstrüksiyon (altta), bunun ünlü bir örneğidir.

3. Java Adamına Birbirinden Farklı İki Çizim!
Java adamının birbirinden tamamen farklı olan bu iki çizimi, fosillerin evrimciler tarafından nasıl hayali biçimde yorumlandığının iyi bir örneği...

4. Evrimcilerin Sınırsız Hayal Gücünün Bir Ürünü Daha!
Yukarıda sağda yer alan rekonstrüksiyon çizim, Akşam gazetesinde yayınlanmıştır. (Akşam, "3 Milyon Yıl Önce En Güzel Kadındı", 16 Ocak 2003). Bu çizimlerin kaynağı olan kemikler ise solda görülmektedir. Bu rekonstrüksiyon, hileli Darwinizm propagandasının klasik bir örneğidir. Rekonstrüksiyonda maymunla insan arası özellikler kasıtlı olarak oluşturulmuştur. Bu çizim, kıllarla kaplı bir vücut, kahverengi deriyle kaplı bir yüz, basık bir burun ve öne çıkık bir çeneye sahip olduğu halde ona insansı özellik veren anlamlı gözlerle donatılmıştır. Bu yetersiz ve dağınık kemiklerden böyle bir yüz çıkarmakla amaçlanan, bilimsel delillerden yola çıkıp gerçekçi bir sonuca ulaşmak değil, tamamen hayal gücü kullanılarak yapılan üretimleri, bilimsel sonuç gibi gösterme çabasıdır.

5. Sahtekarlık Ürünü Embriyo Çizimleri
19. yüzyılın sonlarında Ernst Haeckel isimli evrimci bilim adamı, embriyonik gelişimle ilgili evrimci bir görüş ortaya attı. Haeckel, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını iddia ediyordu. (Örneğin insan embriyosunun, anne karnındaki gelişimi sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri gösterdiğini, en son olarak da insana dönüştüğünü iddia etti.) Bu iddiasını ise bizzat kendisine ait olan çizimlerle desteklemeye çalıştı. Ancak kısa bir süre sonra iddiasının geçersizliği anlaşıldı. Çizimleri de kasıtlı olarak çarpıttığı ortaya çıktı. Yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey değildi:
"Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor."135
Evrimciler için çizimlerin bilim dışı olması, sahtekarlık ürünü olması önemli değildi. Onlar için önemli olan sahte çizimler yoluyla da olsa evrimci düşüncenin yaygınlaştırılmasıydı. Nitekim sahte olduklarını bile bile Haeckel'in çizimlerini ders kitaplarına soktular. Bunları öğrencilere bir yüzyılı aşkın süre boyunca evrim kanıtı olarak sundular, onları aldattılar.

6. "Nebraska Adamı" Diye Tanıttıkları Diş, Bir Domuza Ait Çıktı!
Aşağıdaki resim, Illustrated London News gazetesinin 24 Haziran 1922 tarihli baskısında yayınlandı. Resimlerde bir maymun adam ve ailesi doğal ortamlarındaymış gibi detaylı olarak çizilmişti. Ancak bu detaylı senaryonun ve yapılan hayali çizimin dayanak noktası, "tek bir fosil azı dişiydi". Söz konusu fosil diş, ABD'de Batı Nebraska'daki Yılan Deresi yakınlarında, ele geçirilen ve Plieocen Dönemi'ne ait olan bir fosildi. Evrimciler bu dişin, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşıdığını iddia ettiler. Nebraska Adamı (Hesperopithecus haroldcooki) olarak isimlendirdikleri bu hayali maymun adamı, rekonstrüksiyon çizimlerle birlikte topluma insanın evrimi senaryosunun kanıtı olarak sundular.
Ancak 1927'de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, Prosthennops cinsinden yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir türüne ait olduğu anlaşıldı. Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki literatürden sessizce çıkarıldı. Ama yıllarca varlığını sürdürmüş olan bu yanılgıyı gidermek, hayali maymun adam çiziminin zihinlerde kalan izlerini gidermek için hiçbir çaba ortaya konmadı.

7. Archaeoraptor Rekonstrüksiyonları:
"Tutkallanmış" Ara Form!
National Geographic dergisi, 1999 Kasım sayısında, aşağıdaki dino-kuş rekonstrüksiyonlarını yayınladı. Bunlar, kanatlanıp uçmak üzere oldukları izlenimi vermek maksatlı üretilmiş tüylü dinozorların resim ve maketleriydi. Dergi, bu göz boyayıcı resimlerin eşliğinde kuşların dinozorlardan sözde evriminin kanıtlarının bulunduğunu tüm dünyaya sansasyonel bir şekilde ilan etti. Çizimlerin kaynağı, Çin'de ele geçirilen bir fosildi. Ancak iki yıl sonra fosille ilgili çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı. Bu çizimlere ilham kaynağı olan Archaeoraptor isimli fosil büyük bir bilim sahtekarlığı ürünüydü. Fosil, kuş ve dinozor fosillerinin "tutkallanmasıyla" oluşturulmuştu.
ABD'deki ünlü Smitsonian Enstitüsü'nün kuşlarla ilgili bölüm başkanı olan Dr. Storrs L. Olson, bu fosilin sahte olduğuna dair daha önceden National Geographic'i uyardığını, ancak dergi yönetiminin bunu tamamen gözardı ettiğini açıkladı.136 Olson, USA Today gazetesine yaptığı açıklamada ise, "Problem şu ki, fosilin sahte olduğu belli bir aşamada National Geographic tarafından da anlaşılmıştı, ama bu bilgi açıklanmadı" diyordu.137 Yani National Geographic, tüm dünyaya büyük evrim delili olarak gösterdiği fosilin sahte olduğunu anlamasına rağmen, aldatmacayı sürdürmüştü.

Sonuç: Rekonstrüksiyonlar Evrim Teorisinin
Bir Aldatmaca Olduğunun Delillerindendir
Evrim teorisini desteklemek uğruna yapılan tüm bu bilimsel sahtekarlıklar ya da ön yargılı değerlendirmeler, bu teorinin bilimsel bir açıklamadan ziyade, bir tür ideoloji olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ideolojinin fanatik taraftarları, evrimi her ne pahasına olursa olsun ispatlama çabası içindedirler. Ya da teoriye o denli dogmatik bir biçimde bağlanmışlardır ki, ellerine geçen her bulguyu, evrimle hiçbir ilgisi olmasa da, teorinin büyük bir kanıtı olarak algılamaktadırlar. Bu kuşkusuz bilim adına düşündürücü bir tablodur; çünkü bilim dünyasının temelsiz bir dogma uğruna yanlış yönlendirildiğini gösterir.
Oysa bilimin gösterdiği önemli bir gerçek vardır. Canlılar yaratılmışlardır. Yeryüzünde, en mükemmel yapıları, özellikleri ve davranışlarıyla birlikte bir anda, Yüce Allah'ın "Ol" emri ile var olmuşlardır. Bilim adamlarının canlılar üzerinde tespit ettikleri her incelik, her güzellik, bu önemli gerçeği açıkça sergilemektedir. Bu gerçek, evrimcilerin sahtekarlıkları ile, yalan ve hile üzerine kurulu delilleriyle, kesin olarak örtbas edilemez. Evrimci sahtekarlıklar eninde sonunda ortaya çıkacak ve evrim savunucuları için birer utanç vesilesi olmaya devam edecektir.

Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri halde hak geldi ve Allah'ın emri ortaya çıkıp-üstünlük sağladı. (Tevbe Suresi, 48)













Primatlardaki Ortak Yapılar Evrim Kanıtı Değildir

Primatlar anatomik özellikleri açısından ağaçta yaşamalarını mümkün kılan yapılara göre gruplanırlar. Evrimciler ise bu gruplamaları kendi ön yargılarına göre evrim çağrıştıracak terimlerle etiketlerler. Şempanze, goril ve orangutan gibi iri maymunların evrimcilerce 'gelişmiş' primatlar; daha küçük olanların örneğin lemurun ise 'aşağı' primatlar grubuna dahil edilmesinin mantığı budur. Primatlarla ilgili, 'öncül', 'aşağı', 'gelişmiş' yorumları sadece evrimci ön yargıların bir ürünüdür. Evrimciler bu tip evrim çağrıştırmayı amaçlayan kelimeler kullanarak primat grupları arasında bir soy bağı bulunduğu izlenimi vermekle de bir aldatmaca ortaya koyarlar. Oysa evrimcilerin elinde böyle bir soy bağının bulunduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır.
Bu durum sadece evrimcilerin "gelişmiş primatlar" olarak nitelendirdikleri canlıların değil, genel olarak tüm primatların kökeniyle ilgili olarak böyledir. Evrimciler primatların kökeni konusunda tam anlamıyla karanlıktadırlar. Fiziksel antropoloji profesörü A. J. Kelso'nun şu sözleri bu durumun açık göstergelerindendir:
"Böcekçilden primata geçiş, fosillerle belgelendirilmemiştir. Geçişle ilgili bilginin temeli, yaşayan formlara bakılarak yapılan çıkarımlardır."138
Evrimci paleoantropolog Elwyn Simons bu konuda şöyle der:
"Son bulgulara rağmen, primatların kökeninin yeri ve zamanı sır içinde gizli kalmaya devam etmektedir."139
Bu yüzden evrimci yayınlarda primatların anatomik özelliklerine bakılarak bunların 'öncül', 'gelişmiş', 'aşağı' gibi ifadelerle yorumlanması, ön yargıların bir sonucudur ve yanıltıcıdır.
Primatlarla ilgili olarak bazı evrimcilerce ortaya konan bir başka yanıltıcı yorum daha vardır. Bu kişiler primatların kendi içlerinde ağaca tırmanmayı mümkün kılan anatomik özelliklere göre, hiyerarşik olarak gruplanabilir olmalarını evrim iddialarına bir dayanak olarak öne sürmektedirler. Burada açıkça görülen bir mantık bozukluğu söz konusudur. Bilindiği gibi deniz, kara ve hava taşıtları da kendi içlerinde, belli teknik özellikler açısından daha alt gruplara ayrılabilir. Ancak bu durum onların birbirlerinden evrimleştiğini göstermez.
Nitekim önde gelen bir evrimci ve Oxford Üniversitesi zooloğu Matt Ridley, New Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde bu yorumun evrim lehinde bir iddia olarak kullanılamayacağını kabul etmiştir:
"Türlerin hiyerarşik olarak genuslara, ailelere ve bu şekilde başka kategorilere sınıflandırılabilir olması evrim lehinde bir argüman değildir. Herhangi bir obje grubunu, varyasyonları evrimsel olsun ya da olmasın hiyerarşik olarak sınıflamak mümkündür."140
Kısacası primatlarla ilgili olarak yapılan evrimci yorumlar, hiçbir fosil kaydına dayanmayan, tümüyle hayali yorumlardan ibarettir.
Farklı türlere ait canlı varlıkların ortak özelliklere sahip olmaları, bir yaratılış harikasıdır. Her birinde göze çarpan ortak ve mükemmel yaratılışı gösterir. Primatları, sahip oldukları tüm anatomik özelliklerle birlikte yaratan, tüm varlıkların Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin Yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad Suresi, 16)

Aegyptopithecus ve Eosimias Hakkında Zorlama Yorumlar
Primatların sözde evrimsel kökenleri fosil kayıtlarında açıkça yalanlanmaktadır. Memelilerin tüm gruplarında olduğu gibi, primatlar da fosil tabakalarında aniden ve kusursuz yapılarıyla ortaya çıkarlar. Evrimcilerin, içinde bulundukları bu çaresiz durumda, gelişmiş primatların kökeni alanında özellikle Aegyptopithecus ile Eosimias fosillerine sarıldıkları ve bunları spekülasyon malzemesi yaptıkları görülmektedir. Bu fosiller aşağıda sırasıyla ele alınmakta ve bunlar üzerindeki evrimci yorumların ne denli zorlama olduğu gösterilmektedir.

Aegyptopithecus Hakkındaki Zorlama Yorumlar
33 milyon yıl önce yaşamış, uzun kuyruklu ve kedi ebatlarında, ağaçlarda yaşayan bir canlıya ait olduğu belirlenen fosil, 1965 yılında Mısır'ın Fayum bölgesinde ele geçirilmiştir. Kimi evrimciler bu bulgunun, gelişmiş primatların Afrika'da evrimleşmiş olduğu tezini pekiştirdiğini öne sürmektedir.
Fayum'da ortaya çıkarılan fosillerin gelişmiş primatların atası oldukları fikri, tam anlamıyla dayanaksızdır ve evrimciler arasında bu konuda bir fikir birliği bile yoktur. Tanınmış evrimci paleoantropolog David Pilbeam, Aegyptopithecus ile günümüz gelişmiş maymunları arasında benzerlik kurulamayacağını şu sözlerle ifade etmiştir:
"Aegyptopithecus 'la ilgili durum şu ki, bu o kadar [sözde evrimsel olarak] ilkel bir hayvan ki bununla, günümüzde yaşamakta olan maymunlar veya kuyruksuz maymunlar arasında benzerlikler kurulması gerçekçi olmayan bir yaklaşımdır".141 (vurgu bize ait)
Aynı gerçek, "Fiziksel Antropoloji Kavramları Sözlüğü" isimli kitapta şöyle açıklanmaktadır:
"[Aegyptopithecus ile ilgili] tartışmalar devam etti, ama daha sonraki keşifler birçok araştırmacıyı, propliopithecid ailesinin [Aegyptopithecus 'un dahil olduğu aile], günümüzde varlığını koruyan hominoidlerle [insanları, hominidleri, maymunları ve kuyruksuz maymunları içine alan kategori] arasında bir bağlantı kurulamayacak kadar ilkel olduğuna ikna etti."142
Aegyptopithecus, diğer tüm canlılar gibi kusursuz bir yaratılış ortaya koyar. Koyu bir Darwinist olan felsefe profesörü Daniel Dennet'ın da itiraf ettiği gibi, bir hücre dahi mühendislerin üretme kapasitesinin çok ötesinde mekanizmalara sahiptir.143 Yukarıdaki iki alıntıda geçen 'ilkellik' kavramı da, evrimcilerin kendi ön yargılarına göre geliştirdikleri yorumlama şeklinden ibarettir. Aegyptopithecus, gelişmiş primatların atası olarak 'yorumlanabilecek' karakteristiklere sahip değildir. Evrimciler bu durumu itiraf etmekle beraber, canlıların basitten komplekse doğru aşamalarla evrimleştiği dogmasına bağlı kalmakta; primatların evrimi hikayesinde atasal konuma yerleştiremedikleri bu canlının anatomisini 'ilkel' olarak nitelendirmektedirler. Oysa bu yapı evrim teorisiyle kesinlikle açıklanamayacak olağanüstü komplekslikler barındırmaktadır. Kısacası burada Aegyptopithecus'un biyolojisiyle ilgili bir gerçek değil, evrimci bakış açısına göre yapılan bir yorum söz konusudur.
Aegyptopithecus, insanın evrimi senaryosuna hiçbir destek oluşturmamaktadır. Kenneth F. Weaver imzasıyla National Geographic dergisinde yayınlanan bir makalede, Aegyptopithecus'un "insanın atası" denilebilecek bir konuma yerleştirilmesinin mümkün olmadığı şöyle itiraf edilmiştir:
"33 milyon yıllık Aegyptopithecus ile dört milyon yıllık Australopithecus'u(*) büyük bir gizem körfezi ayırıyor. Aradaki formlar için adaylar arasında, Kenya'da ele geçirilen ve Proconsul ve Kenyapithecus olarak bilinen fosiller ile Pakistan, Çin ve Kenya'da ele geçirilen Ramapithecus ve Sivapithecus, ve Avrupa'da ele geçirilen Rudapithecus ve Dryopithecus yer alıyor. Bu maymunumsu canlılar 8 ila 20 milyon yıl önceki dönem içinde çeşitli zamanlarda yaşadılar.
Yoğun tartışmalar ve spekülasyona rağmen, bu primatların hiçbiri bir türlü insanın atası olarak kabul görmedi. Miyosen olarak bilinen uzun jeolojik dönem (24 ila 5 milyon yıl önce), daha fazla fosil -ve daha eksiksiz örnekler- bulunmadıkça hominid evriminde büyük ölçüde karanlıkta kalan bir bölüm olmayı sürdürecek."144 (vurgu bize ait)
Açıkça anlaşıldığı gibi, Aegyptopithecus başka fosillerle kurulmuş olan bir evrimsel seriye değil, evrimcilerin zihninde var olan senaryoya oturtulduğu için evrimci spekülasyonların konusu olmaktadır. Bilim dergisi Nature'ın editörü Henry Gee, In Search of Deep Time isimli kitabında evrimcilerin sık sık ortaya koyduğu bu ön yargılı tutumu şu sözlerle itiraf etmektedir:
"Yeni fosil bulguları, önceden var olan hikayeye uydurulur. Sanki atalar-nesiller zinciri, bizim gerçekten düşünmemiz gereken bir amaçmış gibi biz bu yeni bulgulara 'kayıp halkalar' deriz; aslında gerçek farklıdır: bunlar insan ön yargılarıyla uyumlu olmaları için şekillendirilen, gerçeğin ardından yaratılan, tamamen insan icadı olan şeylerdir."145 "…Şu anda bize üstünlük sağlayan konumumuzdan bakarak, fosilleri kendimizde gördüklerimizin yavaş yavaş kazanıldığını yansıtan bir şekilde ayarlarız. Doğruyu aramayız, kendi önyargılarımıza uyması için, onu gerçeğin ardından yaratırız."146

Eosimias Hakkındaki Zorlama Yorumlar
"Gelişmiş primatlar" olarak adlandırılan canlıların coğrafi kökeniyle ilgili Asya'dan çıkış tezi, paleontolog Chris Beard'ın 45 milyon yıllık Eosimias bulgusu etrafında ele alınmaktadır. Eosimias şu bulgulara dayanılarak tanımlanmış bir türdür: 1993 yılında ele geçirilen bir alt çene kemiği ve üç diş; 1996 yılında ele geçirilen ve dişleri neredeyse eksiksiz olan bir çene ve 2000 yılında ele geçirilen ve pirinç tanesi ebadındaki bilek kemikleri.
Chris Beard Eosimias'ı, gelişmiş primatların Asya'da evrimleşmiş olduğu hikayesine dayanak olarak göstermektedir. Ancak yazıda da belirtildiği gibi, evrimciler arasında, bu fosilin gelişmiş bir primata (antropoide) ait olup olmadığı üzerinde dahi uzlaşma sağlanamamıştır. Science dergisinde 1999 yılında yayınlanan bir makalede Eosimias ile ilgili tartışmalı durum şu sözlerle ifade edilmiştir:
Eosimias'ın sistematik pozisyonu [hayali evrim ağacındaki konumu] tartışılmaktadır. Bazıları bunu antropoidlere uzanan hayali evrimsel soyun temelinde, bazıları ise tersierlerle ilintili olarak yorumlamaktadır. Bazıları ise bunun antropoid bile olmadığını yazmıştır.147 (vurgu bize ait)
Soldaki resimde, 2000 yılında tanımlanan ve Eosimias'a atfedilen ayak bileği kemikleri görünmektedir. Normalde bu kemiklerin Eosimias'a ait olduğunu gösterebilecek hiçbir objektif kriter bulunmamaktadır. Bu iki küçücük kemik, Eosimias'a ait diğer kemiklerin önceden ele geçirildiği bölgede ortaya çıkarılmış oldukları için, evrimcilerce Eosimias'a atfedilmektedir. Evrimciler, 45 milyon yıl önce orada başka canlıların da yaşamış olduğu gerçeğini göz ardı etmektedirler.
Beard, her ne kadar Eosimias'ı bilim dünyasına kabul ettirmek ve gelişmiş primatların Asya'da evrimleştiği tezine destek sağlamak için yoğun bir çaba harcıyor olsa da, savunduğu evrimci görüşün bilimsel olarak delillendirilemeyeceğinin de farkındadır.
Nitekim evrimci anatomist Lord Solly Zuckerman'ın bu konudaki şu sözleri de dikkat çekicidir:
"Belirttiğim gibi, fosil primat araştırmacılarının konularının mantıksal kısıtlamaları dahilinde çalışırken pek de dikkatli davranmış oldukları söylenemez. Fosil kaydı o kadar şaşırtıcıdır ki bu alanda bilimsel olan fazla birşeyin bulunup bulunmayacağını sormak yerinde bir davranış olacaktır."148

Sonuç:
Günümüzde yaşamakta olan primat türlerinin sayısı 240'ı bulmaktadır. Evrim teorisi, canlıların birbirlerinden küçük değişimlerle kademeli olarak evrimleştiğini ve bu hayali sürecin milyonlarca yıl sürdüğünü iddia eder. Buna göre, fosil kayıtlarının gelişmiş primatlara doğru evrimleşme gösteren çok sayıda ara form oluşturan canlının fosiliyle dolu olması gerekir. Ancak yukarıda ortaya konduğu gibi, fosil kayıtlarında böyle bir evrimin izlerinden eser bulunmamaktadır. İnançlarını fiziksel kanıtlarla delillendiremeyen evrimciler, evrimin iddialarına metafizik bir bağlılık göstermeyi sürdürmektedirler.


Körelmiş Organ Propagandasının Geçersizliği

19. yüzyılda Darwin tarafından ortaya atılan, sonra onun teorisini savunanlar tarafından geliştirilen "körelmiş organlar" tezi, aslında çoktan çürümüştür. Başlangıçta bilim adamlarının, "işlevi yok" dedikleri organların işlevleri sonradan keşfedilmiş ve tüm bu "körelmiş organlar" hikayesinin evrim teorisi için kanıt oluşturmadığı bazı evrimciler tarafından bile itiraf edilmiştir.
Körelmiş organlar hikayesi, Darwin'le başladı. Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında "fonksiyonlarını yitirmiş ve fonksiyonları azalmış" organlardan söz etti. "İlkel" kelimesiyle tanımladığı bu organları bir kelimenin içinde yazılan, ama okunmadığı için etkisi olmayan harflere benzetti.149
Ama bu Darwinizm'in diğer iddiaları gibi, o dönemin ilkel bilim düzeyinden güç bulan bir hurafeydi. Bilim ilerledikçe, Darwin'in ve onu izleyenlerin "körelmiş" saydıkları bu organların gerçekte önemli fonksiyonlara sahip oldukları yavaş yavaş ortaya çıktı. "Fonksiyonsuz" denen organlar, aslında "fonksiyonu henüz tespit edilememiş" organlardı. Fonksiyonları tespit edildikçe, evrimciler tarafından sayılan uzun "körelmiş organlar" listesi de giderek küçüldü. Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında ortaya atılan "körelmiş insan organları" listesi, appendiks, kuyruk sokumu kemiği gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu. Bilim ilerledikçe, Wiedersheim'ın listesindeki organların hepsinin vücutta çok önemli işlevlere sahip oldukları ortaya çıktı.
Nitekim bugün pek çok evrimci, "körelmiş organlar" hikayesinin cehaletten kaynaklanan bir argüman olduğunu kabul etmiş durumdadır. Evrimci biyolog S. R. Scadding Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazdığı "Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur mu?" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle ifade eder:
"(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organın işlevsiz olduğunu tespit etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, "körelmiş organlar"ın evrim teorisi lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna varıyorum."150

Bilim Karşısında Çökmüş Akıl Dışı Bir Teori
Körelmiş organlar iddiası herhangi bir bilimsel veriye dayanmadığı gibi mantık sınırları dahilinde de değerlendirilemez. Örneğin tırnaklarımızın varlığını sözde vahşi olduğumuz dönemlerden kalma 'ilkel yırtıcı bir özellik' diye tanımlayamayız. Böyle bir yaklaşım evrimcilerin insanı önyargı ile değerlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Evrimcilere göre, vücudumuzdaki çoğu ayrıntı gereksizdir; saçlar, kulak memesi, kaşlar ve küçük parmaklar gibi uzuvlar olmamalıdır. Böyle bir listeyi 1000 maddeye kadar çıkarabilirsiniz. Ancak bu uzun liste bilimsel temellere dayanmadan, yalnızca kişinin kendi önyargıları ve bakış açısı ile şekillenecektir.
Ayrıca unutulmamalıdır ki bunlar evrim teorisine hiçbir şekilde destek sağlayamaz. Çünkü evrim her yönüyle, Allah'ın eşsiz yaratışına dair deliller karşısında zaten çökmüş bulunmaktadır. Sayısız iman delilinden birkaç örnek bile Allah'ın kusursuz yaratışını göstermek için yeterlidir:
* Aminoasitlerin tesadüfen doğru sıralamayla dizilerek proteinleri oluşturmaları, sonra da bir hücre meydana getirmeleri matematiksel olarak imkansızdır. Tek bir proteinin bile tesadüfen oluşmasını açıklayamayan evrim teorisi, hücrenin ve daha kompleks yapıların nasıl meydana geldiğini asla açıklayamaz.
* Milimetrenin 100'de biri büyüklüğünde olan hücrelerimizin içindeki "mitokondri" isimli enerji santrali, bir petrol rafinerisinden ya da bir hidroelektrik santralinden daha komplekstir. Binlerce mühendisin, teknik uzmanın, işçinin, tasarımcının bir araya gelerek, en yüksek teknolojiyi kullanarak sağladıkları enerjiyi, belirli sayıda atomun kendi başlarına üretebilmeleri tesadüflerle açıklanamaz.
* İnsanın tek bir hücresinin çekirdeğdeki DNA molekülünde bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak büyüklükte, hassas sıralaması ile anlam kazanan bir bilgi deposu bulunur. DNA kör tesadüflerin ürünü olamaz.
* Bazı genler diğerleri üzerinde kontrol yetkisine sahiptir. Genler arasındaki hiyerarşik düzen evrimin hayali tesadüf mantığı ile oluşamayacak kadar komplekstir.
* Bitki olsun, hayvan olsun, canlılardaki kusursuz ve olağanüstü yapılar, onların tesadüflerin eseri olmadıklarını, bir anda eksiksiz olarak yaratıldıklarını açıkça gösterir.
* Beyin yaklaşık 100 milyar sinir hücresinden oluşur. Bu hücreler arasındaki sinapsların sayısının ise 1 katrilyon olduğu tahmin edilmektedir. Tesadüflerin, hayranlık uyandıracak bir iletişim ağı kuracak şekilde sinir hücrelerini organize etmeleri kesinlikle imkansızdır.
* Bakteri kamçısı, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır ve yaklaşık 240 ayrı proteinin bir araya gelerek bir motor şeklinde çalışması ile fonksiyon görür. Bakteri kamçısının ve bunun gibi doğadaki sayısız indirgenemez komplekslikteki yapının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olarak işlemesi gerekmektedir. Bu gerçek evrim teorisinin "kademe kademe gelişim" iddiasını tek başına çürütmeye yeterlidir.
* Savunma sistemi hücrelerinin yabancı antijenleri tanımaları ve onlara karşı "antikor" adı verilen maddeler üreterek onları yok etmeye çalışmaları evrimle açıklanamaz.
* Pıhtılaşma bir dizi enzimin sırayla kimyasal tepkimelere girerek bir diğerini aktive etmesi ile ortaya çıkan hayati bir olaydır. Bu atom yığınlarının böylesine bir şuur göstermesi ise kuşkusuz çok büyük bir mucizedir ve hiçbir şekilde rastlantılara dayalı bir sürecin ürünü olamaz.
Buraya kadar sayılan maddelerin her biri tek başına canlılıktaki üstün yaratılışı görmemiz için yeterlidir. İnsan hiçbir bilgisi olmasa da bu hakikatlerden tek birini öğrenerek sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını görebilir.
Bunların yanı sıra, bir canlının varlığı ancak onu yaratan Allah'ın varlığını kanıtlar. Cansız ve şuursuz atomların, moleküllerin bir araya gelip de duyan, koklayan, dokunan ve gören insanı meydana getirmesi ancak Allah'ın kusursuz yaratışının delilidir. Çünkü koklamayı, duymayı veya görmeyi bilmeyen atomların hissetmeyi istemeleri ve bunun için bir araya gelmeleri mümkün olamaz. Madde yığınının aynanın karşısına geçip de kendisini görmesi ya da maddenin başka bir maddeyi tatması ve ona dokunması evrim mantığında bir yere oturtulamaz. Bu hisler ancak madde üstü bir yaratılış, yani Allah'ın varlığı ve kusursuz yaratışı ile açıklanabilir.
Bu gerçeklere rağmen evrim teorisinin hala gündeme getirilmeye çalışılmasının sebebi ancak bilgi eksikliği olabilir. Bu yüzden evrimin geçersizliği konusunda toplumu bilgilendirmek görevi büyük önem kazanmaktadır. Şimdi, bazı evrimcilerin zaman zaman yeniden canlandırmaya çalıştığı bu hurafenin içyüzünü, 'körelmiş" dedikleri organ ve dokuların işlevlerini ele alarak daha detaylı şekilde inceleyelim.

Apendiksin Önemli İşlevleri
Evrimciler, kalın bağırsağın başlangıcında bulunan apendiksi işlevsiz bir organ olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Nitekim bu doku, eskiden beri süregelen en ünlü "körelmiş organ" iddiasıdır. Oysa bu yargının sadece bilgisizlikten doğduğu anlaşılmış durumdadır. Apendiksin bazı insanlarda enfeksiyon kapıp tehlikeli hale gelebildiği doğrudur; ama bu dokunun sağlıklı insanların tümünde önemli işlevleri vardır. Bu gerçek, bilimsel bir makalede, çeşitli temel anatomi kaynakları referans verilerek şöyle açıklanır:
"Apendiksin mikroskobik düzeyde incelenmesi, bunun oldukça önemli oranda lenf dokusu içerdiğini göstermektedir. Benzer lenf dokusu birikimleri (ki bunlara GALT, yani sindirim sistemiyle ilişkili lenf dokuları denir) bağırsak sisteminin diğer alanlarında da görülür. Bunlar, vücudun yutulan maddelerdeki yabancı antijenleri tanıma yeteneğiyle ilgilidirler. Benim kendi araştırmam, özellikle, bağırsağın bağışıklık fonksiyonları üzerine yoğunlaşmıştır.
Tavşanlarda yapılan deneyler yeni doğan bireylerde apendiksin ameliyat edilmesinin mukozal bağışıklık gelişimine zarar verdiğini göstermiştir. Tavşan apendiksi üzerine yapılan morfolojik ve fonksiyonel çalışmalar ise, apendiksin, memelilerdeki hava keseciklerine denk olduğunu göstermektedir. Bu kesecikler, kuşlardaki sıvısal bağışıklığın gelişiminde kritik bir rol oynamaktadır.
Tavşan ve insan apendiksinin mikroskobik ve mikrobağışıksal benzerlikleri, insandaki apendiksin tavşandakine benzer bir görevi olduğunu göstermektedir. İnsan apendiksi özellikle yaşamın erken dönemlerinde çok önemlidir, çünkü doğumdan kısa bir süre sonra büyük gelişim geçirmekte, sonra yaş ilerledikçe gerilemektedir, ta ki sindirim sistemi organlarına, ince bağırsaktaki Peyer plakları gibi diğer bazı kısımlarına benzeyene kadar. Bu yeni çalışmalar, insan apendiksinin, bir zamanlar iddia edildiği gibi zamanla küçülmüş ve faydasını kaybetmiş bir organ olmadığını göstermektedir."151
Tüm zamanların en ünlü "körelmiş organı" olarak lanse edilen apendiksin körelmiş sanılmasının nedeni, Darwin ve taraftarlarının dönemin ilkel bilim düzeyine dayanan dogmatizmleriydi. Dönemin ilkel mikroskopları altında apendiksin lenf dokusu gözükmüyordu; onlar da yapısını anlayamadıkları dokuyu kendi teorileri gereğince "fonksiyonsuz" saymışlar ve körelmiş organlar listesine dahil etmişlerdi. Aynı durum, diğer sözde körelmiş organlar için de geçerlidir.

20 Yaş Dişi
Evrimciler, 20 yaş dişi olarak da bilinen üçüncü azı dişlerini "körelmiş organ" sayarak, klasikleşmiş bir evrimci yanılgıyı daha tekrar etmektedirler.
Bu yaygın bir yanılgıdır. 20 yaş dişinin işlevsiz olduğu yönündeki evrimci telkinden etkilenen birçok hekim, günlük pratikleri içinde diğer dişlerin oluşturduğu problemlere daha ılımlı yaklaşım göstererek, bu dişleri korumaya çalışırken, 20 yaş dişinin çekilmesini adeta rutin hale getirmişlerdir. Oysa son yıllar içinde yapılan bazı araştırmalar bu dişin çiğneme fonksiyonunu üstlenmede diğer dişlerden hiçbir farkının olmadığını göstermiştir.152 Bu dişin diğer dişlerin yerleşimini bozduğu yönündeki inanışın da temelsiz olduğunu gösteren çalışmalar yapılmıştır.153 20 yaş dişinde rastlanan ve ilaç uygulamalarıyla çözülebilecek problemlerde, bu dişin çıkarılması yoluna gidilmemesi konusunda da bilimsel eleştiriler yayınlanmıştır.154
Sonuçta, 20 yaş dişinin "yararsız" olduğu yönündeki inancın hiçbir bilimsel temele dayanmadığı ve bu dişin çiğneme fonksiyonunda diğer dişler gibi işlev gördüğü, bugün tıp dünyasının ortak görüşüdür.
Peki söz konusu dişin azımsanmayacak sayıda insanda rahatsızlık oluşturmasının sebebi nedir? Bu konuyu araştıran bilim adamları, 20 yaş dişi sorunlarının çeşitli dönemlerde yaşamış insan topluluklarına göre farklılıklar gösterdiğini saptadılar. Özellikle sanayi öncesi toplumlarda bu probleme çok az rastlandığı anlaşıldı. Bunun nedeni olarak da özellikle son birkaç yüzyıllık dönem içinde sert besin maddeleri yerine daha yumuşak besin maddelerinin tercih edilmesinin çene gelişimini olumsuz etkilediği görüldü. Dolayısıyla 20 yaş dişi problemlerinin de çoğunlukla, beslenme alışkanlıklardan doğan çene gelişimi sorunlarıyla ilgili olarak ortaya çıktığı tespit edildi.
Toplumların besin tercihlerindeki benzeri değişikliklerin diğer dişler üzerinde de olumsuz etkisi bilinmektedir. Örneğin son yüzyıl içinde şekerli ve asitli yiyeceklerin tercih edilir olması, diğer dişlerdeki çürüme oran ve hızını artırmıştır. Ancak elbette bu durum dişlerimizin yararsız ve körelmiş organlar olduğu gibi bir sonucu akıllara getirmez. Aynı durum 20 yaş dişi için de geçerlidir. Bu dişle ilgili sorunlar, herhangi bir evrimsel "körelme"den değil, günümüz insanlarının beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır.

"Üçüncü Göz Kapağı" ve Kulak Hakkındaki Yorumlar
"Üçüncü göz kapağı" isimli doku, insan gözünün burna yakın uçlarında bulunan kırmızı renkli göz pınarlarıdır. Bu doku Darwin tarafından "körelmiş organ" olarak gösterilmiştir ve bu nedenle kimi zaman "gözdeki Darwin noktası" olarak da anılır.
Ancak bilimsel adı plica semilunaris olan bu "yarım ay" şeklindeki doku, Darwin'in sandığı gibi sürüngenlerden miras kalan işlevsiz bir parça değildir. Araştırmalar plica semilunaris'in gözü nemlendiren yağlı bir sıvı salgıladığını ve bunun gözün yabancı cisimlerden korunmasında önemli bir rol üstlendiğini göstermektedir.155
Dolayısıyla bu dokunun "Darwin noktası" olarak adlandırılması, ancak bu dokuyu körelmiş organ sanan Darwin'in ve onu körü körüne izleyen günümüz Darwinistlerinin bilgisizliğine ve bağnazlığına yönelik bir atıf olarak anlam taşıyabilir.
Evrimcilerin insan kulağının üst kısmındaki küçük çıkıntıyı ve kulakları hareket ettirmeyi sağlayan kasları "körelmiş organ" sayması da tümüyle spekülatif bir yorumdan ibarettir. Kulağın sahip olduğu şekil ve onun sahip olduğu parçalar, eksiksiz olarak, kulağın işitme görevini yerine getirebilmesi için gerekli olan parçalardır.

Kuyruk Sokumu
Evrimciler, omuriliğin sonunu oluşturan kuyruk sokumu kemiğinin de işlevsiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu da çoktan terk edilmiş bir yanılgıdır. Kuyruk sokumunun, leğen kemiğinin çevresindeki kemiklere destek sağladığı, bu nedenle, kuyruk sokumu kemiği olmadan rahatça oturabilmenin mümkün olmadığı bugün bilinmektedir. Ayrıca bu kemiğin pelvis bölgesindeki organların ve buradaki çeşitli kasların da tutunma noktası olduğu belirlenmiştir.


Beşinci Ayak Parmağı
Evrimcilerin yorumlarının ne kadar subjektif ve ciddiyetsiz olduğunun iyi bir örneği beşinci ayak parmağı konusunda yaptıkları yorumda ortaya çıkmaktadır. Maymunların ağaç dallarını kavramak ve yakalamak için tüm ayak parmaklarından yararlandıklarını, insanların ise iki ayakları üzerine dikildiği zaman dengelerini sağlamak için yalnızca büyük baş parmaklarına ihtiyaç duyduklarını iddia ederler.
Sonra bundan hareketle de beşinci parmağın "fazla" olduğunu söylemektedirler. Oysa maymunların tümü ağaç üzerinde yaşamaz. Kaldı ki sadece maymunların değil, karada yaşayan tüm omurgalı canlıların beş parmaklı (pentadactyl) ayak yapısı vardır. Dolayısıyla beş parmak yapısının ağaç dallarını kavramakla bir ilgisi yoktur. Bu, karadaki omurgalı canlıların hepsinde bulunan bir "ortak yapı"dır.

Vücut Tüyleri ve Erector Pili Kasları
Tüylerin tehlike anlarında gerilmesini sağlayan erector pili kaslarının ise, saçların sağlıklı bir şekilde kalmasında önemli bir rol oynadıkları keşfedilmiştir. Saç dökülmesi konusunda önemli bir uzman olan John P. Cole, saçları dökülen insanlarda erector pili kasının zayıflamasına rastlandığını gösteren çalışmalar yapmıştır.156 Yani bu kas, sağlıklı saçlar için gereklidir.

Plantaris Kası
Dizin ön kısmında bulunan bu kas, insanlarda aşil tendonuna bağlanır. Maymunlarda ise ayak parmaklarını kontrol eder ve maymunlar bu sayede ayaklarıyla cisimleri kavrayabilirler. Peki bundan çıkan sonuç nedir? Tek sonuç, insan ayağının bir cisim kavramak için düzenlenmiş olduğudur. Bu düzenin evrimle ortaya çıktığını ileri sürmek içinse hiçbir kanıt yoktur. Aynı durum, evrimcilerin sözde körelmiş organlar arasında saydığı avuç içi kası için de geçerlidir.
Bu örneklerle evrimcilerin yaptığı şey, maymundan insana hayali bir anatomik geçiş varmış izlenimi vermeye çalışmak ve insana dönüşürken maymunların bazı özelliklerini kaybettikleri görünümü oluşturmaktır.

Kaburga, Boyun Kaburgası ve Köprücük Kası
Evrimcilerin bu kemikler ve kas hakkında yaptığı yorumlar da birer spekülasyondan ibarettir. Bu yapılar bazı insanlarda olur, bazılarında olmaz. Irklar arasında bu gibi küçük kemik ve kas farklılıkları bulunduğu bilinen bir şeydir. Önemli olan, bunların hiçbirisinin insanın bir başka canlıdan evrimleştiği tezine kanıt oluşturmamasıdır.

"Erkek Rahmi" ve "Dişi Meni Kanalı"
Evrimciler, kadın üreme sisteminde yumurtalıkların çevresinde bulunan uçları kapalı tüplerin sperm kanalı kalıntıları olduğunu öne sürmüşlerdir. Aynı şekilde erkeğin prostat bezinde gelişmemiş bir dişilik organı bulunduğunu iddia etmiş ve bu kalıntı dokuların, sözde evrim sürecinde işlevini yitirmiş organlara ait olduklarını iddia etmişlerdir. Oysa kastedilen dokuları incelediğimizde bunların, anne karnında embriyonun gelişimi esnasında hizmet görmüş ve artık görevleri bitmiş, kök dokulara ait kalıntılar olduklarını görürüz.
Yetişkin bir insanın organları embriyo iken sahip olduğu özel dokulardan oluşmaya başlar. Ve bu dokular fetal dönemin sonunda tamamen kaybolurken yerlerinde yalnızca bazı kanallar bırakırlar. Örneğin Wolf kanalı kalıntıları erkek cinsiyet bezlerine dönüşürken, Müller kanalı kadında rahmi meydana getirir.
Wolf kanalı önceleri Wolf cismi iken gebeliğin 5-6. haftalarında üreme bezlerinin geliştiği dokudur. Bu doku kitlesi böbreklerin olgunlaşması ile birlikte kaybolur. Bu dokudaki küçülme 6. ve 7. haftalarda başlar ve 5. ayın başında geriye yalnızca kanal ve tüpler kalır. Erkekte Wolf kanalları varlığını devam ettirir ve sperm kanalının farklı bölgelerini meydana getirir (epididim, duktus deferens ve ejakulatuar kanal). Kadında ise Wolf cisimciği küçülerek kaybolur ancak yumurtalıkların karında tutunduğu bağlantı dokusunda kör tüpler halinde kalıntıları kalır.157 Bebeğin anne karnındaki gelişimi sırasındaki hayati görevleri açıkça göstermektedir ki, bu tüpler kullanılmayarak işlevini yitirmiş bir erkek üreme sistemi kalıntısı değil, ancak embriyonik döneme ait bir kök doku kalıntısıdır.
Müller kanalları ise, yine benzer şekilde, embriyonun gelişimi esnasında kadın üreme organlarına kaynak teşkil eden özel bir dokunun kalıntılarıdır. Kadında rahim ve dölyolunun gelişip büyüdüğü doku fetal dönemde Müller doku kitlesidir. Erkekte ise Müller kanalları küçülerek kaybolur, kalıntılarına testislerin üzerinde kesecikler (Morgagni Kesecikleri) halinde rastlanıldığı gibi, idrar yolunun (üretra) prostat tabanındaki kısmı üzerinde bir kesecik olarak da karşımıza çıkar.158 Bu yüzden embriyonik Müller kök dokusu kalıntısını işlevini yitirmiş bir rahim diye tanımlamak dayanaksızdır. Bu keseciklerin, önceleri rahim iken sonra fonksiyonunu yitirmiş bir organ kalıntısı olarak iddia edilmesi, embriyoloji bilim dalına ait verilerden habersiz olunduğu anlamına gelir.

Pyramidalis Kası
Bu kas için bazı evrimciler "modern insanın yüzde 20'sinde bulunmaz, keseli hayvanlardan kaldığı düşünülüyor" demektedirler. Bu sadece Darwinizm'in ön kabulüne dayalı bir fikir yürütmeden ibarettir ve hiçbir bilimsel dayanağı yoktur.
Bu kas ile ilgili iddialar, teorinin geneliyle de çelişmektedir. Evrim teorisine göre bile insanın keseli bir atasının olduğu öne sürülmez. Keseliler, memelilerin üç ana grubundan birini oluştururlar. Evrim teorisinin iddiasına göre bundan en az 50-60 milyon yıl önce, insanların da dahil edildiği plasentalılar grubundan ayrılarak gelişmişlerdir. Yani ortada insanın bu kası devralmış olabileceği bir sözde "keseli ata", evrim teorisine göre bile yer yoktur. Dolayısıyla evrimcilerin bu iddiası, geçersiz olmasının yanı sıra, kendi içinde de çelişkilidir.

Vomeronasal Organ
İnsanın bilinen beş duyusu vardır. Ancak bazı bulgular, koku alma duyusunun kendi içinde ikiye ayrıldığını göstermektedir. Birincisi, hepimizin bildiği koku algısıdır. Varlığı az bilinen ve fark edilen ikinci bir koku algısı ise, burnun içinde bulunan ve "vomeronasal organ" denen küçük doku tarafından algılanan "feromonlar"dır.
Bu konuda evrimcilerin iddiası ise, bazı hayvanların vomeronasal organlarının bizden çok daha güçlü bir algı düzeyinde olmasına dayanır. Yılanlar ve çeşitli sürüngenler vomeronasal algıyı dilleriyle duymaktadırlar ve çeşitli memelilerin de burunları bu konuda güçlüdür. Evrimciler de bizim düşük vomeronasal algı düzeyimizin, "körelmiş"likten kaynaklandığını ileri sürerler.
Oysa eğer daha zayıf değil de daha güçlü bir vomeronasal hassasiyete sahip olsaydık, o zaman da "çok iyi evrimleşmişiz" diyeceklerdi. Canlılar arasında bu gibi karşılaştırmalar yapıp, çeşitli senaryolar üretmek bilimsellikten uzak bir yaklaşımdır. Kartalların gözleri de bizim gözlerimizden çok daha keskindir; ama bu durum bizim kartallardan evrimleşip de bu evrim sırasında görüşümüzün "köreldiği" gibi bir anlama gelmez.
Gerçekte her canlıyı Allah, yaşadığı ortamda ihtiyaç duyacağı en ideal duyularla donatmıştır. Son derece kompleks yapıya sahip duyu organları ise, evrimin değil, yaratılışın kanıtlarıdır.

Sonuç
Burada evrimcilerin ileri sürdüğü sözde "körelmiş organlar"ı kısaca inceledik. Bunların ve diğer sözde "körelmiş organlar"ın hepsinin aslında ya bulundukları halleriyle ya da embriyolojik gelişim sırasında belirli fonksiyonlar üstlendikleri bugün belirlenmiş durumdadır.
İlginç olan, evrimcilerin anatomik ve fizyolojik gerçeklere dayanmaksızın bu köhne iddiayı gündeme getirmeleridir. Evrim teorisi bilimin her dalında olduğu gibi tıp alanındaki gelişmeler karşısında da dayanaksız kalmış ve artık tamamen çökmüştür. İnsanın, evrimcilerin iddia ettiği gibi rastlantılarla evrimleşmiş bir varlık olmadığı açıktır. İnsanı da diğer tüm canlıları da Allah yaratmıştır. İnsanın yaratılışıyla ilgili olarak Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir. (Müminun Suresi, 12-14)













Bilim Dışı Dogma: İki Ayaklılığın Evrimi

Charles Darwin, İnsanın Türeyişi isimli kitabında insanın maymunlarla ortak bir atadan evrimleştiğini öne sürdü. Teoriyi ideolojik olarak sahiplenen evrimciler, Darwin'in varsayımını benimsediler ve bunun doğruluğunu kanıtlayacakları düşüncesiyle veriler toplamaya başladılar. Ancak fosil kayıtları bu varsayımı tam anlamıyla test edebilecekleri miktarda veri sağlamadı. Fosiller yetersizdi ancak buna rağmen evrimciler bu fosiller üzerinde bilimsel yorum yapmaktan çekinmediler.
Evrimciler yaptıkları çalışmalarda, inançlarını fosillere yoğun bir şekilde uyguladılar. Bu süreçte insanın evrimle ortaya çıktığı varsayımı bir dogma olarak iyice yerleşti. Üzerinde en çok spekülasyon yapılan konulardan biri ise insana özgü dik yürüyüş oldu. Bunlar arasında en çok yaygınlaştırılanı, savanlık bir arazide yırtıcıları gözlemek için dört ayak üzerinde doğrulan hayali bir şempanzenin öyküsüydü.
Bu hayali şempanzenin zamanla iki ayak üzerinde doğrulduğu, bu süreçte alet yapımını öğrendiği ve giderek daha iri bir beyin hacmi kazandığı varsayıldı. Bir inanç olarak sahiplenilen bu varsayım, hemen her yerde; bilimsel dergilerde, ders kitaplarında, müzelerde, gazetelerde ve TV'de bir gerçek olarak anlatıldı. Ancak zaman geçtikçe senaryoya uydurulamayan kanıtlar kritik bir seviyeye erişti ve nihayet efsaneyi ayakta tutan varsayımlar birer birer çökmeye başladı.
İnsanın evrimi senaryosunda kendisine rol biçilen Australopithecus (ünlü Lucy fosilinin ait olduğu genus) maymunlarının, insana benzer şekilde yürüyemeyeceğini ortaya koyan çalışmalar yapıldı
1. Lord Zuckerman, kendisi de evrim teorisini benimsemesine rağmen, Australopithecusların sadece sıradan bir maymun türü oldukları ve kesinlikle dik yürümedikleri sonucuna vardı.159
2. Bu konudaki araştırmalarıyla ünlü diğer evrimci anatomist Charles E. Oxnard da Australopithecus'un iskelet yapısının günümüz orangutanlarınınkine benzediği sonucuna vardı.160
3. 1994 yılında İngiltere'deki Liverpool Üniversitesi'nden Fred Spoor ve ekibi, Australopithecus'un iskeleti ile ilgili kesin bir sonuca varmak için kapsamlı bir araştırma yaptı. İskeletlerde, vücudun yere göre konumunu belirleyen "salyangoz" isimli bir organ üzerinde incelemeler yürütüldü. Spoor'un vardığı sonuç, Australopithecus'un insanlarınkine benzer bir yürüyüş şekline sahip olmadığıydı.161
4. 2000 yılında B. G. Richmond ve D. S. Strait isimli bilim adamlarının gerçekleştirdiği ve Nature dergisinde yayınlanan bir araştırmada Australopithecusların önkol kemikleri incelendi. Karşılaştırmalı anatomik incelemeler, bu türün günümüzde yaşayan ve dört ayak üzerinde yürüyen maymunlarla aynı önkol anatomisine sahip olduğunu gösterdi.162

Eğikle dik arası bir yürüyüşün biyomekanik
olarak verimli olmadığı ortaya çıktı
İki ayaklılığın "aşama aşama" bir süreçte ortaya çıktığını ileri süren model, evrimin bir aşamasında iki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında "karma" bir yürüyüş olmasını zorunlu kılar. Oysa İngiliz paleoantropolog Robin Crompton, 1996 yılında bilgisayar yardımıyla yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir "karma" yürüyüşün imkansız olduğunu gösterdi. Crompton'un vardığı sonuç şuydu: Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilir.163
Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün olmamaktadır. Bu yüzden yarı-iki ayaklı bir canlının var olması mümkün değildir.

İki ayak üzerinde yürüyen şempanzeler
Darwin'in teorisini çiğnedi
Liverpool Üniversitesi'nden Dr. Robin Crompton, Uganda'nın Bwindi bölgesinde yaşayan şempanzelerin iki ayak üzerinde yürüme yeteneğine zaten sahip olduklarını keşfetti. Ormanlık bir arazide iki ayak üzerinde yürüyen şempanzeler, savanda doğrulan şempanzenin hikayesiyle açık bir tezat ortaya koyuyordu. İskoçya'nın The Scotsman gazetesinde 'İki Ayaklı Şempanzeler Darwin'in Teorisini Çiğnedi' başlığıyla duyurulan haberde, Crompton'un şu yorumuna yer verildi:
"Bu durum, genelde kabul edilen, dört ayağı üzerinde yürüyen şempanzelerden evrimleştiğimiz iddiasına aykırı".164

Savanda doğrulan şempanzenin hikayesi
bir hayalden ibarettir
Discover dergisinde yayınlanan bir makalesinde, evrimci bilim yazarı Carl Zimmer, savanda doğrulan maymunun hikayesinin asılsız çıktığını şu sözlerle ifade etti:
"Atalarımızın iki ayaklılara nasıl evrildiği sorusunun cevabı, on yıllardır berrak bir şekilde ortada duruyordu. (Southern California Üniversitesi Antropoloji Kürsüsü profesörü) Craig Stanford, 'Uzunca zamandır kabul edilen görüş, ormanlardan çıkıp savanlara hareket ettiğimiz veya yüksek otların üstünden etrafa bakmak ya da izole ağaç gruplarına ulaşmak için iki ayaklı hale geldiğimiz şeklindeydi' diyor. Ama son yıllarda yeni kanıtlar bu senaryoyu kuşkulu hale getirmiş durumda. 'Uzun zamandır savunulan, zayıf bir hominidin ormanın güvencesini bırakarak tehlikeli savanlara gittiği ve burada yeni fikirlerle yaşayabilmek için ayağa kalktığı fikri güzel bir hikaye, ama büyük olasılıkla tamamen hayal ürünü' diyor Stanford. Araştırmacılar eski hominid bölgelerine daha yakından baktıklarında, çoğu, bu alanların aslında birer savan olmadığı, ama düşük veya yüksek yoğunlukta ormanlık araziler olduğu sonucuna varmış durumda."165

Evrimciler, "Nasıl?" sorusuna cevap veremediler
İki ayaklılığa geçiş senaryosu için, canlılara yeni genler kazandıran, yaşamlarını kesintiye uğratmadan onları geliştirebilen bir mekanizmanın varlığı kaçınılmaz önemdeydi. Böyle bir mekanizma önerilmeden ve bunun evrimleştirici gücü deneylerle kanıtlanmadan, iki ayaklılığa geçiş inancı, bir kurbağanın prense dönüşebileceği masalına inanmakla eşdeğerdi. Evrimciler bu amaçla rastlantısal mutasyonları, DNA'nın hassas diziliminde meydana gelen tesadüfi değişimleri önerdiler. Ancak sayısız deney, kademeli veya sıçramalı olsun, mutasyonlara dayalı bir gelişim senaryosunu destekleyici hiçbir sonuç sağlamadı.
Paris Üniversitesi profesörlerinden matematikçi ve doktor Marcel-Paul Schützenberger, iki ayaklılık da dahil olmak üzere insan ve şempanze arasındaki farklılıkların evrimle açıklanamadığını şu sözlerle itiraf etti:
"Kademeli gelişimciler ve sıçramalı evrimi savunanlar, insanı [sözde evrimle] gelişmiş primatlardan ayıran şu birkaç biyolojik sistemin bir ölçüde eş zamanlı şekilde ortaya çıkışını açıklamada tamamen yetersizdirler: Leğen kemiğinin değişiminin eşlik ettiği iki ayaklılık ve şüphesiz beyincik, parmak uçlarına özellikle hassas bir dokunma duyusu veren, çok daha becerikli eller; fonasyona (ses çıkarmaya) izin veren yutaktaki değişimler; merkezi sinir sisteminin özellikle temporal lobu seviyesinde, özellikle lisanı tanımaya izin veren değişimler. Embriyo oluşumu açısından bu anatomik sistemler birbirlerinden tamamen farklıdırlar'.166

Karşılaştırmalı anatomi bulguları, söz konusu iddianın, evrimcilerin gerçek olmasını çok istedikleri bir 'illüzyon' olduğunu ortaya koydu
Washington Üniversitesi anatomisti Bernard Wood, insanın evrimi senaryosuna atfedilen fosiller üzerinde yıllarca çalışmış, bunları çeşitli anatomik kriterler açısından defalarca ölçüp karşılaştırmış bir uzmandır. Wood yıllarca süren çalışmalarında, herhangi bir anatomik kriter açısından, maymunsu bir canlıdan insana doğru direkt bir soyun delillendirilemediğini ve kademe kademe evrim modelinin geçersiz olduğunu gördü. Bu durum, modern toplumun her alanında yaygınlaştırılmaya çalışılan evrim düşüncesinin bir aldatmacadan ibaret olduğunu gösteriyordu. Wood, İngiliz bilim dergisi New Scientist'te yayınlanan bir yazısında, şunları yazdı:
"İnsan evriminin çok popüler bir imajı vardır -buna kahvaltıda yenen corn flakes paketlerinin arkasından tutun da çok pahalı bilimsel araçların reklamlarına kadar her yerde rastlayabilirsiniz. Bu resimlerin sol tarafında tıknaz, öne doğru çıkık çeneli, kambur yürüyen bir orangutan bulunur. Sağ tarafta ise zarif, yüksek alınlı, geleceğe doğru amaçlı adımlar atan bir insan vardır. Bu ikisinin arasında ise birbirini takip eden figürler bulunmaktadır- omuzları geriye doğru çekilmeye başlayarak, gövdesi giderek incelen, kolları kısalıp bacakları uzayan, kafatası büyüyüp çenesi gittikçe geriye çekilerek daha insanımsı bir görüntüye kavuşan figürler. Orangutandan insana doğru ilerleyişimiz çok düzgün ve düzenliymiş gibi görünür. Bu o kadar cezbedici bir imajdır ki, uzmanlar bile bundan vazgeçmeye gönüllü değildir. Ancak bu, bir illüzyondur."167

Sonuç:
İki ayaklılığın evrimi iddiası, böyle bir dönüşümü belgeleyebilecek fosil kaydından, evrimleştirici gücü olduğu iddia edilebilecek bir mekanizmadan ve bilimsel bir teori olabilmek için test edilebilir olma özelliğinden yoksundur. Bilimsel bulgular bu doğrultuda yapılan spekülasyonları da yalanlamaktadır.
Tüm bunlar, son derece ciddi, açık ve net göstergelerdir. Bilim ve mantık, iki ayaklılığın evrimi senaryosunun ayakta durabileceği bir zemin sağlamamakta, onu kesin olarak çürütmektedir. Evrimci bilim adamlarının bu iddiayı bir dogma olarak sürdürmeleri ise, evrim teorisini bir din olarak benimsediklerini kanıtlamaktadır. Darwinistler, kendi benimsedikleri dinleri içinde büyülenmişlerdir. İşte bu nedenle gerçekleri kabul etmekten uzaklaşmaktadırlar. Allah ayetlerinde şöyle buyurur:

De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Herşeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken Kendisi korunmuyor." "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?" Hayır, Biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar. (Müminun Suresi, 88-90)



















Evrim İş Başında Yalanı


Zaman zaman basın-yayın organlarında yer alan, 'Evrim iş başında' ifadesi, gerçekte bir canlı popülasyonunun varyasyonlarının 'evrim' olarak çarpıtıldığı bir propagandadan ibarettir. Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme" demektir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.
Evrimciler ise, bir türün içindeki varyasyonları evrim teorisine delil olarak göstermeye çalışırlar. Oysa varyasyon evrime delil oluşturmaz, çünkü varyasyon, zaten var olan genetik bilginin farklı eşleşmelerinin ortaya çıkmasından ibarettir ve genetik bilgiye yeni bir özellik kazandırmaz.
Varyasyon her zaman genetik bilginin sınırları içinde olur. Genetik biliminde söz konusu sınıra "gen havuzu" denir. Bir popülasyonun bireyleri birbirleriyle ne kadar çok eşleştirilirse eşleştirilsinler, ortaya yeni canlılar çıkmaz. Bu, tarih boyunca yürütülen bitki ve hayvan ıslahı çalışmaları ile 20. yy'ın sayısız laboratuvar deneyinin ortaklaşa doğruladıkları bir gerçektir.
Biyolog Edward Deevey de, varyasyonun hep belirli genetik sınırlar içinde gerçekleştiğini şöyle açıklar:
Çaprazlama çiftleştirme yöntemiyle çok önemli sonuçlara varılmıştır... Ama sonuçta buğday hala buğdaydır, örneğin, üzüm değildir. Domuzlar üzerinde kanat oluşturmamız da, kuşların yumurtalarını silindir şeklinde üretmeleri kadar imkansızdır. Daha güncel bir örnek, son bir yüzyıl içinde dünyadaki erkek nüfusunda görülen boy ortalaması yükselişidir. Daha iyi beslenme ve bakım koşulları sayesinde erkekler son bir yüzyıl içinde rekor sayılabilecek bir boy ortalamasına ulaşmıştır, ama bu artış giderek durma noktasına gelmiştir. Çünkü varabileceğimiz genetik sınıra dayanmış durumdayız.168
Özellikle TV belgesellerinde doğal popülasyonlardaki varyasyon örnekleri evrimciler tarafından çarpıtılır. Örneğin bir adada yaşayan, zemin örtüsüne uygun görünümde kuşların daha iyi kamufle olması, bakterilerin antibiyotiklere veya böceklerin tarım ilaçlarına karşı bağışıklık kazanması gibi durumlar, 'evrimin iş başında olduğu' şeklinde maksatlı bir yorumla aktarılır. Böylece izleyenlere doğada anbean işleyen ve bilim adamlarınca delillendirilebilen bir evrim sürecinin devam etmekte olduğu telkin edilir.
Oysa anlatılan örneklerde sadece kuşun tüy desenlerindeki varyasyonlardan zemin örtüsüne uygun olanının seçilmesi söz konusudur. Bu durumda zaman içinde buradaki popülasyon zemine uygun renklerdeki kuşlardan meydana gelebilir. Ancak evrimci biyologların "mikroevrim" adını verdikleri bu olay, sadece mevcut genetik bilgi dahilinde gerçekleşen bir değişimdir, bir türü başka bir türe değiştirmemektedir. Yukarıdaki örneklerin hiçbirinde, konu edilen canlıların DNA'sına yeni genetik bilgi eklenmemektedir. Varyasyonlardaki seçilim, 'zaten' var olan genetik bilgi arasında gerçekleşmektedir, dolayısıyla bir 'evrim' meydana geldiğini iddia etmek mümkün değildir.
Tüm bu örnekler, tür içi çeşitlenmelerle ilgilidir. Bu, birçok evrim biyoloğunun da kabul ettiği bir gerçektir.
Evrimci biyologlar, Gilbert, Opitz ve Raff, Developmental Biology dergisinde yayınlanan 1996 tarihli bir makalelerinde türlerin kökeninin, mikroevrim şeklinde adlandırdıkları varyasyonlarla açıklanamayacağını şöyle belirtirler:
Modern sentez (neo-Darwinist teori) önemli bir başarıdır. Ancak, 1970'lerden başlayarak, çok sayıda biyolog bunun açıklayıcı gücünü sorgulamaya başlamıştır. Genetik bilimi, mikroevrimi açıklamak için yeterli bir araç olabilir, ama genetik bilgi üzerindeki mikroevrimsel değişiklikler, bir sürüngeni bir memeliye çevirebilecek ya da bir balığı amfibiye dönüştürecek türden değildir. Mikroevrim, sadece uygunların hayatta kalması kavramına yardımcı olabilir, uygunların oluşumunu açıklayamaz. Goodwin'in 1995'te belirttiği gibi, "türlerin kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya devam etmektedir."169

Sonuç:
Zaman zaman gündeme getirilen 'Evrim iş başında' söylemi, evrimcilerin toplumu yanıltmak için sürdürmeye çalıştıkları bir aldatmacadan ibarettir. Fosil kayıtları, türlerin evrimle ortaya çıktığı iddiasını kesin olarak yalanlamaktadır. Doğa tarihinin milyonlarca yıllık kayıtları göstermektedir ki, tüm canlı grupları aniden ve kusursuz yapılarıyla var olmaktadır. Türler yeryüzündeki varlıkları boyunca değişikliğe uğramamakta, başka canlılara dönüşmeden soylarını sürdürmektedirler.
Bu durum gayet açık bir şekilde göstermektedir ki, iş başında olduğu savunulabilecek hiçbir evrimsel süreç yaşanmamıştır. Yeryüzü, kendine has özellikler taşıyan ve her biri olağanüstü bir komplekslik sergileyen, Allah'ın "Ol" emri ile yaratılmış canlılarla doludur. Bunlara evrimsel bir geçmiş uydurmaya çalışmak, hiçbir zaman bir sonuç vermeyecek, bilimsel gelişmeler sürekli olarak evrim aleyhinde gerçekler ortaya çıkaracaktır.
Bir ayette Rabbimiz olan Allah şöyle buyurmaktadır:

Onu istediğimizde herhangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca "Ol" demekten ibarettir; o da hemen oluverir. (Nahl Suresi, 40)







“Bizi Biz Yapan Beyin Bölgeleri” Aldatmacası

İnsan, diğer memelilerle benzer biyolojik yapılara sahip olmasına karşın, zihinsel faaliyetleri açısından canlılar aleminden derin bir ayrımla ayrılır. Bu durum, insanın en yakın akrabası olarak öne sürülen şempanze ile insan arasında da gözlenmektedir. Zihinsel güç açısından insanla şempanze arasındaki farklılık öylesine büyüktür ki, evrimciler bunun "alem seviyesinde" bir farklılığa denk geldiğini ifade etmektedirler. (Canlılar, küçükten büyüğe sistematik bir sıralama dahilinde; tür, cins, aile, takım, sınıf, filum ve alemlere ayrılırlar. Canlı sistematiğinin en büyük sınıfı, alem'dir.) Yani zihinsel faaliyetler açısından insanla şempanze, bitkiler alemiyle hayvanlar alemi kadar farklıdır.
Burada evrimciler adına bir çelişki söz konusudur. Evrimciler, insanın hem bedensel hem de zihinsel tüm özelliklerinin hayali evrim sürecinde ortaya çıktığını kabul ederler. Peki ama nasıl olur da insan, sözde en yakın akrabası olarak ilan edilen bir canlıyla böylesine derin bir ayırıma sahip olmuştur? Evrimciler bilincin maddeden kaynaklandığı dogmasına saplanıp kalmışlardır. Bu durumda, şempanzeyle aynı tipte beyin hücrelerine sahip olan insanın; üniversiteler, kütüphaneler, hastaneler kuran, uzaya mekik gönderen üstün akıl sahibi bir canlı olarak ortaya çıkmasını nasıl açıklayabilirler?
Açıktır ki, insanı insan yapan faktörleri beyin kimyasında ya da nöronların elektrokimyasal faaliyetlerinde aramak akıl dışı bir yaklaşımdır. Nöronlar ve değiş tokuş yaptıkları kimyasallar, nihayet atomlardan meydana gelmektedir. Atomların ise bilinç meydana getirici hiçbir özelliğinin bulunmadığı açıktır. Bir çekirdek ve onun etrafında dönen elektronlardan meydana gelen, oksijen, karbon, azot ve hidrojen gibi atomlar hissedemez, düşünemez ve konuşamazlar.
Darwinizm; cansız bir dünyadaki atomların, zaman içinde birleştiğini, en kaliteli televizyondan daha mükemmel görüntü sağlayıp kendilerini görmeye başladığını, en kaliteli müzik setinden daha net ses sağlar hale geldiklerini ve ardından onu duyma yeteneği kazandıklarını, yerin sertliğini hissetmeye başladıklarını nihayet profesörler, doçentler gibi düşünür ve konuşur olduklarını iddia etmektedir!
Darwinistler, bilim dünyasını ve toplumu bu akıl dışı, köhne inanca sürüklemeye çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda çalışan primatbilimciler ve sinirbilimciler, insan aklıyla ilgili evrimcilerin içinde bulundukları çıkmazın kimi beyin bölgeleri üzerinde yapılan çalışmalarla giderilmekte olduğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. Maymun ve insan beyni üzerinde görüntüleme çalışmaları yapmakta, beynin faaliyetleri üzerinde spekülasyonlar ortaya koymaktadırlar. Bu çalışmalar ise medyada "bizi insan yapan beyin bölgeleri belirlendi" türünden yanıltıcı başlıklarla haber verilmekte, insan beyninde bulunan bazı 'sihirli' nöronların insana akıl ve hislerini kazandırdığı telkin edilmektedir.
Ancak bu yöndeki propagandanın hiçbir gerçekliği bulunmamaktadır. Nitekim New Scientist dergisinde "Yaşamın Gizemleri" başlığı altında yayınlanan bir makalede, bu propagandayı yalanlayan şu sözler ortaya konmuştur:
"Bilinç, bilim için gerçekten zor bir sorudur çünkü tamamen subjektiftir. Bilinçle ilgili çalışmaların uzun süredir din ve felsefe alanlarına ait olmasının sebebi de budur. Ancak biyologlar, özellikle nörologlar, şimdi bu tartışmaya dahil oluyorlar. Bazıları beyin taramalarının ve elektriksel kayıtlandırmalarının 'bilincin nöral (sinirsel) karşılığını' ortaya çıkaracağını umuyorlar. İnsanlar bilinçliyken –bilinçsizken değil- beyinde neler olup bittiğini anlayabilmemiz gerektiğini varsayıyorlar.
Araştırmacılar bu konuda ilerlemeler kaydettiler. Ancak beyinle ilgili olarak bizi neyin bilinçli yaptığı hala açık değil. Bizler bilinçli olduğumuzda açık olan, bilinçsiz olduğumuzda ise kapalı olan tek bir beyin alanı kesinlikle yok. Ve üzerinde bilinçli olduğumuz, altında ise bilinçsiz olduğumuz basit bir sinirsel faaliyet eşiği ya da bilince daima eşlik eden bir tip aktivite veya nörokimya da yok gibi görünüyor.
Ancak bilincin beyinden kaynaklanan birşey olduğunu kabul etseniz (ki bunu pek de herkes böyle kabul etmiyor) ve bilinçli tecrübeyle ilişki ortaya koyan bir beyin faaliyeti örneği bulsanız dahi, hala bir problemle karşı karşıyasınızdır. Bir nöron kitlesinin faaliyetleri neden herhangi bir his vermelidir ki? Neden parmağınıza bir şey batırmak acı hissi verir? Neden bir gül kırmızı görünür?
Buna bilincin 'zor problem'i adı verilmiştir…"170
Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi insanda bilinç oluşturduğu bilinen hiçbir beyin bölgesi bulunmamaktadır. Bilincin kaynağı bir et parçası değil, Allah'ın insana verdiği ruhtur. Yüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:

Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)














“İlkel Neandertal” Tezi Neden Geçersizdir?


İsmini ilk bulunduğu bölgeden (Almanya'nın Dusseldorf kenti yakınlarındaki Neander vadisi, 1856) alan Neandertal insanı, yani Homo sapiens neanderthalensis, geriye doğru bir alna, belirgin olmayan bir çene ile iri bir burna sahiptir. Günümüzden yaklaşık 30.000 yıl önce belirlenemeyen bir nedenden dolayı bu insan türünün ortadan kalktığı düşünülmektedir. Neandertallerin gerçek bir insan ırkı olduğu gerçeği artık birçok evrimci tarafından kabul edilse de bazıları hala Neandertalleri soyut düşünceden yoksun ilkel mağara adamları olarak gösterme eğilimindedirler. Oysa Neandertal anatomisi ve kültürü hakkında son yıllarda ele geçirilen çok sayıda bulgu, bu eğilimin hiçbir temeli olmadığını, bu insanların gerçek bir insan ırkı olduklarını ortaya koymuştur.

Öncelikle günümüzde yaşayan insanlar ile, Neandertaller arasında yapılan anatomik ve sanatsal karşılaştırmada ortaya çıkanlar evrimin iddialarını destekleyecek üstünlükler değildir. Nasıl ki günümüzde yaşayan Kuzey Batı Avrupalı insanların iri cüsselerinden yola çıkarak bu insanların, daha minyon olan Çinliler veya Pigmelere göre daha kaba ve ilkel olduklarını söylemek mümkün değilse, aynı şekilde Neandertallerin güçlü beden yapısına sahip olmaları veya alınlarının dar olması da onların ilkel bir tür olduklarını göstermez. Çünkü kemik ve iskelet yapısı, davranış şekli ve zeka seviyesinde belirleyici bir faktör değildir.
Üstelik, eğer anatomik özellikler kriter kabul edilecekse, evrim mantığında Neandertallerin günümüz insanından daha zeki olduğu kabul edilmelidir. Çünkü evrimciler insan zekasını beynin büyüklüğüne dayandırırlar; Neandertallerin beyin hacmi ise günümüz insanının beyin hacminden ortalama %13 daha büyüktür.
Neandertallerin yaşadıkları mağaralarda elde edilen bulgular bu canlıların insan gibi davrandıklarına dair önemli ipuçları vermiştir. Örneğin Neandertallerin hasta ve yaralılarını tedavi ettikleri ve ölülerini çiçeklerle birlikte gömdükleri bilinmektedir. Elbette bunlar Neandertallerin sevgi ve şefkat kavramlarına sahip sosyal insanlar olduklarını göstermektedir. Neandertallerin gerçek insanlar olduğuna dair kanıtların ortaya çıkarıldığı araştırmalar ve bunlara dayanarak Neandertaller hakkında uzmanlarca yapılan yorumlardan bazıları şunlardır:

* Uzun yıllar Neandertal anatomisini inceleyen Erik Trinkhaus isimli uzman, Neandertaller hakkında vardığı sonuçları şöyle açıklamaktadır:
"Neandertal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertallerin anatomisinde ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur."171

* En ilgi çekici Neandertal bulgularından birisi ayı kemiğinden yapılmış bir flüttür. 1995 Temmuzu'nda Kuzey Yugoslavya'daki bir mağarada bulunan flütü analiz eden müzikolog Bob Fink, bu aletin, 4 nota çıkardığını ve flütte yarım tonlar ve tam tonların da olduğunu tespit etmiştir. Bu keşif, Neandertallerin Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kullandıklarını göstermektedir. Flütü inceleyen Fink, "eski flütün üzerindeki ikinci ve üçüncü delikler arasındaki mesafenin, üçüncü ve dördüncü delikler arasındaki mesafenin iki katı" olduğunu belirtmektedir. Bunun anlamı birinci mesafenin tam notayı, ona komşu olan mesafenin de yarım notayı temsil ettiğidir. "Bu üç nota inkar edilemez bir şekilde diatonik bir ölçekteki gibi ses çıkarır" diyen Fink, Neandertallerin müzik kulağı ve bilgisi olan insanlar olduğunu belirtmektedir.172

* Neandertal insanları tarafından kullanıldığı ve 30 bin yıllık olduğu tespit edilen kemikten yapılma dikiş iğnesi son derece düzgündür ve iplik geçirilmesi için açılmış bir deliğe sahiptir.173 Elbette dikiş iğnesine ihtiyaç duyacak bir giyim-kuşam kültürüne sahip olan insanlar "ilkel" sayılamaz.

* New Mexico Üniversitesi'nde antropoloji ve arkeoloji profesörü olan Steven L. Kuhn ve Mary C. Stiner İtalya'nın güneybatı sahilindeki Neandertal mağaralarında yıllarca araştırma yapmış ve Neandertallerin, günümüz insanı gibi kompleks bir düşünce yapısı gerektiren faaliyetlerde bulundukları sonucuna varmışlardır.174
Tüm bunlar Neandertallerin günümüzde yaşayan insanlardan farksız olduğunu gösteren bilimsel kanıtlardır. Bazı evrimci yayınlarda ısrarla ilkel Neandertal Adamı yanılgısının sürdürülmeye çalışılması, evrimcilerin fosilleri Darwinist bir bakış açısıyla yorumlama eğilimlerinin bir uzantısıdır. Neandertaller konusunda uzman olan Erik Trinkhaus bu eğilime şu cümlelerle işaret etmektedir:
"Fosiller maalesef kendi adlarına konuşmazlar. Onları hayata getiren bilim adamlarıdır ve bunu yaparken genellikle kendilerinin en iyi ya da en kötü karakteristiklerini fosillere atfederler. Her nesil, Neandertallere kendi korku, kültür ve hatta bazen kişisel geçmişlerini yansıtır. Bizim kendi doğamızı gösteren sessiz bir kaynaktırlar, buna rağmen kendimizin değil de onların doğasını aydınlattığımızı düşünerek gururlanıp avunuruz.
Bu durum özellikle Neandertallerin aldatıcı hikayesinin etkileyici yönlerinden biri ve bunların yorumlanması söz konusu olduğunda belirgindir: Yani üretilen canlı doku rekonstrüksiyonlarında..."175
Neandertaller konusundaki önyargıları dile getiren bir başka bilim adamı, Pennsylvannia Üniversitesi arkeologlarından Jan Simek'tir. Bir evrimci olan Simek, 1980'li yıllarda Güney Batı Fransa'da Jahn Phipriga ile birlikte bir Neandertal mağarasında kazılar gerçekleştirmiş, mağarada yakılan ateşin ve çok sayıda balığın kalıntılarına bakarak geniş tartışmalara yol açan bir tez ortaya koymuştu. Ateşte çok miktarda ot yakıldığını, bunun mağaradaki sinekleri kovma veya balıkları tütsüleme dışında bir amacı olamayacağını belirtmişti. O dönemde birçok evrimci, balıkları daha sonra kullanım amacıyla tütsülemenin geleceği planlama yeteneği gerektirdiğini belirterek, Neandertallerin böyle bir iş başarmış olmalarının mümkün olamayacağını ileri sürmüş ve bu teze karşı çıkmışlardı. Simek 26 Mart 2003'te National Geographic TV'de yayınlanan "Neandertal Bilmecesi" isimli belgeselde tezinin karşısındaki Darwinist önyargıları şöyle ifade etmiştir:
"Bazı antropologlar sadece farklılıkları alıyor. Kültürel ve biyolojik farklılıklar aranıp bulunuyor ve onların (Neandertallerin) günümüz insanından farklı bir tür, hatta farklı bir ırk oldukları söyleniyor. Bence bugünün [Neandertalin hayali evrim sürecinde elenmiş bir tür olduğu veya Homo sapiens'le karışarak günümüze genlerini taşıdığı tartışmalarının] suçlusu biziz. Arkeoloji ve antropolojinin içinde bu kadar bulunan insanlar olarak, verilere bu kadar önyargılı yaklaştığımız için suçluyuz."

Sonuç:
Günümüzde yaşayan insanlardan bedenen hiçbir farklarının olmadığına, düşünce ve yaşam biçimlerinin de son derece ileri olduğuna dair birçok somut bilimsel bulgu ortaya konmasına rağmen Neandertallerin hala ilkel insanlar gibi gösterilmeye çalışılmasının tek nedeni Darwinist önyargılardır. Evrimciler doğada sürekli bir çatışma olduğu ve yaşamın bir hayatta kalma mücadelesi olduğu yönündeki aldanışlarını devam ettirmektedirler. Bu aldanış onları Neandertaller hakkındaki asılsız senaryoları savunmaya ve onları Homo sapiens sapiens'le olan mücadelesinde elenen ilkel bir canlı olarak görmeye ve göstermeye yöneltmektedir. Ancak bu konudaki çabaları sonuçsuzdur, tüm deliller Neandartellerin bir insan soyu olduğunu ve insanı Allah'ın bir anda eksiksiz olarak yarattığını ortaya koymuştur.
















Homo erectuslarla İlgili “İlkel Tür İddiası” Sadece Önyargıdan İbarettir

Homo erectus "dik yürüyen insan" anlamına gelir. Bu insanlar günümüz insanlarından farksız iskelete sahiptirler ve bizim gibi dik yürüyebilmektedirler. Evrimcilerin Homo erectus'u "ilkel" sayma nedenleri ise, kafatası hacimlerinin (900-1100 cc) günümüz insanının ortalamasından (1400 cc) küçük olması ve kalın kaş çıkıntılarıdır. Oysa bugün de dünyada Homo erectus'la aynı kafatası ortalamasında pek çok insan yaşamaktadır (örneğin pigmeler) ve bugün de çeşitli ırklarda kaş çıkıntıları vardır (Avusturalya yerlileri Aborijinler'de olduğu gibi). Homo erectus'un anatomik özelliklerinin günümüzde de görülmesi Homo erectus'un ilkel bir tür olmadığının kesin bir göstergesidir. Nitekim birçok evrimci artık Homo erectus'un gerçek bir insan olduğunu dile getirmektedir.
Zeka, beynin hacmine göre değil, beynin kendi içindeki organizasyonuna göre değişir.176 Dolayısıyla Homo erectus'un küçük beyin hacmine sahip olması onun zekadan ve beceriden yoksun ilkel bir canlı olduğunu göstermez.
Homo erectus'u dünyaya tanıtan fosiller, her ikisi de Asya'da bulunan Pekin Adamı ve Java Adamı fosilleriydi. Ancak zamanla bu iki kalıntının da güvenilir olmadıkları anlaşıldı. Pekin Adamı, sadece alçıdan yapılmış ve aslı kaybolmuş modellerden ibaretti, Java Adamı ise bir kafatası parçası ile, ondan metrelerce uzakta bulunmuş bir leğen kemiğinden oluşuyordu ve bunların aynı canlıya ait olduğuna dair hiçbir gösterge yoktu. Bu nedenle Afrika'da bulunan Homo erectus fosilleri giderek daha fazla önem kazandı.
Afrika'da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan "Turkana Çocuğu" fosilidir. Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83cm boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır. Amerikalı paleoantropolog Alan Walker, "ortalama bir patoloğun bu fosilin iskeletiyle, bir günümüz insanı iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu" söyler.177
Nitekim evrimci paleoantropolog Richard Leakey bile Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:
Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar.178
Prof. William Laughlin, Eskimolar ve Aleut Adaları insanları üzerinde uzun yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile Homo erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini görmüştür. Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insanına) ait farklı ırklar olduğudur:
Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak gruplar arasındaki büyük farklılıkları dikkate aldığımızda, Homo erectus'un da kendi içinde farklılıklar taşıyan bu türe (Homo sapiens'e) ait olduğu sonucuna varmak çok mantıklı gözükmektedir.179
Laughlin'in bu görüşleri artık birçok evrimci tarafından açıkça kabul edilmektedir. Paleoantropoloji alanında dünyanın çeşitli ülkelerinden önde gelen isimlerin katıldığı Senckenberg Konferansı bu kabulün ön plana çıktığı konferans olmuştur:
"Senckenberg konferansındaki katılımcıların çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşlarının başlattığı ve konusu Homo erectus'un taksonomik konumu olan hararetli bir tartışmaya daldılar. Bu kişiler Homo erectus'un bir tür olarak geçerliliğinin olmadığını ve bütünüyle elimine edilmesi gerektiğini ısrarlı bir şekilde ileri sürdüler. Homo türünün bütün üyeleri, doğal herhangi bir ara veya alt bölüm olmaksızın, yaklaşık 2 milyon yıl öncesinden bugüne, çok fazla değişkenlik gösteren, geniş bir alana yayılmış tek bir türe, Homo sapiens'e aitti. Homo erectus'un bir tür olarak mevcut olmadığı, konferansın ana konusu oldu."180

Sonuç:
Homo erectus'un "ilkel" kabul edilmesinin temelinde yatan neden, sahip olduğu anatomik özellikler değildir. Evrimciler bu türü, Australopithecus ve Homo habilis gibi sıradan maymunlar ile günümüz insanı arasında var olduğunu düşündükleri boşluğu dolduracak bir malzeme olarak benimsemekte ve kullanmaktadırlar. Kısacası Homo erectus'un Homo sapiens'ten ayrı bir tür olarak tutulması, 'az gelişmiş' bir insan olduğundan değil, evrimcilerin önyargılarından kaynaklanmaktadır.

















Bir Canlı Hakkında Evrim Masalı Anlatmak, Neden Evrim Teorisine Kanıt Sağlamaz?

Evrim propagandasının en belirgin özelliklerinden biri hikaye anlatımına dayalı olmasıdır. Hikayeyi anlatan TV kanalı ya da gazete, çoğu zaman önyargıları, çoğu zaman da evrimi bir dogma olarak benimsemesi nedeniyle bilimsel bulguları yanlış yorumlayarak evrim senaryoları oluşturur. Daha sonra da bu senaryoyu sağlam bilimsel kanıtlara dayalı bir tez havasında insanlara empoze etmeye çalışır. Gerçekte ise, milyonlarca yıllık süreleri kapsayan hikayeler anlatan evrimcilerin elinde bazen yalnızca basit bir kafatası parçası, bazen de sadece tek bir diş vardır. Ne var ki evrimciler eldeki verilerin yetersizliğine karşın, hikayelerine birçok hayali unsur eklerler. Oysa bu, dünyaca tanınmış evrimcilerin bile eleştirdiği, tamamen önyargıya dayalı, bilimdışı bir propaganda yöntemidir.
National Geographic, Discovery Channel gibi TV kanalları ya da Scientific American, Focus gibi dergiler evrimi yaygınlaştırmak için topluma böyle hikayeler üreten fabrikalar gibidirler. Bu kurumların yayınlarında, gerçekte milyonlarca yıla varan yaş farkı bulunan kemik bulguları arasında zorlama evrimsel senaryolar oluşturularak bunlar gerçekten yaşanmış gibi anlatılır. Oysa bu sadece önyargıya dayalı bir tutumdur. Evrimci bir paleontolog olan Henry Gee bu konuda şu yorumları yapmaktadır:
"Yeni fosil bulguları, önceden varolan hikayeye uydurulur. Sanki atalar-nesiller zinciri, bizim gerçekten düşünmemiz gereken bir amaçmış gibi biz bu yeni bulgulara 'kayıp halkalar' deriz; aslında gerçek farklıdır: bunlar insan önyargılarıyla uyumlu olmaları için şekillendirilen, gerçeğin ardından yaratılan, tamamen insan icadı olan şeylerdir."181 "Şu anda bize üstünlük sağlayan konumumuzdan bakarak, fosilleri kendimizde gördüklerimizin yavaş yavaş kazanıldığını yansıtan bir şekilde ayarlarız. Doğruyu aramayız, kendi önyargılarımıza uyması için, onu gerçeğin ardından yaratırız."182
Bu önyargılı senaryoları eleştiren bir başka evrimci de Collin Patterson'dur. İngiliz Doğa Tarihi Müzesi Paleontoloji Başkanı olan Patterson 4 Mart 1982'de BBC televizyonuna verdiği bir ropörtajda açıkça şunları söylemiştir:
"Hikayeleri, zaman içindeki değişimlerin hikayelerini kastediyorum. Dinozorların nasıl ortadan kalktığı, memelilerin nasıl evrimleştiği, insanın nereden geldiği. Bunlar bana hikaye anlatımından fazla birşey ifade etmiyor... Bir [evrimsel] ağacın uçlarına erişimimiz var ama ağacın kendisi bir teori. Ağaç hakkında bilgili gibi gözüken ve ağaçla ilgili olup bitenleri, ince ve kalın dalların nasıl ortadan kalktığını açıklar gibi görünen insanlar, bana göre sadece hikaye anlatıyorlar."
Evrim masallarına sarılan sadece evrimci paleontologlar değildir. Evrim masallarına evrim biyologları da en az paleontologlar kadar sık başvururlar. Bu insanlar canlıların sahip olduğu yapıların sağladığı avantajlara bakarak evrim senaryoları oluştururlar. Popüler evrimci TV kanallarından gün boyu yayınlanan evrim masallarının ağırlıklı bölümü bu kategoriye dahildir. Bu belgesellerde fillerin sözde yerdeki yiyecekleri almak için hortum geliştirdikleri; böceklerin savunma amacıyla zehir ürettikleri gibi hikayeler anlatılır. Yarasaların çevrelerini algılamada kullandıkları sonarları, elektrikli yılan balıklarının 300 volt şiddetine varan elektrik akımları üretebilen organları ya da örümceğin muhteşem ağını üretmesini sağlayan mekanizmalarıyla ilgili evrimci masallar anlatılır durulur. Ancak bu masalların hiçbiri asıl sorulara, yani her biri son derece kompleks olan bu sistemlerin kör tesadüflerle nasıl olup evrimleşmeye başladıkları ve rastgele mutasyonlarla bunun bilgisinin DNA'ya nasıl eklenmiş olabileceği sorularına yanıt vermez. Evrimin hikayeleri en baştan doğru kabul edilir ve doğadaki her canlı bu genel öngörü çerçevesinde ele alınır. Gee bu konuda eleştiri oklarını evrimci biyologlara şöyle yöneltmektedir:
"Burnumuz gözlük taşımak için yapılmıştır, böylece gözlük kullanabiliriz." Evrimci biyologlar herhangi bir yapıyı, faydalı hale gelen bir adaptasyon olarak yorumladıklarında hala tamamen bu mantıkta hareket etmektedirler, ama bu faydanın bir yapının nasıl evrimleştiği, ya da gerçekte bir yapının evrimsel tarihinin bu yapının şekil ve özelliklerini nasıl etkilemiş olabileceği hakkında bize hiçbir şey söyleyemeyeceğini göremezler".183
Bu masalların en sık başvurulanları uyumsal ihtiyaçlarla ilgili olanlarıdır. Bunların ortak özelliği, canlıların içinde bulundukları ortam nedeniyle duydukları ihtiyaçları belirtmek sonra da, bu ihtiyaçlar nedeniyle şu veya bu organı "geliştirdiklerini" anlatmaktır. Oysaki ihtiyaçlar, yeni organlar, yeni sistemler meydana getirmez. Evrimcilerin bedensel yapılardaki dönüşümlere mekanizma olarak önerdikleri -ancak daima zararlı oldukları deneylerle sabit olan- rastgele mutasyonlar da 'ihtiyaçlara' göre ortaya çıkmazlar. Evrimci Douglas Futuyma bu konuda şunları ifade etmektedir:
"Türlerin uyumsal 'ihtiyaçları' uyumlandırıcı bir mutasyonun ortaya çıkacağı ihtimalini yükseltmez; mutasyonlar o anın uyumsal ihtiyaçlarına yönelmiş değildir. Mutasyonların sebepleri vardır, ancak türlerin uyum sağlama ihtiyaçları bunlardan biri değildir".184
Futuyma'nın sözleri popüler Darwinist televizyon kanallarındaki belgesellerde ısrarla anlatılan evrim masallarını topluca çürütmektedir. Bu TV kanallarının ortaya koyduğu senaryolar hiçbir bilimsel delile dayanmamakta, tamamen hayal ürünü olarak izleyiciye sunulmaktadır. Hiçbir yılan balığı ihtiyacı için elektrik üretecek organ; hiçbir böcek ihtiyaç duyduğu için doğru kimyasal formülde zehir üretecek bir organ; hiçbir fil yerden besin toplama ihtiyacı için hortum evrimleştiremez. Bunları iddia etmek "çöldeki susuzluk nedeniyle, arabalar hava soğutmalı motorlar geliştirdiler" demek gibi bir safsatadır. Bir arabada hava soğutmalı motor bulunması çöl şartlarını göz önüne alan bir mühendisin varlığının, canlılardaki sistemler de onları doğadaki yaşamlarına uygun özelliklerle donatan bir Yaratıcı'nın göstergesidir. Kör tesadüfler, bir otomobildeki hava soğutma sistemini de, bundan daha büyük komplekslik barındıran canlılardaki kompleks sistemleri de kuşkusuz ki açıklayamazlar. Yeryüzündeki muhteşem canlılığın tek bir Sahibi, tek bir Yaratıcısı vardır. Bu Yaratıcı, her varlığı yoktan var eden, alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Sonuç:
Yukarıda ifadelerini aktardığımız Gee, Patterson ve Futuyma birer evrimci olmalarına karşın evrim masalı anlatmanın bilimdışı olduğunu kabul etmektedirler. Popüler evrimci medya ise bunu tamamen gözardı edip bilimsel kanıtlarla destekleyemedikleri mantık dışı iddialarını topluma telkin edebilmek için evrim masallarını kullanmayı sürdürmektedirler.
Buradan tüm bu yayınlara halkın artık evrim teorisinin açmazları hakkında bilinçlendiğini hatırlatıyor, bu yöntemi terk etmeleri çağrısında bulunuyoruz.



























Australopithecus'un, İnsan Evrimi İddialarında Kullanılması Niçin Anlamsızdır?

Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına "güney maymunu" anlamına gelen Australopithecus ismini verirler. Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş eski bir maymun türünden başka bir şey değildir. Australopithecus cinsleri içinde evrimciler sadece Australopithecus afarensis olarak nitelendirdikleri türü (1974 yılında bulunduğunda dünyaya insanın evriminin ispatı olarak sunulan 'Lucy'nin temsil ettiği tür) insanın doğrudan atasıymış gibi lanse ederler. Ancak Australopithecus fosilleri üzerinde yapılan detaylı analizler bu canlıların sıradan maymun türleri olduğunu ortaya koymuştur.
Australopithecusların ilk olarak Afrika'da 4 milyon yıl kadar önce ortaya çıktıkları ve 1 milyon yıl öncesine kadar da yaşadıkları sanılmaktadır. Australopithecusların tümü, günümüz maymunlarına benzeyen soyu tükenmiş maymunlardır. Hepsinin beyin hacimleri, günümüz şempanzelerininkiyle aynı veya daha küçüktür. Ellerinde ve ayaklarında günümüz maymunlarındaki gibi ağaçlara tırmanmaya yarayan çıkıntılar mevcuttur ve ayakları dallara tutunmak için kavrayıcı özelliklere sahiptir. Boyları kısadır (en fazla 130 cm) ve aynı günümüz maymunlarındaki gibi erkek Australopithecus dişisinden çok daha iridir. Kafataslarındaki yüzlerce ayrıntı, birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri, çene yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından farklı olmadıklarını gösteren delillerdir.
Bu konudaki evrimci iddia ise, Australopithecusların, tam bir maymun anatomisine sahip olmalarına rağmen, diğer tüm maymunların aksine, insanlar gibi dik yürüdükleri şeklindeki tezdir.
Oysa Australopithecus üzerinde yapılan birçok araştırmada bu türün insana benzer şekilde yürüyemediği ve iki ayaklı olmadığı sonucuna varılmıştır:
1. Lord Zuckerman, kendisi de evrim teorisini benimsemesine rağmen, Australopithecuslar'ın sadece sıradan bir maymun türü oldukları ve kesinlikle dik yürümedikleri sonucuna vardı.185
2. Bu konudaki araştırmalarıyla ünlü diğer evrimci anatomist Charles E. Oxnard da Australopithecus'un iskelet yapılarının günümüz orangutanlarınınkine benzediği sonucuna vardı.186
3. 1994 yılında İngiltere'deki Liverpool Üniversitesi'nden Fred Spoor ve ekibi, Australopithecus'un iskeleti ile ilgili kesin bir sonuca varmak için kapsamlı bir araştırma yaptılar. İskeletlerde, vücudun yere göre konumunu belirleyen "salyangoz" isimli bir organ üzerinde incelemeler yürütüldü. Spoor'un vardığı sonuç, Australopithecus'un insanlarınkine benzer bir yürüyüş şekline sahip olmadığıydı.187
4. 2000 yılında B. G. Richmond ve D. S. Strait isimli bilim adamlarının gerçekleştirdiği ve Nature dergisinde yayınlanan bir araştırmada Australopithecusların önkol kemikleri incelendi. Karşılaştırmalı anatomik incelemeler, bu türün günümüzde yaşayan ve 4 ayak üzerinde yürüyen maymunlarla aynı önkol anatomisine sahip olduğunu gösterdi.188

Yorumlar:
Australopithecus'un insanın atası sayılamayacağı, son dönemde evrimci kaynaklar tarafından da kabul edilmektedir. Fransız bilim dergisi Science et Vie, Mayıs 1999 sayısında bu konuyu kapak yapmıştır. Australopithecus afarensis türünün en önemli fosil örneği sayılan Lucy'i konu alan dergi, "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığını kullanarak Australopithecus türü maymunların insan soyunun kökeni olmadığı ve bunlarının soy ağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır.189
Amerika'nın USA Today gazetesinde Tim Friend tarafından kaleme alınan bir makalede insanın doğrudan atası gösterilen Lucy (Australopithecus afarensis) hakkında şu yorumlara yer verilmiştir:
"Lucy'nin bilimsel adı Australopithecus afarensis. Günümüzde yaşayan bonobo şempanzelerine çok benziyor: Küçük bir beyin, öne çıkmış yüz ve iri azı dişleri. Ancak Homo'nun doğrudan atası kabul edilen Lucy'nin bu özelliği son on yılda gözden düştü. Birçok uzman, insanın kökenini Lucy gibi bir ataya doğrudan takip etmenin çok basit bir yaklaşım olduğunu kabul ediyor."
Bu yazıda Smithsonian Doğa Tarihi Müzesi İnsanın Kökeni Programı Başkanı Richard Potts'un da yorumlarına yer verilmektedir. Buna göre Potts ve daha birçok evrimci uzman, Lucy'nin artık insanın soy ağacından çıkarılması gerektiğini kabul etmektedir.190
Australopithecusların zaman içinde iki ayaklı hale geldikleri tezinin tutarsızlığını gösteren bulgulardan biri, Afrika ülkelerinden Uganda'nın Bwindi ormanlarında rastlanan şempanzelerdir. Liverpool Üniversitesi araştırmacılarından Robin Crompton'un keşfettiği şempanzelerin özelliği zaten iki ayak üzerinde yürüyor olmalarıdır. İskoçya'nın The Scotsman gazetesinde "İki Ayaklı Maymunlar Darwin'i Çiğnedi" başlığıyla verilen haberde Crompton şu yorumu yapmaktadır: "Bu durum, genelde kabul edilen, dört ayağı üzerinde yürüyen şempanzelerden evrimleştiğimiz iddiasına aykırı."191
Tüm bu deliller canlıların birbirlerinden evrimleşerek ortaya çıktıklarını savunan evrim teorisinin iddialarını çürütür niteliktedir. İnsan bugünkü özelliklerine sahip olarak bir anda yaratılmıştır. Allah insanı üstün özelliklere sahip olarak yaratmıştır. Kuran'da şöyle buyrulmaktadır:

..."Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" "Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam." (Kehf Suresi, 37-38)


Obezite Üzerindeki Göz Boyayıcı
DarwInİst Yorumlar

Obezlik, bir memelinin, yağ olarak depolanan doğal enerji rezervlerinin normal seviyelerin ötesinde artış göstermesi ve sağlık sorunlarına yol açtığı durumdur. Belli bir miktarda beden yağı; enerji depolama, ısı yalıtımı, darbelerin emilmesi (etkisinin azaltılması) ve diğer bazı fonksiyonlar açısından gereklidir. Aşırı yeme ve hareketsizlik durumlarında, normalin üstünde miktarlarda yağ depolanmaya başlanmakta ve obezlik ortaya çıkmaktadır.
İnsanların, vakitlerinin çoğunu bilgisayar ve televizyon başında geçirdiği, kalori değeri yüksek besinlerin kolayca bulunduğu ve bu besinlerin tüketimlerinin reklamlarla teşvik edildiği toplumlarda, obezlik yaygın bir sorun olarak öne çıkmaktadır. Bir insanın, obez olup olmadığı, vücuttaki yağ miktarının beden ağırlığına oranına göre değerlendirilmektedir.
Her fizyolojik fonksiyon gibi, yağ depolama da genlerle kontrol edilen bir fonksiyondur ve uzmanlarca yaklaşık 20 ila 30 genin obezlikle bağlantılı olduğu tahmin edilmektedir.
Sürekli kalori alımı ve hareketsizlik, canlıyı aşırı kilolu hale getirebilir, çeşitli faktörlerden ötürü obezlik popülasyonda yaygınlık kazanabilir. Ancak bu durum canlıyı başka bir tür canlıya dönüştürmez yani bir evrimleşme meydana getirmez. Örneğin obez kediler, bir kedi popülasyonunda ne kadar yaygınlık kazanırsa kazansın, başka canlılara, örneğin tavşanlara dönüşmeyecektir.
Evrimcilerin obezite hakkındaki iddiası da son derece tutarsız bir senaryo üzerine kuruludur. Bununla ilgili olarak, insanın hayali evrim sürecinde kıtlıklarla mücadele ettiği, bu hayali süreçte bulabildiği her lezzetli şeyi yemek zorunda kalması nedeniyle de obezliğin ortaya çıktığı anlatılır. Lezzetli yiyecekleri yeme alışkanlığının bir 'içgüdü' olarak geliştiği öne sürülür. Biraz da bilimsel bir görünüm vermek amacıyla, obezlikle ilgili olduğu tahmin edilen genlerin evrimle ortaya çıktığı ve bu genlerin, eski çağlarda süren kıtlıkların bir kalıntısı olduğu gibi yorumlar yapılır.
Bu evrimci masal, Time, Newsweek, National Geographic TV gibi uluslararası yayınlarda bilim adamlarının obezite hakkındaki açıklaması olarak anlatılır ve bunların bilimsel olarak güçlü varsayımlar olduğu aldatmacası telkin edilir. Oysa şu ya da bu üniversitedeki bilim adamının bu hikayeyi anlatması onu bilimsel kılan bir faktör değildir. Hatta bu insanlar, anlattıklarının bilim dışı hikayeler olduğunu bile bile bu propagandayı sürdürürler. Evrimi bir dogma olarak benimsedikleri, obezliğin evrimle ortaya çıktığına dair masallara kendilerini inandırdıkları için evrimci dünya görüşünü ayakta tutmak amacıyla bu duruma göz yumarlar.
Evrimci Stephen J. Gould, evrim biyologlarının bu hikayelerle ilgili bilim dışı tavrını şu sözlerle açıklamıştır:
"Evrim biyolojisi, anatomi ve ekolojiyi kayıtlandıran ve sonra hangi kemiğin neden o şekilde göründüğü ya da bu canlının neden orada yaşadığıyla ilgili tarihsel veya adaptasyonla ilgili açıklamalar üretmeye çalışan, spekülatif bir argüman şekliyle ciddi derecede engellenmiştir. Bilim adamları bu masalların hikaye olduğunu bilirler; maalesef bunlar profesyonel literatürde fazlasıyla ciddi ve gerçeksel alınırlar. Daha sonra bunlar [bilimsel] 'gerçekler' haline dönüşür, popüler literatüre girerler."192
Obezlik hakkındaki evrim hikayesine göz yuman evrim biyologlarının bilimsel olarak rahatsız edici hiçbir şey yokmuş gibi davranarak gösterdikleri kayıtsızlık gerçekten de düşündürücü boyutlardadır. Öyle ki evrimciler, içgüdülerin evrim teorisinin iddialarında oluşturduğu açmazı yok saymakta, hatta onu uydurdukları hayali evrim hikayelerine adapte etmede sakınca görmemektedirler.
Bizzat Charles Darwin'in kendisi, içgüdünün, teorisini yıkacak görünümde bir tehdit olduğunu kabul etmiştir.
Obezlik hikayesine 'gen' kavramıyla katılmak istenen bilimsellik motifi de evrimcilere bir destek sağlamamaktadır. Bir genin obezlikle ilgili olduğunu belirtmek, o genin evrimle nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair bir açıklama değildir. Nitekim evrim teorisyeni ve biyolog John Maynard Smith, bir özelliği devreye sokan bir geni bulmanın bunun nasıl evrimleşmiş olduğunu da anlamak anlamına gelmeyeceğini, aksini düşünmenin saçmalamak olduğunu belirtmiştir.193
Kısacası, obezlikle ilgili evrimci yorumlar, zihinlerde üretilen hayali senaryolardan ibarettir. Bu senaryolar, insan biyolojisini hayali hikayeler serisine çeviren evrimcilerin, çaresizliğinden başka birşey ispatlamamaktadır.

























Evrim: Akıl dışı Bir İnanç

Çoğu insan bir bilim adamından duyduğu her şeyi mutlak doğru sanır. Bu bilim adamının, birtakım felsefi ya da ideolojik önyargılara kapılmış olabileceğinden endişe etmez. Oysa bilim adamlarının bir bölümü, sahip oldukları bazı önyargıları ya da bağlı oldukları felsefi görüşleri, bilimsel bir görünüm altında topluma empoze ederler. Örneğin, tesadüflerin karmaşa ve düzensizlikten başka bir şey oluşturamadığını gözleriyle gördükleri halde, evrendeki ve canlılardaki plan ve düzenin tesadüfler sonucu ortaya çıktığını savunurlar.
Söz gelimi bu tür bir biyolog, canlılığın yapıtaşı olan bir protein molekülünde inanılmaz bir düzen olduğunu ve bu düzenin tesadüflerle oluşma olasılığının bulunmadığını rahatlıkla anlar. Ama buna rağmen, proteinin, milyarlarca yıl önce ilkel dünya şartlarında rastlantılar sonucu meydana geldiğini iddia eder. Bununla da kalmaz, yalnızca bir değil, milyonlarca proteinin tesadüflerle oluşup, sonra inanılmaz bir plan ve düzen içinde bir araya gelerek ilk canlı hücreyi oluşturduklarını da çekinmeden iddiasına ekler ve bunu ısrarla savunur. Bahsettiğimiz kişi "evrimci" bir bilim adamıdır.
Oysa aynı bilim adamı, boş bir arazide yürürken yerdeki tuğlalarla muntazam geometrik şekiller yapılmış olduğunu görse, muntazam şekilde üst üste dizilmiş üç tuğla görse, bunların tesadüfen meydana gelip, sonra yine tesadüfen üst üste dizildiklerine asla ihtimal vermez. Hatta böyle bir şey iddia eden kimsenin aklından kuşkulanır.
Peki, sıradan olayları normal değerlendirebilen bu insanlar, konu kendilerinin nasıl var olduğu sorusunu araştırmaya gelince, nasıl olup da bu denli akıl dışı bir tutum sergilerler?
Elbette, bu davranışın bilim adına olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü bilimsel düşünceye göre, eğer bir olayın iki muhtemel nedeni varsa, her iki ihtimal üzerinde de düşünmek gerekir.
Eğer iki ihtimalden birisi diğerinden çok daha düşükse, örneğin yüzde 1 ise, bu durumda akılcı ve bilimsel olan hiç kuşkusuz ki yüzde 99 olan diğer ihtimal üzerinde yoğunlaşmaktır.
Bu bilimsel ölçüyü akılda tutarak düşünelim. Canlıların bu dünya üzerinde nasıl ortaya çıktığı konusunda öne sürülen iki görüş vardır. Birincisi, tüm canlıları, şu an sahip oldukları kompleks yapılarıyla Allah'ın yarattığıdır. İkincisi ise, canlılığın bilinçsiz tesadüfler sonucunda meydana geldiğidir. Bu ikincisi, evrim teorisinin iddiasıdır.
Bilimsel verilere, örneğin moleküler biyolojiye baktığımızda, tek bir canlı hücrenin, hatta onda bulunan milyonlarca proteinden tek bir tanesinin bile, evrimin savunduğu şekilde tesadüfler sonucu oluşmasına ihtimal olmadığını görürüz. Olasılık hesapları bu gerçeği açık ve net olarak ortaya koymaktadır. Bu durumda, canlıların ortaya çıkışı hakkında öne sürülen evrimci görüşün doğru olma ihtimali "0" (sıfır)dır.
O halde, birinci görüşün doğru olma ihtimali "yüzde yüz"dür. Yani, canlılık bir düzen içinde var edilmiştir. Diğer bir deyişle "yaratılmış"tır. Zaten yeryüzündeki tüm varlıklar ve tüm eserler, bu gerçeği delillendirmektedir. Tüm canlı varlıklar, üstün bir güç, bilgi ve akıl sahibi olan Allah'ın yaratmasıyla var olmuşlardır. Bu gerçek yalnızca bir inanç biçimi değil, akıl ve bilimin vardığı ortak sonuçtur.
Elbette bu gerçek karşısında, evrimci bir bilim adamının bu iddiasından bütünüyle vazgeçmesi, açık ve ispatlanmış gerçeğe teslim olması gereklidir. Aksine bir davranış, kendisinin "bilim adamı" olmaktan çok, bilimi felsefesine, ideolojisine ve dogmatik inançlarına alet eden bir kişi olduğunu gösterecektir.
Oysa bütün bunlara rağmen söz konusu objektif davranamayan evrimci "bilim adamı"nın, gerçeklerle yüzleştiği her durumda, öfkesi ve önyargıları bir kat daha artar. Onun bu tutumu tek bir kelimeyle açıklanabilir: "İnanç" ... Ama körü körüne, batıl bir inanç. Zira, gerçeklerle karşı karşıya geldiği halde, bunlara gözünü kapayıp, hayalinde kurduğu akıl dışı bir senaryoya ömür boyu bağlanmanın başka bir açıklaması olamaz.

Körü Körüne Materyalizm
Söz edilen batıl inanç, maddenin sonsuzdan beri var olduğunu ve maddenin dışında hiçbir şeyin var olmadığını savunan materyalist felsefedir. Evrim teorisi, materyalist felsefenin sözde "bilimsel dayanağı"dır ve bu felsefeyi ayakta tutmak için ideolojik bağlılıkla savunulur. Bilim, evrimin iddialarını geçersiz kıldığında ise -ki 20. yüzyılın sonunda varılan nokta budur- materyalizmi yaşatabilmek uğruna çarpıtılmaya ve evrimi destekler hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye'nin bilinen evrimci biyologlarından birinin yazdığı bazı satırlar, bu doğmatik inancın doğurduğu yargı bozukluğunun etkisini görmemiz için çok ideal bir örnek oluşturur. Söz konusu bilim adamı, canlı organizmalarda bulunması zorunlu olan proteinlerden biri olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşabilmesi ihtimali konusunda şunları söylemektedir:
"Bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denilecek kadar azdır... Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O halde birinci varsayımı irdelemek gerekiyor."194
Söz konusu "bilim adamı", yaratılışı kabul etmektense, kendince "sıfır denecek kadar az" olan ama bilimsel olarak "sıfır" olasılığı "bilimsel" saymayı tercih edebilmektedir. Oysa bilimin kurallarına göre, az önce de bahsettiğimiz gibi, bir konu hakkında iki alternatif açıklama varsa, bunların birinin gerçekleşme ihtimali "sıfır" ise ve bilimsel deliller diğer ihtimali destekliyorsa, o halde doğru olan diğer ihtimaldir. Ancak, söz konusu dogmatik materyalist yaklaşım, maddeye hakim olan madde-üstü bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmeyi baştan yasaklamıştır. Bu yasak aynı materyalist dogmaya inanan pek çok bilim adamını ne yazık ki akla ve sağduyuya tamamen aykırı bir kabule götürmektedir.
Bu bilim adamlarına inanan ve güvenen sıradan insanlar da, bu kişilerin kitaplarını, yazılarını okuyarak, onların gözlerini kör eden "materyalist büyü"nün etkisine girmekte, aynı duyarsızlığa bürünmektedirler. Bilim dünyasında önde gelen isimlerin önemli bir bölümünün ateist olmasının nedeni, işte bu bahsettiğimiz dogmatik materyalist bakış açısıdır. Bu büyünün etkisinden kendilerini kurtaran ve açık bir yargı ile düşünen bilim adamları ise, Allah'ın apaçık varlığını kabul etmekte hiç tereddüt etmezler. Lehigh Üniversitesi'nden Amerikalı biyokimyacı Prof. Michael J. Behe, canlılardaki düzenin, yani yaratılışın varlığını kabul etmemekte direnen bilim adamlarını şöyle anlatır:
"Son kırk yıl içinde, modern biyokimya, hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Onbinlerce insan, bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki uzun çalışmalara adadılar... Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: 'Tasarım!' Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilim tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Ama aksine, hücrede keşfedilen kompleks yapı karşısında, utangaç bir sessizlik hakim oldu... Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Çünkü, bilinçli bir tasarımı kabul etmek, ister istemez Allah'ın varlığını kabul ettirmeyi çağrıştırıyor onlara."195
İşte dergilerde, televizyonlarda gördüğünüz, belki kitaplarını okuduğunuz ateist evrimci bilim adamlarının durumu budur. Bu insanların yaptıkları tüm bilimsel araştırmalar, kendilerine bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ancak onlar aldıkları dogmatik materyalist eğitim ile o denli körleşmişlerdir ki, her şeye rağmen bu gerçeği reddetmeyi sürdürürler.
Allah'ın varlığının açık delillerini sürekli görmezden gelen bu kişiler tümüyle duyarsızlaşırlar. Dahası, bu duyarsızlıklarından kaynaklanan cahilce bir kendine güven duygusuna kapılırlar. Hatta, "eğer bir Meryem Ana heykelinin sizlere el salladığını görseniz dahi, bir mucize ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın... Çok küçük bir olasılıktır, ama belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi, tesadüfen, bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler"196 diyen tanınmış evrim savunucularından Richard Dawkins gibi, saçma olanı savunmanın bir erdem olduğunu sanmaya başlarlar. Kuran'da, insanlık tarihi boyunca inkarcıların sahip oldukları bu ortak psikoloji şöyle tarif edilmektedir:
Gerçek şu ki Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık -Allah'ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. (En'am Suresi, 111)
Kuran'daki bu ifadelerden anlaşılacağı gibi evrimcilerin sahip oldukları dogmatik zihniyet, kendilerine özgü, orijinal bir düşünce değildir. Evrimci bilim adamları, çağdaş bir bilimsel düşünceyi değil, en ilkel putperest toplumlardan bu yana ısrarla devam eden bir cehaleti korumaktadırlar. Başka ayetlerde aynı psikoloji şöyle belirtilir:
Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, oradan yukarı yükselseler de, mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)Dipnot


1 C. Mann, "Genes and behavior," Science 264 ; 1687 (1994), s.1686 -1689
2 Anthony P. Monaco, "A recipe for the mind," Nature 427, 681 19 Şubat 2004
3 C. Mann, "Genes and behavior," Science 264 ; 1687 (1994), s.1686 -1689
4 Keay Davidson, "No Easy Link Between Genes, Behavior; DNA Studies Dash Quest for Easy Answers; Genome's link to behavior hard to prove", The San Fransisco Chronicle, 13 Şubat 2001, http://www.sfgate.com/cgi-bin/article.cgi?file=/chronicle/archive/2001/02/13/MN87077.DTL
5 Karen Schmidt, "It was my genes, guv", New Scientist, vol 156 issue 2107 - 8 Kasım 1997, s. 46
6 Stanton Peele, Morristown, NJ ve Richard DeGrandpre, "My Genes Made Me Do IT"- http://www.peele.net/lib/genes.html
7 Marvin Lubenow, Bones of Contention: A Creationist assessment of the human fossils, Baker Books, 1995, s. 19
8 Christian Schwabe, "On the Validity of Molecular Evolution", Trends in Biochemical Sciences, c. 11, Temmuz 1986
9 Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London: Burnett Books, 1985, s. 290-91
10 John Whitfield, "Physicists plunder life's tool chest", 24 Nisan 2003, http://www.nature.com/nsu/030421/030421-6.html
11 Bill Gates, Chairman and Chief Executive Officer, Microsoft Corporation, "The Road Ahead," [1995], Penguin: London, Revised, 1996, s. 228
12 Frank B. Salisbury, 'Doubts about the Modern Synthetic Theory of Evolution', American Biology Teacher, Eylül 1971, s. 336
13 William D. Stansfield, Professor of Biological Sciences, California Polytechnic State University, 'The Science of Evolution,' [1977], Macmillan: New York NY, 1983, Sekizinci baskı, s. 10-11
14 Michael Denton, Nature's Destiny, Free Press, 1998, s. 321
15 Werner Gitt, In the Beginning Was Information, CLV, Bielefeld, Germany, s. 107,
16 Dean L. Overman, A Case Against Accident and Self-Organization Rowman & Littlefield Publishers, 1997
17 Hubert Yockey, Calculating Evolution, Vol. 3 No. l, Cosmic Pursuit , 2003, s. 28
18 Emil Borel, Elements of the Theory of Probability, Prentice Hall, Eaglewood Cliffs, New Jersey, 1965
19 John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119
20 Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on Earth", Scientific American, cilt 271, Ekim 1994, s. 78
21 'The Genesis Code by Numbers,' Nature , 367:111, Ocak 1994
22 Service, R.F., Vogel, G, Science, 16 Şubat 2001
23 R. Nowak, "Mining Treasures from 'junk DNA ", Science 263 (1994): 608
24 "DNA; Junk or Not", The New York Times, 4 Mart 2003
25 Hirotsune, S., Yoshida, N., Chen, A., Garrett, L., Sugiyama, F., Takahashi, S., Yagami, K., Wynshaw-Boris, A., and Yoshiki, A. 2003. An expressed pseudogene regulates the messenger - RNA stability of its homologous coding gene. Nature 423: 91-96
26 Lee, J. T. 2003. Molecular biology: Complicity of gene and pseudogene [News and Views] / 78 Emile Zuckerkandl, "Neutral and Nonneutral Mutations: The Creative Mix-Evolution of Complexity in Gene Interaction Systems,' Journal of Molecular Evolution 44 (1997): S2-S8, Nature 423: 26-28
27 Wojciech Makalowski, "Not Junk After All", Science, Volume 300, Number 5623, 23 Mayıs 2003
28 Fathers can be Influential too, 18 Mart 2003: http://www.nature.com/nsu/990318/990318-5.html
29 Mitochondria can be inherited from both parents , 23 Ağustos 2002: http://www.newscientist.com/news/news.jsp?id=ns99992716
30 Forster, P. M., Annals of Human Genetics, 67, 2-4, 2003
31 Error reports threaten to unravel databases of mitochondrial DNA, Carina Dennis: http://www.nature.com/cgi-taf/DynaPage.taf?file=/nature/journal/v421/n6925/full/421773a_fs.html
32 Xing Xu, Zhonghe Zhou, Xiaolin Wang, Xuewen Kuang, Fucheng Zhang, Xiangke Du, "Four-winged dinosaurs from China", Nature, 421, 335 - 340
33 Alan Feduccia, The Origin and Evolution of Birds, Yale University Press, 1999, s. 81
34 Justin Costa Rica, "M. gui: Bird or Dinosaur? A look into the therapod dinosaur-bird evolution debate"
http://www.ndsu.nodak.edu/instruct/ashworth/webpages/g491/2003presentations/justin costarica/Seminar.htm
35 "En Son Delil: Devekuşu Araştırması Dino-Kuş Hikayesini Çürütüyor", http://www.harunyahya.org/Makaleler/devekusu.html; David Williamson, "Scientist Says Ostrich Study Confirms Bird 'Hands' Unlike Those Of Dinosaurs", EurekAlert, 14 Ağustos 2002, http://www.eurekalert.org/pub_releases/2002-08/uonc-sso081402.php
36 Pat Shipman, "Birds Do It... Did Dinosaurs?", New Scientist, 1 Şubat 1997, s. 28
37 Christopher P. Sloan, "Lord of the Wings", National Geographic, Mayıs 2003
38 Kevin Padian, "Four-Winged Dinosaurs, Bird Precursors, or Neither?", BioScience,Vol: 53 No: 5 s: 450 - 452
39 Gee, H., "Fossil boosts trees-down start for flight", Nature Science Update; Perspective on Ref.1, 23 Ocak 2003.
40 John Ostrom, "Bird Flight: How Did It Begin?", American Scientist, Ocak-Şubat 1979, Sayı 67, s. 47
41 Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press, New York, 1998, s. 361
42 R. Dduncker, "Development of the Avian Respiratory and Circulation Systems", J. Piper, Respiratory Function in Birds: Adult and Embriyonic, New York: Springer Verlag, 1978, s. 260-273
43 Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London, Burnett Books Limited, 1985, s. 210
44 Ruben, J.A., T.D. Jones, N.R. Geist, and W.J Hillenius. "Lung Structure And Ventilation in Theropod Di nosaurs and Early Birds". Science 278: 1267
45 Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press. New York. 1998, s. 361
46 Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press. New York. 1998, s. 361-62
47 Engin Korur, "Gözlerin ve Kanatların Sırrı", Bilim ve Teknik, Ekim 1984, Sayı 203, s. 25
48 Stephen. J. Gould, "Not Necessarily a Wing", Natural History, Ekim 1985, s. 12-13
49 Walter j. Bock, "Explanatory History of the Origin of Feathers", American Zoology, 40: sf. 482, (2000)
50 Alan Feduccia, The Origin and Evolution of Birds, Yale University Press, 1999, s. 81
51 Jonathan D. Sarfati, Chapter 4; Dr. Jerry Bergman, "The Evolution of Feathers: A Major Problem for Darwinism" , Technical Journal 17(1), 2003, s. 33-41
52 Prum, R. O. And Williamson, S., "Theory of the Growth and Evolution of Feather Shape", Journal of Experimental Zoology (Molecular Developmental Evolution) 291: 30-57, 2001
53 Prum, R. O. And Williamson, S., "Theory of the Growth and Evolution of Feather Shape", Journal of Experimental Zoology (Molecular Developmental Evolution) 291: 30-57, 2001
54 A. Feduccia, The Origin and Evolution of Birds (New Haven, CT: Yale
University Press, 1996), p. 130
55 Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, Adler and Adler, Bethesda, s. 202,1986
56 Regal, P., "The Evolutionary origin of Feathers", The Quarterly Review of Biology, 50(1): 35-66, 1975:s. 35-36
57 Bock, W. J, "Explanatory History of the origin of Feathers", American Zoology, 40: 478-485
58 A. Feduccia, The Origin and Evolution of Birds (New Haven, CT: Yale
University Press, 1996), s. 130
59 A. H. Brush, "On the Origin of Feathers," Journal of Evolutionary Biology,
9:131-142, 1996
60 Martin, L. And Czerkas, S. A., "The Fossil Record of Feather Evolution in the Mesozoic", American Zoology, 40: 687-694, 2000; s. 687
61 Bock, W. J, "Explanatory History of the origin of Feathers", American Zoology, 40: 480
62 "Flying High", An interview with Dr. Andy McIntosh,
http://www.answersingenesis.org/home/area/magazines/docs/v20n2_mcintosh.asp
63 Darwin, F., (Ed), Letter to Asa Gray, dated 3 April 1860, The Life and Letters of Charles Darwin, John Murray, London, Vol. 2, s. 296, 1887; 1911 Edition, D. Appleton and Company, New York and London, Vol. 2, s. 90-91.
64 Caroll, R. , Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, New York, 1997 s. 306
65 Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, s.79
66 "Book Review of Symbiosis in Cell Evolution", Biological Journal of Linnean Society, vol. 18, 1982, s. 77-7
67 D. Lloyd, The Mitochondria of Microorganisms, 1974, s. 476
68 Gray & Doolittle, "Has the Endosymbiont Hypothesis Been Proven?" Microbilological Review, vol. 30, 1982, s.46
69 Wallace-Sanders-Ferl, Biology: The Science of Life, 4th Edition, Harper Collins College Publishers s.94
70 Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri, TÜBİTAK 12.Basım, Mayıs 1998, s. 153
71 Whitfield, "Book Review of Symbiosis in Cell Evolution", Biological Journal of Linnean Society, 77-79 (1982) s. 18
72 L.R.Croft, How Life Began, Evangelical Press (1988) s. 93-94
73 Milani, Bradshaw, Biological Science, A Molecular Approach, D.C.Heath and Company, Toronto, s.158
74 David Attenborough, Life on Earth, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1981, s.20
75 Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, 1984, s.8
76 Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.60-61
77 http://www.tbi.univie.ac.at/Origin/origin_4.html#xtocid1864527
78 "Sex and gender scientists explore a revolution in evolution", 16 Şubat 2003, http://www.eurekalert.org/pub_releases/2003-02/su-sag021003.php
79 "Sex and gender scientists explore a revolution in evolution", 16 Şubat 2003, http://www.eurekalert.org/pub_releases/2003-02/su-sag021003.php
80 Darwin, F., (Ed), Asa Gray'a 3 Nisan 1860 tarihli mektup, The Life and Letters of Charles Darwin, John Murray, London, Vol. 2, sf. 296, 1887; 1911 Edition, D. Appleton and Company, New York and London, Vol. 2, s. 90-91.
81 Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.103
82 S.J. Gould, "Evolution's Erratic Pace", Natural History, vol. 86, Mayıs 1977
83 Morris Jones, Bacterial Blasting Across Space, 4 Kasım 2002 - http://www.spacedaily.com/news/life-02zx.html
84 Gibson, E.K. Jr., D.S. McKay, K.L. Thomas-Keprta, et al. (2001), 'Life on Mars: Evaluation of the Evidence Within Martian Meteorites ALH84001, Nakhla, and Shergotty,' Precambrian Research, 106:15-24
85 Bradley, J.P., R.P. Harvey, and H.Y. McSween Jr. (1996), 'Magnetite Whiskers and Platelets in ALH84001 Martian Meteorite: Evidence of Vapor Phase Growth,' Geochimica et Cosmochimica Acta, 60:5149-5155
86 Buseck, P.R., R.E. Dunin-Borkowski, et al. (2001), 'Magnetite Morphology and Life on Mars,' Proceedings of the National Academy of Sciences, 98:13490-13495, 20 Kasım
87 Phillip E. Johnson, Darwin on Trial, InterVarsity Press,1993 (2nd edition), s. 110
88Hugh Ross, 'Water on Mars: What Does It Mean?' , Connections 2000 - Volume 2, Number 3, http://www.reasons.org/resources/connections/2000v2n3/index.shtml
89 Michael Brooks, "The Mysteries of Life", New Scientist, sayı 2473, 4 Eylül 2004, s.24
90 Dean Kenyon, Percival Davis, Of Pandas and People, s. 117
91 Michael Brooks, "The Mysteries of life", New Scientist vol 183 issue 2463 - 04 Eylül 2004, s. 24
92 Frank Salisbury, "Doubts About the Modern Synthetic Theory of Evolution," American Biology Teacher, Eylül 1971, s. 338
93 Cornelius G. Hunter, Darwin'in Tanrısı, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 43
94 Denton M., Evolution: A Theory in Crisis,1985, Burnett Books, s. 178
95 Dawkins R., The Blind Watchmaker, 1991, s. 269
96 Casey Luskin, "Icons Still Standing: Jonathan Wells Comes Up Clean Despite Harsh Criticism", http://www.arn.org/docs/wells/cl_iconsstillstanding.htm
97 Paul Erbrich, "On the Probability of the Emergence of a Protein with a Particular Function," Acta Biotheoretica, Vol. 34 (1985), s. 53-80
98 Berlinski D., "Denying Darwin: David Berlinski and Critics," Commentary, Eylül 1996, s. 28,30
99 Phil. Trans. R. Soc. Lond. B 349 (1995): 215-218; and Richard Dawkins, "Reply to Lucy Sullivan," Phil. Trans. R. Soc. Lond. B. 349 (1995): 219-224
100 Lewontin R., "Billions and Billions of Demons", review of "The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark" by Carl Sagan, New York Review, Ocak 9, 1997, ss.28-32, s.30-31
101 Richard Dawkins, The Extended Phenotype, N.Y.; W. W. Norton, s. 1
102 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları , Beşinci Baskı , Ankara 1996, s. 186
103 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları , Beşinci Baskı , Ankara 1996, Türlerin Kökeni , s. 273
104 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları , Beşinci Baskı , Ankara 1996, Türlerin Kökeni , s. 275
105 Eli A. Stahl, et al, Dynamics of disease resistance polymorphism at the Rpm1 locus of Arabidopsis, Nature 400, 667 - 671, 12 Ağustos 1999
106 S. Milius, The mustard war wasn't so racy after all, Science News, 14 Ağustos 1999
107 Gordon Rattray Taylor, The Great Evolution Mystery, Secker & Warburg, London, 1983, s. 14-15
108 Gordon Rattray Taylor, The Great Evolution Mystery, Secker & Warburg, London, 1983, s. 14-15
109 http://www.mercek.org/index.php/article/articleview/382/1/30/
110 http://news.bbc.co.uk/1/hi/sci/tech/2178920.stm
111 "Crows Better at Tool Building Than Chimps, Study Says", John Pickrell, 23 Nisan 2003 : http://news.nationalgeographic.com/news/2003/04/0423_030423_crowtools.html
112 "A beeline for the data": http://www.guardian.co.uk/online/science/story/0,12450,870853,00.html
113 http://www.harunyahya.org/html/bilim/hy_balarisi_mucizesi/arib.html
114 http://www.mercek.org/index.php/article/mailtofriend/449/1/38/
115 Colin McGinn,'Can We Solve the Mind-Body Problem? Mind, 98 (1989), s. 349; Gerald M. Edelman, Giulio Tononi, A Universe of Consciousness, Basic Books, USA, 2000.
116 C. Mann, "Genes and behavior," Science 264 ; 1687 (1994), s.1686 -1689
117 Swisher III, Roger Lewin,'Java Man', Abacus, London, 2002, s. 205
118 Derek Bickerton, "Babel's Cornerstone," New Scientist (vol. 156, October 4, 1997), s.42
119 Richard Dawkins, Unweaving the Rainbow (Boston, Houghton-Miflin Co., 1998), s.294
120 Wilkins, W.K. & Wakefield, J. (1995). Brain evolution and neurolinguistic preconditions, Behavioral and Brain Sciences 18 (1): 161-226
121 Noam Chomsky, Powers and Prospects, South End Press, Mayıs 1996, s.16
122 Biyocoğrafya alanındaki evrimci tezlerin incelemesi hakkında daha fazla bilgi için bkz. Walter J. Remine,. 'The Biotic Message: Evolution Versus Message Theory, Saint Paul Science; Birinci baskı, 1993, s. 538
123 G. Nelson, N. Platnick, Systematics and Biogeography:Cladistics and Vicariance, Columbia University Press, 1981, s. 223
124 Henry Gee, In Search of Deep Time Beyond the Fossil Record to a New Hıstory of Life The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s. 5
125 Phillip E. Johnson, Reason in the Balance: The Case Against Naturalism in Science, Law & Education, Downers Grove, Illinois: InterVarsity Press, 1995, s. 62.
126 Robert Jastrow, "Evolution: Selection for Perfection," Science Digest, Aralık 1981, s.87
127 Colin McGinn, "Can We Solve the Mind-Body Problem?" Mind, 98 (1989), s. 349; Gerald M. Edelman, Giulio Tononi, "A Universe of Consciousness", Basic Books, USA, 2000
128 William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org
129 Mark Ridley, 'Who Doubts Evolution?' New Scientist, cilt. 90 (25 Haziran 1981), s.832
130 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları , Beşinci Baskı , Ankara 1996, s.185
131 "Synthetic biology: Act natural", STEVEN A. BENNER, Nature 421, 118 (9 Ocak 2003)
132 Kelly K., Out of Control: The New Biology of Machines, 1995, s. 475
133 David R. Pilbeam, "Rearranging Our Family Tree", Human Nature, June 1978, s. 45
134 Earnest A. Hooton, Up From The Ape, McMillan, New York, 1931, s. 332
135 Francis Hitching, The Neck of the Giraffe: Where Darwin Went Wrong, New York: Ticknor and Fields 1982, s. 204
136 Storrs L. Olson "OPEN LETTER TO: Dr. Peter Raven, Secretary, Committee for Research and Exploration, National Geographic Society Washington, DC 20036", Smithsonian Institution, 1 Kasım 1999
137 Tim Friend, "Dinosaur-bird link smashed in fossil flap", USA Today, 25 Ocak 2000
138 A. J. Kelso (Professor of Physical Anthropology, University of Colorado), "Origin and evolution of the primates", Physical Anthropology, J. B. Lippincott, New York, ikinci baskı, 1974, s. 142
139 Elwyn L. Simons (Jeoloji ve Jeofizik bölümü, Yale Universitesi, ABD), 'The origin and radiation of the primates'. Annals New York Academy of Sciences, vol. 167, 1969, s.319
140 Mark Ridley,"Who Doubts Evolution?, New Scientist, vol. 90 (25 Haziran 1981), s. 832
141 Michael Brown, The Search For Eve, Harper and Row, 1990
142 Joan C. Stevenson, Dictionary of Concepts in Physical Anthropology, Greenwood Press, New York, 1991, s. 216
143 Masao Ito, Yasushi Miyashita, Edmund T. Rolls, Cognition, Computation and Consciousness, Oxford University Press, 1997, s 21.
144 Kenneth F. Weaver, "Stones, Bones, and Early Man: The Search for Our Ancestors," National Geographic 168, no. 5 (1985), s. 581-582; Stephan Caesar "No 'Missing Link' Between Animals and Humans", http://www.creationism.org/caesar/missing.htm
145 Henry Gee, In Search of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New Hıstory of Life, The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s. 32
146 Henry Gee, In Search of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New Hıstory of Life, The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s. 114
147 J.-J. Jaeger, 'A New Primate from the Middle Eocene of Myanmar and the Asian Early Origin of Anthropoids', Science , Vol 286, Issue 5439, s. 528-530, 15 Ekim 1999
148 Lord Solly Zuckerman, Beyond the Ivory Tower, Taplinger Pub. Co., New York, 1970, s.64
149 Charles Darwin, The Origin of Species, III. baskı, 13. bölüm: "Mutual Affinities of Organic Beings: Morphology: Embryology: Rudimentary Organs"
150 S. R. Scadding, Do 'Vestigial Organs' Provide Evidence for Evolution?, Evolutionary Theory, Cilt 5, Mayıs 1981, s. 173
151 www.geocities.com/CapeCanaveral/Lab/6562/evolution/designgonebad.html
152 Leonard M.S., 1992. Removing third molars: a review for the general practitioner. Journal of the American Dental Association, 123(2):77-82
153 M. Leff, 1993. Hold on to your wisdom teeth. Consumer reports on Health, 5(8):4-85
154 Daily.T 1996. Third molar prophylactic extraction: A review and analysis of the literature. General Dentistry, 44(4):310-320
155 "Evidence of Comparative Structure and Function", http://www.ibri.org/Books/Pun_Evolution/Chapter2/2.5.htm#6.
156 http://www.hairlosshelp.com/forums/messageview.cfm?catid=32&threadid=32851
157 Gray's Anatomy of the Human Body, 20th edition, 2000
158 Gray's Anatomy of the Human Body, 20th edition, 2000
159 Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York: Toplinger Publications, 1970, s. 75-94
160 Charles E. Oxnard, "The Place of Australopithecines in Human Evolution: Grounds for Doubt", Nature, cilt 258, s. 389
161 Fred Spoor, Bernard Wood, Frans Zonneveld, "Implication of Early Hominid Labryntine Morphology for Evolution of Human Bipedal Locomotion", Nature, cilt 369, 23 Haziran 1994, s. 645-648
162 Richmond, B.G. and Strait, D.S., Evidence that humans evolved from a knuckle-walking ancestor, Nature 404(6776):382, 2000
163 Ruth Henke, "Aufrecht aus den Baumen", Focus, cilt 39, 1996, s. 178
164 The Scotsman.com: 'Chimps on two legs run through Darwin's theory' http://news.scotsman.com/index.cfm?id=1016102002
165 Carl Zimmer, "Great Mysteries of Human Evolution", Discover, Vol. 24, No. 9, Eylül 2003
166 Schutzenberger M-P., in "The Miracles of Darwinism: Marcel-Paul Schutzenberger ile Ropörtaj" Origins & Design , Vol. 17, No. 2, 1996, s. 10-15.
167 Bernard Wood, Who are we?, New Scientist, sayı 2366, 26 Ekim 2002, s. 44
168 Edward S., Jr., The Reply: Letter from Birnam Wood, Yale Review, vol. 61, 1967, s.631-640
169 Scott Gilbert, John Opitz, and Rudolf Raff, "Resynthesizing Evolutionary and Developmental Biology", Developmental Biology, vol. 173, makale no. 0032, 1996, s.361
170 Michael Brooks, "The Mysteries of Life", New Scientist, sayı 2473, 4 Eylül 2004, s.24
171 Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, cilt 87, Aralık 1978, s. 10; R. L. Holloway, "The Neanderthal Brain: What Was Primitive", American Journal of Physical Anthropology Supplement, Cilt 12, 1991, s. 94
172 The AAAS Science News Service, Neandertals Lived Harmoniously, 3 April 1997
173 D. Johanson, B. Edgar, From Lucy to Language, s. 99, 107
174 S. L. Kuhn, `Subsistence, Technology, and Adaptive Variation in Middle Paleolithic Italy, American Anthropologist, cilt 94, no 2, 1992, s. 309-310
175 Trinkaus, E. and Shipman, P. The Neandertals, Alfred A. Knopf, New York, 399, 1992
176 Marvin Lubenow, Bones of Contention, Grand Rapids, Baker, 1992, s. 83
177 Boyce Rensberger, The Washington Post, 19 November 1984
178. Richard Leakey, The Making of Mankind, London: Sphere Books, 1981, s. 62.
179 Marvin Lubenow, Bones of Contention, Grand Rapids, Baker, 1992. s. 136
180. Pat Shipman, Doubting Dmanisi, American Scientist, Kasım- Aralık 2000 s. 491
181 Henry Gee, In Search of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New History of Life, The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s. 5
182 Henry Gee, In Search of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New History of Life, The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc. , 1999, s. 32
183 Henry Gee, In Search of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New History of Life, The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s. 103
184 Douglas J. Futuyma, (1983), Science on Trial, New York: Pantheon, 1983, s. 137,138
185 Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York: Toplinger Publications, 1970, s. 75-94
186 Charles E. Oxnard, "The Place of Australopithecines in Human Evolution: Grounds for Doubt", Nature, cilt 258, s. 389
187 Fred Spoor, Bernard Wood, Frans Zonneveld, "Implication of Early Hominid Labryntine Morphology for Evolution of Human Bipedal Locomotion", Nature, cilt 369, 23 Haziran 1994, s. 645-648
188 Richmond, B.G. and Strait, D.S., Evidence that humans evolved from a knuckle-walking ancestor, Nature, 404(6776):382, 2000.
189 Isabelle Bourdial, "Adieu Lucy", Science et Vie, Mayıs 1999, no. 980, s. 52-62
190 Tim Friend, "Discovery rocks human-origin theories", 21 Mart 2003: http://www.usatoday.com/news/science/2001-03-21-skull.htm
191 The Scotsman.com: "Chimps on two legs run through Darwin's theory"
http://news.scotsman.com/index.cfm?id=1016102002
192 Stephen Jay Gould, "Introduction," in Björn Kurtén, Dance of the Tiger: A Novel of the Ice Age, New York: Random House, 1980, s. xvii-xviii
193 'Games and theories', New Scientist, sayı 2399, 14 Haziran 2003, s. 48
194 Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları, 1984, s. 61
195 Michael J. Behe, Darwin's Black Box, New York: Free Press, 1996, s. 232-233
196 Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, London: W. W. Norton, 1986, s.






Bu kitapta okuyacaklarınız, evrim aldatmacasının temelini oluşturan kavramların geçersizliğini, çürüklüğünü, bilimsel değerden yoksunluğunu ve sahteliğini vurgulamak için yazılmıştır. Kitap boyunca, tüm bilimsel verilerin evrim teorisini yalanladığı ortaya konulmaktadır. Evrimcilerin, bir buçuk yüzyıldır gerçekleştirmeye çalıştıkları kitle aldatmacasının artık son bulduğu kanıtlanmakta, yeryüzündeki kusursuz, akıllı ve görkemli canlılığın, tüm övgülerin sahibi, Yüce ve Büyük olan Allah'a ait olduğu açıkça sergilenmektedir.



YAZAR HAKKINDA


Harun Yahya müstear ismini kullanan Adnan Oktar, 1956 yılında Ankara'da doğdu. 1980'li yıllardan bu yana, imani, bilimsel ve siyasi konularda pek çok eser hazırladı. Bunların yanı sıra, yazarın evrimcilerin sahtekarlıklarını, iddialarının geçersizliğini ve Darwinizm'in kanlı ideolojilerle olan karanlık bağlantılarını ortaya koyan çok önemli eserleri bulunmaktadır.
Yazarın tüm çalışmalarındaki ortak hedef, Kuran'ın tebliğini dünyaya ulaştırmak, böylelikle insanları Allah'ın varlığı, birliği ve ahiret gibi temel imani konular üzerinde düşünmeye sevk etmek ve inkarcı sistemlerin çürük temellerini ve sapkın uygulamalarını gözler önüne sermektir. Nitekim yazarın, bugüne kadar 57 ayrı dile çevrilen yaklaşık 250 eseri,
dünya çapında geniş bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilmektedir.
Harun Yahya Külliyatı, -Allah'ın izniyle- 21. yüzyılda dünya insanlarını Kuran'da tarif edilen huzur ve barışa, doğruluk ve adalete, güzellik ve mutluluğa taşımaya bir vesile olacaktır.